Mete’nin “Ortalık cehennem gibiydi.” demesini şimdi çok daha iyi anlıyordum. İnsanlar birbirini parçalıyordu. Gözüm küçük bir çocuğa takıldı. Öyle pervasızca etrafına saldırıyordu ki gördüğüm şey karşısında donup kalmıştım.
“Anne, hemen eve sür.” dedim.
Ama Mete’nin babası hemen araya girdi.
“Dağ evimiz var. Sis henüz oraya ulaşmadı, oraya gidelim.” dedi.
Onaylarcasına başımı salladım.
Annem direksiyona daha sıkı tutundu.
“Yine de eve gitmemiz lazım. Eşya almamız gerekiyor.” dedi ve arabayı eve doğru sürmeye başladı.
Artık hepimiz işlerin kontrolden çıktığını anlamıştık. Sisin o mutlak sessizliği kaybolmuştu. Yerini bağırışlar ve çığlıklar almıştı.
Güçsüz olan güçlü olana saldırıyordu.
Ve ben buna hiçbir anlam veremiyordum.
Evden apar topar eşyalarımızı aldık. Kaos gittikçe büyüyordu ve vakit kaybetmek istemiyorduk. İlk anlarda Mete’nin başıma bela olacağını düşünüyordum ama o, bizi haberimizin bile olmadığı bir kaostan kurtarmaya çalışan, belki de sadece iyi bir insandı.
Biraz yiyecek ve su da aldık ama bunlar dört kişiye yetmezdi.
Arabaya binip dağ evine doğru giderken,
“Yiyecek bir şeyler almamız lazım. Bunlar bir hafta bile yetmez.” dedim.
Mete gözünü yoldan ayırmadan,
“Sisten uzak yerlerde belki açık market buluruz.” dedi.
“O kadar vaktimiz yok. Yağmalanan yerlerden bulduğumuzu alıp çıkalım.” diyerek ona karşı geldim.
“Ama bu hırsızlık.” dedi Mete.
“Mete, şu an tek sorunumuzun bu olmasını isterdim inan bana.” dediğimde cevap vermedi.
İnsanlar vahşileşiyordu ama Mete inatla insan kalmak istiyordu.
Dağ yolunda açık ya da tamamen yağmalanmış bir market yoktu. Evimizin oralarda birkaç tane vardı ama içlerinden yükselen çığlıklar yüzünden girmeye cesaret edememiştik.
En sonunda, umudumuzun kalmadığı bir anda küçük bir market bulduk. Camları kırılmıştı.
Annemi ve Mete’nin babasını arabada bırakıp içeri girdik.
İhtiyacımızdan da fazlasını almak zorunda kaldık. Mete hâlâ huzursuz görünüyordu. Tam çıkacağımız sırada kasanın olduğu yere gitti ve cebindeki tüm parayı tezgâhın üzerine bıraktı.
Ona göz devirdiğimi görünce hafifçe omuz silkti.
“Yakın zamanda zaten paraya ihtiyaç duyacağımızı düşünmüyorum.” dedi.
Onun bu saflığı beni gerçekten gülümsetmişti.
İki üç kez araba ile market arasında gidip geldik. Sonunda dağ evine ulaştık.
Burası gerçekten şehirden uzak, küçük ama sakin bir yerdi. Yakınlarda ne sis vardı ne de insan sesi.
İçeri girer girmez aldıklarımızı yerleştirdik ve derin bir nefes alarak oturduk.
Mete’nin babası,
“Adım Ahmet bu arada.” diyerek söze başladı. Annem de ‘Meral ve yağmur’ diyerek kısaca bizi tanıttı.
Bu tavrı, Mete’nin babasına çektiğini kanıtlar gibiydi.
“Yukarıda iki odamız var. Siz orada yatarsınız, biz burada yatarız. Merak etmeyin, rahatsız etmeyiz.” dedi.
Annem sanki kötü bir rüyadan yeni uyanmış gibi başını kaldırdı.
“Gerek yok. Bir odada biz ikimiz, diğerinde siz yatarsınız.” dedi.
Ahmet amca bu kez üstelemedi.
“Peki o zaman, sırayla duşa girelim. Oldukça yorgun bir gündü.” dedi.
Annem ayağa kalktı.
“Yağmur’la biz suları kaynatırız.” dedi.
Ahmet amca onaylarcasına başını salladı.
“O zaman biz de yemek hazırlayalım.” dedi.
Bir anda herkes bir işle meşgul olmuştu.
Mete soba için odun kıracak, Ahmet amca yemek hazırlayacak, annem suyu kaynatacaktı.
Ben de hem suları banyoya taşıyor hem de odaları elimden geldiğince temizleyip düzenliyordum.
Tüm işler bitip gece çöktüğünde duşumuzu almış, karnımızı doyurmuş, kahvelerimizi yapıp sobanın başına toplanmıştık. Günlerin kritiği yapılıyordu.
"Nasıl yani?" dedi annem şaşkın bir şekilde. "Haberlerde her şeyin yolunda gittiği söyleniyordu. Hâlâ anlamıyorum."
Ahmet amca iç çekti.
"İnsanları korkutmak istemiyorlar," dedi. "Tabii ki bu kaosla baş edebilecekleri kadar güç de yok ellerinde."
Neredeyse yarım saattir aynı şeyleri konuşuyorduk ve çok bunalmıştım. Kahvemi alıp odadan çıktım. Biraz hava almam lazımdı.
Yıldızları izlerken arkamdan açılan kapının sesiyle döndüm. Mete yanıma geldi ve cebinden bir sigara çıkarıp bana uzattı.
"Hayır, teşekkürler," diyerek kibarca teklifini reddettim.
İkimizin arasında huzurlu bir sessizlik vardı ama kendimi kötü hissediyordum ve bunu açıklamam gerekiyordu.
"Mete," dedim çekingen bir sesle. "Çok teşekkür ederim. İlk başta sana biraz kaba davrandım ama belki de şu anda senin sayende hayattayız."
Mete sigarasından bir nefes çekip dumanı yavaşça dışarı verdi. Başını hafifçe salladı.
"Önemli değil," dedi. "Sonuçta bana kapınızı açtınız. O apartmanda kaç daire gezdim, inanamazsın."
Bir an duraksayıp ekledi:
"İnsanlar korkuyor ve haklılar."
Cevabına sadece düşünceli şekilde başımı salladım.
"Peki şimdi ne olacak?" dedim. "Sis buraya da ulaşacaktır."
Kafamın içindeki sesler susmuyordu.
"Bilmiyorum," dedi Mete. "Bunu yarın düşünelim mi? Çok fazla yorulduk. Şu an sadece dinlenelim ve yarın mantıklı kararlar verelim. İçerideki bilge ihtiyarlarla birlikte."
İstemsizce gülümsedim.
"Tabii ki," dedim. "Ne de olsa önümüzdeki kaostan bir gecelik huzur çalabiliriz. Neden olmasın?"