İçeriğe geç

İlkbahar

Bölüm 15 · 8 dk okuma

İlkbahar

Bölüm 15

–14– İSTANBUL

SELAMLAR ŞEKERLERİM🍬🍭

YENİ BÖLÜME HAZİR MIYIZ? O HÂLDE NE DURUYORUZ? İYİ OKUMALARRR 🤭

Gerçekler acıdır. Ansızın öğrendiklerimiz daha çok acıdır. Hayatta iki şey vardır. Umduklarımız ve ummadıklarımız…

Hayat, kendisini tekrardan yüzüme vurmuştu. Kendisini bana tekrardan hatırlatmıştı. Hilal Kaya aslında Hilal Çetindi.

İnanmak istemiyordum. Kâğıtları, tutan ellerim titriyordu. Defalarca kimlik numaramı kontrol etmiştim. Her sayısı, benim kimlik numarama çıkıyordu.

Ben, kendimi tanımayan kız. Ben, hayatı yalanlarla kaplı olan kız.

Ben, kimim? Dudaklarımdan tekrarlanan hıçkırıklar odanın dört bir yanını sardı.

Evraklarda yazan isimlere tekrarla göz gezdiriyordum. Levent Çetin ve İkra Çetin.

İsimleri sesli şekilde tekrarladım. Anne ve babam olduğunu yazıyordu. Hayır. Bu olamaz. Benim annem Nazan Kaya. Babam da İlker Kayaydı. Bu nasıl olabilirdi?

Odaya, annem girdi-

Annen sandığın kadın diye, düzeltti zihnim.

“İyi misin? Ağlayış sesleri duydu-” annemin sesini kesen olduğumuz durum oldu. “Bana bunu ne zaman söyleyecektiniz?”

“Söylemek çok istedim. Ama yapamadım. Üzülmeni istemedim.” Başımı hafif sağa sola salladım. “Bu bahane değil. Beni evlatlık edindikten sonra daha çok üzdünüz.”

“Her ne yaptıysak, senin iyiliğin içindi. Seni üzmek istemedik.”

“Ama üzdünüz! Hem de kimsesiz olduğumu bildiğiniz hâlde.”

“Hilal’im. Güzel kızım. Lütfen, anlatmama izin ver. Dinlersen beni, anlarsın.” Sağ gözümden düşen yaşı sildim.

“Ben, hep sizi anlamaya çalıştım. Siz, beni dinlemek istemediğiniz hâlde. Seni dinlediğim de ne değişecek?”

“Çok şey. Bak, Hazal olsaydı, dinlemezdi. Ama sen, beni dinlersin. Empati yaparsın.”

“Aptalım ben, o yüzdendir!”

“Hilal, lütfen böyle yapma.” Annem, bana yaklaştı. Elimde tuttuğum dosyaları ve belgeleri aldı.

“Hadi gel içeri geçelim. Sakince anlatacağım sana her şeyi. Bir tane detayı bile atlamadan. Lütfen, bana güven.”

“Biraz zor olacak. Güvenmek... Başka şansım yok.” Annemin yanından geçip oturma odasına yürüdüm. Elimle, belimi tuta tuta adımlar atıyordum.

Bedenim, her an düşecek gibiydi. Ayaklarım öylesine adımlar atıyor gibiydi. Ayaklarım, bedenimi tutmadan yürüyordum. Yorgundum. Her şeye… En çokta kimsesizliğime…

Annem, birkaç dakikanın ardından elinde tutuğu su bardağı ile odanın pervazından göründü. Tam karşımda ki koltuğa süzüldü. Su bardağını orta sehpaya koymuştu. Öne gelip ellerini bacaklarının üzerinde birleştirdi.

Yorgun bedenimden sözcüklerimi zor bela dışarı savrulmuştum. “Bütün detaylarına varana kadar istiyorum.” Başını usulca salladı.

“Peki, başlıyorum.” Derin, sesli bir soluktan sonra gerçekleri bana zikretti.

“İlker'le evliliğimiz en başlarda çok güzeldi. Zamanla evin içinde farklı sesler arayışına girdik. Bir çocuk sesi…” Gözleri dolu dolu anlatıyordu.

Suyundan bir yudum alarak sözlerine devam etti. “Ama ne kadar istesek de çocuk sahibi olamıyorduk. Çok denedik. Bütün denemelerin sonucu hep hüsranla sona erdi.” Cümleleri, akan yaşlarıyla birlikte doğruca yüzünden kıyafetine süzüldü. Kaşlarım çatıldı. O zaman Hazal? O da mı evlatlıktı?

“H-hayır. H-hazal, evlatlık değil.” Zihnimdeki düşünceleri görür gibi cevaplamıştı.

“Biz, normalde İstanbul'da yaşıyorduk. Kendi çapımla kurduğum bir yardım derneğim var. Hâlen o derneği ayakta tutmaya çalışıyorum. İstanbul'daki çocuk yurtlarına çok destek veriyordum. Nerdeyse bütün İstanbul'daki her yurda desteğimi esirgemiyordum.”

Sesli bir soluk verdi. “Sonra İlker’le karar verdik. Çocuk sahibi olmak için sadece doğum yapmam gerekmediğine kanaat getirdik. Bir çocuk yetiştirme yurdundan çocuk sahibi olabilecek olmamız aklımıza yatmıştı.”

“Ansızın bağış yapmak için gittiğim yurtta seninle karşılaştım. O kadar çocuğun içinde bir gözüme sen iliştin. Sanki benimle aynı bakıyordun. Dertlerimiz ortak gibiydi. Ben, anne olamadığım için yorgundum. Sen ise, kimsesiz olduğun için. Yurttaki müdüre hanımın; senin, yurda yeni geldiğini söylemişti. Hiç kimseyle konuşmadığını sadece defterini ve kolyenle vakit geçirdiğini söyledi.”

Elim ansızın kolyeme gitti. Şaşkınlığım, dilimle döküldü. “Bu kolye, bana gerçek ailemden mi hatıra?”

“Evet, kıyamadım. Onu senden almaya kıyamadım. Yapamadım. Ama seni ilk gördüğüm de sana karşı farklı bir hissiyat hissettim. Bunu çok iyi fark etmiştim. Diğer çocuklara kıyasla çok farklıydın. Yabancıydın onların arasında. Seni evimize aldığımız da bizimle hiç konuşmuyordun. Ağzından zor laf alıyorduk. Varsa, yoksa günlüğünü okumaya-yazmaya çalışıyordun. Akşamları bahçede yıldızları izleyerek uyuyakalıyordun. Bir ara da uykularında sayılıyordun.”

Yüzüne bulaşmış yaşları elliyle temizledi. “Sen, bizim evimize geldiğinde, beş yaşına henüz girmemiştin. Dört yaşında kalbi kırık bir inci gibiydin. Biz, sen uyuduğunda uyumaya başlıyorduk. Seninle çizim yapıyorduk. Hayatımızı tamamen sana adamaya başlamıştık. Gerçek Aile’nin yarattığı o küçük dünya da daha fazla üzülmeni istemedim. Onları ne kadar kısa sürede unutturursam o kadar iyi gelir diye düşündüm.”

“Sen tamamen bize alışmaya başladığın da biz de Bursa'ya taşındık. Yeni bir şehir… Yeni bir ev… Yeni bir hayat dedik… Ve yeni anılar… Ama biz, nereye gidersek gidelim, onları unutamıyordun. Onları da beraberinde sürüklüyordun. Özür dilerim, Hilal. Böyle olsun istemezdim.” Karşımdaki kadının ağlayışlarını izlemek istemiyordum. Yüzümü çevirdim.

“Peki, gerçek aileme ne olmuş?” Sorusunu sormaktan kendimi alı koyamadım.

“Annen ve baban trafik esnasında kaza geçirmişler. Bu kadarını biliyorum.

“Başka akrabam var mı?” sakince soruşlarımın altında yanan kalbimi görmezden gelerek soruyordum.

“Var. İlker’le en son bu yüzden kavga etmiştik. 2 kardeşin daha varmış. Özür dilerim. Gerçekten de özür dilerim, hilal. Biz seni evlatlık edildikten çok sonra öğrendik bunları. Nasıl bulacağımızı bilemedik. Senin gibi, onlar da başkalarına evlatlık edildiler mi, bilmiyorduk. Bu yüzden elimiz kolunuz bağlı kalmıştık. Özür dilerim, hilal. Seni kaybetmek istemiyorum. Biz, İlker'le ne yaptıysak sen bizden gitme diye yaptık. Seni sevdiğimizde-”

Sözünü kesmiştim. “Seven insan sevdiğini üzer mi? Yalanlarla kurduğunuz bu evde yaşattığınız sevgisizlik beni daha çok üzdü.”

“Seni, hiç kırdığımızı düşünmedik. Tek düşündüğümüz bizle mutlu olmandı. Sen bizim ay parçamızdın. Senin canını acıtan bizim de canımızı acıtıyordu. Sen bizim ilk göz ağrımız, ilk bebeğimiz, ilk çocuğumuzdun.”

Annemin sözlerine sessiz kalarak başka bir soru sundum. “Kafamı kurcalayan başka bir şey var. Çocuğumuz olmuyordu diyordun. Ama beni evlatlık edindikten sonra hazal doğmuş.”

“Sen bizim evimize geldikten sonra uğur gelmişti. Sen evimize uğur getirdikten sonra hamile olduğumu öğrendim. Hilal, çok özür dilerim annem. Gerçekten ben bilemedim. Anne olmak istiyordum. Aile olmak istiyordum. Kendi canımdan olan bir çocuktan ziyade bir çocuğa hayat vermek istedim. Babanı ikna eden bendim. Özür dilerim.”

Annem, oturduğu koltuktan kalkıp yanıma oturdu. Bana sarılmaya çekinir bir hâli vardı. Düşüncelerini icraata koydu. Bana sarıldı. Gitmeyecekmiş gibi. Benim gitmemi istemezmiş gibi sarıldı.

“Özür dilerim.” Gözlerinden düşen yaşlar omzumu istila ediyordu. Ellerim, nerede duracağını karar verememişti. Duygularım çok karmaşıktı. Ellerimi, annemin sırtına koydum.

Biraz benden çekildi. “Sana çok anlatmak istedik. Yani ben değil, baban. İlker yani. Ben, hep ona engel oldum. Korktum. Çok korktum, Hilal. Bir gün gerçekleri öğrenip bizi terk etmenden çok korktum.”

“Gitme olur mu, Hilal? İlker’den sonra bir de sen gitme. Gerekirse kardeşlerini bulmak için elimden gelenin en iyisini yaparım ama gitme. Lütfen. Çocuğumu kaybetmek istemiyorum. Ben ay parçamı kaybetmek istemiyorum. Seni kaybetmek istemiyorum. Seni çok seviyorum. Canım pahasından daha çok seviyorum. Lütfen gitme...”

Annem karşı koltuk tarafında olan suyunu aldı. Yudumlamaya koyuldu. Annemim sözlerine yine ve yediden sessiz kalmıştım. Gitmek istesem de nereye gidecektim ki?

Sonuçta ben kimsesizdim. Dünyada bana ait evim yoktu. Olan evim de yıkılmıştı. Depremin altında kalan üç kardeşten biriydim. Evsiz, yuvasız, kimsesiz… Başka evlerde, bilmeden misafir kalan bir kızdım.

“Gerçek ailem ne işle uğraşıyorlarmış?”

“Babanın bir gazi polis olduğunu söylediler. Zaten seni yurda bırakan da bir polismiş. Babanı az da olsa tanıyan biri demişlerdi. Aynı zamanda baban, eski boksörlerden biriymiş. Boksörleri bıraktıktan sonra boksör hocası olarak devam etmiş-”

“Boksör mü?” Şaşkınlıkla ağzım acıkmıştı. Elim, alışkın olan yerle buluştu… Kolyeme…

Annem başını salladı. “Evet. Büyük ihtimalle o kolye, babandan sana hediye. Annen de hemşire. Başka bildiğim bir şey yok.”

Başımı salladım. “Bunları hazmetmem için zamana ihtiyacım var. Gerçekleri…”

Yaşlarını sildi. Başımı hafifçe sallayarak cevap verdi. “Tamam. İstediğin kadar zaman senin olsun. Ben buradayım. İstanbul'da tanıdıklarımız var. Kardeşlerini, araştırır bulmaya çalışırım. Senden sadece tek bir istediğim var. Bunları Hazal’a anlatma. Hazal’ın ağzı çok sıkı değil. Bunları bilmesin. Bunlar ikimizi arasında saklı kalsın.”

Başımı tekrar salladım. “Hem fikirim. Son bir sorum var. Benim olduğum bu durumdan başka kimler biliyor?”

“Herkesin haberi var.” Bende öyle düşünmüştüm. “Peki, şimdi odama geçebilir miyim?”

“Olur.”

Usulca bedenimi saran ağlama istediğimle odama yürüdüm. Baharın başlarında, üşümeye başlamam normal miydi?

Hayır. Bu üşüme onlardan biri değildi. Üşüyor olmam, gözümden düşen yaşların iziydi…

Kalbim sızlıyordu. Kardeşlerimi düşündüm.

Kardeşlerim nerede?

Ne durumdalardı?

Hiç birini bilmiyordum.

Düşündüğüm doğru çıkmıştı. Hayata 2-0 geriden başlamıştım. Hilal Kaya diye devam ettiğim yolculukta Hilal çetin olarak biletim kesilmişti. Kalbim acıyordu.

Kendimi, battaniyemle yatak arasına hapsetmiştim. Sallanarak ağlamaya devam ediyordum. Sessiz sedasız, soluksuz aldığım nefesler bana yetmemeye başlamıştı.

Yataktan doğruldum. Camı açtım. Cam açık olduğu hâlde oksijen yetmiyordu. Nefesimi kesen kalbimdeki hüzün dağarcığıydı. Kimsenin beni sevmediğini düşündüğüm bu dünyada ben zaten kimsesizmişim. Kimsesiz...

Annem vardı. Ama yoktu.

Babam vardı. Ama yoktu.

Annem vardı, öz değildi.

Kardeşim vardı. Ama başka diyarlarda...

Ben zaten hep kimsesizmişim.

Boğuluyordum. Düşünmekten, ağlamaktan boğuluyordum...

Üzerimdeki kapüşonlu hırkam vardı. Kulaklığımı boynumdan sarkıttım. Telefonumu ve günlüğümü spor çantama attım. Spor malzemelerinin yanına yedek parça kıyafet koydum. Kimseye haber vermeden evden çıktım. Ayakkabılarımı giyinirken annem kapıdan çıktı.

Telaşı, sesine yansımıştı. “Nereye gidiyorsun?”

“Biraz antrenman yapacağım.” Annemin bakışlarına hitaben, “eve döneceğim. Biraz kendime gelmem gerekiyor.”

“Tamam. Çok geç kalma.” Annemin dolu gözlerine veda ettim.

İstikameti ayaklarım ezberlemiş olacak ki en kestirme yollardan spor salonuna gelmiştim. Çantamla birlikte boks torbaların olduğu yere geldim. Zaman kaybetmek istemiyordum.

Ellerim yara olana kadar yumruklayacaktım. Acı, bedenimden çıkana kadar; durmadan, yumruklarım da durmayacaktı. Torbayı, kollarım çıkacak gibi sert yumrukladım. Acım derindi. Hareketlerim, belimi acıtıyordu. Umursamadım.

Açtıkları derin yara kolay kapanacak cinsten değildi.

Bedenim, çölde susuz kalmış gibiydi. Ama susuzluğa değil. Kimsesiz olmaya… Sevilmeye… Bir pirinç tanesi kadar sevilmeye açtım.

Ağlayışlarım sessizdi belki. Ama yumruklarım yeri göğü incitecek kadar sertti. Ağlayışlarım, hızını alamadığı gibi yumruklarım da vurmayı bırakmıyordu.

Vücudum hareket ettikçe terliyordum. Terli vücudum, belimle olan yarayı hatırlatır gibi sızlıyordu. Ve bugünün akşamı da vardı… Ağlamaktan gözaltlarımın ve dudaklarımın şişeceğinin akşamı…

Ağlamaktan uyuyamadığımın akşamı… Yaşlarımın kurumasıyla uyuya kalacağımın akşamı vardı.

İçimdeki iğrenç duygu karmaşaları yatışana kadar torbayı yumruklamaya devam ettim. Ama yatışmıyordu.

En sonunda, salonun duvarına sırtımı dayayarak oturdum. Nefes nefese kalmıştım. Telefonumdan saate baktım. Neredeyse üç saate yakındır buradaydım. Akşam, 20.45 olmuştu.

Evdeki ağlayışlarım için kendimi spor salonundan çıkardım.

&

BÖLÜM SONU DEĞERLENDİRME KÖŞESİYLE BURADAYIM

HİLAL'İN YERİNDE OLSAYDINIZ NE YAPARDINIZ??

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.