Hamza’nın getirdiği küçük yaprağı çarşı geçidinin çıkışındaki ışığa tutuyorum. Üst satırda kapalı güzergâhın saatleri, altında henüz meclise gönderilmeyen tutanaktan bir cümle duruyor. Satır sonundaki kesik çizgi tanıdık: Rıza’nın dosyasındaki kapalı yol çizelgesinde de aynı yerde bitiyor. Geçidin gölgesinden bir adım çıkınca yazı belirginleşiyor. İki satırın aynı yaprakta bulunması, onları okuyan herkes için bir bağlantı kuruyor.
“Bu, o çizelgeden kopya,” diyorum. “İki bilgi neden aynı yerde?”
Hamza yaprağı elimden almıyor. Gözlerini üst satıra indiriyor; cevabı orada arıyor sanki.
“Rıza Bey ikisini tek yaprakta yazıp bana veriyor. Alt kapıdaki nöbet için.”
“Nihat nerede görüyor?”
“Çizelgeyi masaya koyduğum sırada geliyor. Dükkânı soruyor, sonra bu yaprağı eline alıyor. Hemen geri bırakıyor.” Hamza’nın yüzü sertleşiyor. “Üzerini örtmem gerekiyor. Örtmüyorum.”
Demek tutanak meclise varmadan cümlesi alt kapıdan çıkıyor. Yol bilgisi de onunla birlikte. Bu, kimin neyi sızdırdığını aramayı bitirmiyor; ama Nihat’ın bunlara nasıl eriştiğini gösteriyor. Hamza’nın anlattıklarından fazlasını çıkarırsam aynı boşluğu kendi tahminimle doldurmuş oluyorum.
Miran’ın avucunda tespih yok. Vakıf odasındaki masada duruyor.
“Rıza’ya gidiyoruz,” diyor. “Meclis kararı şimdi çıkmalı.”
“Karar çıksa bile o yolu kullanamayız.”
“Biliyorum.”
Hamza’ya dönüyorum. “Nihat yaprağı aldığında yanında biri var mı?”
“Kapının dışında duranları görmüyorum. Ona kimden söz ettiğini de duymuyorum.”
Bilmediği yere bir isim koymuyor. Bu kez ihtiyacım olan tam da bu. Yaprağı katlamadan elimde tutuyorum; satırlar gözümün önündeyken söylenenlerle yalnızca düşündüklerimi birbirinden ayırmak daha kolay.
Çarşı basamaklarını çıkarken Baran’la Eren’in üzerinde taşıdığı yazılı güvenceyi düşünüyorum. Meclis onu evrak incelemesine bağlarsa yol değiştirmenin de bir anlamı kalmıyor. Bağlamazsa, en azından onları bekletme hakkımızı kimse bir itiraz bahanesiyle elimizden alamıyor. Basamakların üstünde sokak açılıyor, fakat kardeşlerimin nerede durduğunu bilmek içimi rahatlatmıyor. Bildikleri yolu artık kullanmamaları gerekiyor.
Miran yanıma yetişiyor. “Rıza bunu açıklayacak.”
“Açıklaması yolu temizlemeyecek.”
“Hayır,” diyor. “Ama meclisin önünde kimin taşıdığını söyleyecek.”
Konağın avlusuna vardığımızda güneş taş duvarın üstünden çekiliyor. Rıza masasında, kapalı yol çizelgesini dosyasına yerleştiriyor. Hamza’nın getirdiği yaprağı yanına bırakıyorum. Masada iki metin yan yana durunca kesik çizgiyi göstermeme gerek kalmıyor.
“Bunu siz mi veriyorsunuz?”
Rıza iki satırı karşılaştırıyor. “Ben yazıyorum. Hamza’nın nöbet bilgisi için.”
“Henüz gönderilmeyen tutanak cümlesini de nöbet bilgisi mi sayıyorsunuz?”
“İkisini ayrı ayrı taşımak yerine—”
“Nihat ikisini birlikte eline alıyor,” diyor Hamza. “Alt kapıda.”
Rıza cevap ararken Süreyya gider odasından çıkıyor. Sözümüzü duyup masaya yaklaşıyor. Ona durumu kısaca anlatıyorum; Süreyya önce yol saatlerini, ardından meclis cümlesini okuyor. Yüzündeki ifadeden neye itiraz edeceğini anlayabiliyorum.
“Çocukların gelir hesabını korurken de aynı şeyi söylüyorum,” diyor Rıza’ya. “Bir işlem ötekine kolaylık olsun diye eklenince kimin neye eriştiği kayboluyor.”
Rıza yaprağı dosyanın üzerine koyuyor. “Bunu kayda geçiriyorum.”
“Yalnız bunu değil,” diyor Miran. “Kardeşlerin yol güvencesiyle geçit incelemesinin ayrılması bugün karara bağlanıyor.”
Avludaki meclis üyeleri masaya geliyor. Ben geri çekilmiyorum. Rıza, ortak tutumumuzu ve kendi hazırladığı ek cümleyi ayrı ayrı okuyor. Yokluğun itirazsızlık sayılması ifadesini kendisinin eklediğini bir kez daha açıkça belirtiyor. Bu ayrımı duymak istiyorum; kardeşlerimin durumu başka bir kaydın içine karışmasın. Ardından Miran, onlara verilen güvencenin herhangi bir evrak teslimine şart koşulmamasını istiyor.
Bir üye, “Güzergâh değişirse güvence neyi kapsıyor?” diye soruyor.
“Baran ile Eren’e yönelen tehdidin durdurulmasını,” diyorum. “Boş teslim kaydını araştırmanız ayrı iş. Kardeşlerimi o kaydın yerine koyamazsınız.”
Süreyya masanın yanında kalıyor. “Yol bilgisinin açıkta kalması, güvenceyi daraltmanın değil korumanın gerekçesi.”
Bu sözün ardından karar yazılıyor. Kalemin sesi avludaki konuşmalar arasında duyuluyor. Rıza yüksek sesle okuyor: Meclis, Baran ile Eren’in yol güvencesini evrak incelemesinden ayrı tutmayı kabul ediyor. Güzergâhın açığa çıkması ayrıca incelenecek; güvence, belirlenmiş tek yoldan geçmelerine bağlı olmayacak.
Miran imzayı izliyor. Ben de mühür vuruluncaya kadar bekliyorum. Metin önümde duruyor; yine de son sözü, mühür yerine oturunca söyleyebiliyorum içimden: Kardeşlerim için verilen söz yerinde kalıyor.
Avludan çıkarken Süreyya bana, “Kararın bir nüshasını al,” diyor. “Söz uçar diye değil. Burada herkesin sözü başka türlü hatırlanıyor.”
Rıza alındı nüshasını veriyor. Çantama yerleştiriyorum.
Telkâri çarşısına inen sokağa dönüyoruz. Dükkânların kepenkleri birer birer kapanıyor; dar yolun üst katlardan görünen bölümleri, aşağıdan bakınca saklı sanılıyor. Nihat’ın eline geçen saatler şimdi bu sokakların neresinde işe yarıyor, bilmiyorum. Az önce karara bağlanan şey kardeşlerimi koruyor; onları hangi sokaktan çıkaracağımızı ise söylemiyor.
Baran’ı arıyorum. Açmıyor. Eren’i aradığımda dükkânın önünde olduklarını söylüyor.
“Olduğunuz yerde kalın,” diyorum. “Kapalı yola girmeyin.”
“Karar ne oluyor?”
“Güvenceniz sürüyor. Yol değişiyor.”
Eren, Baran’a sesleniyor; sonra bana, “Sizi bekliyoruz,” diyor. Dükkânın önünde beklemelerini de istemiyorum. Zeliha’nın atölyesi yakında ama oraya varana kadar hangi geçidi kullanacaklarını şimdi konuşamıyorum. “İçeri geçin. Sokağa çıkmayın.”
Telefonu indirince Miran, “İşletmenin araçlarıyla başka bir çıkış açabilirim,” diyor.
“Önce o çıkışı kimin gördüğünü öğrenmemiz gerekiyor.”
“Size söylemem gereken başka bir şey var.”
Teldeki bir çapak gibi içime takılıyor bu cümle. “Şimdi mi?”
“Eşiniz ölmeden önce benden yardım istiyor.”
Sokağın taşları yerinden oynamıyor. Yalnızca yıllardır birbirine uymayan iki parça, zihnimde ilk kez yan yana geliyor. Ceketindeki senet. Sancaktar mührü. Miran’ın her belge ortaya çıktığında söylemediği şey.
“Ne için?”
“Burada anlatmak istemiyorum.”
“İstemiyorsunuz,” diyorum. “Yoksa anlatamıyor musunuz?”
Miran susuyor. Süreyya ve üç çocuğu konakta; kardeşlerim bir dükkâna sığınmış durumda. Onunla aramda doğan sıcaklığı bunların üstünü örten bir örtüye çevirmeyeceğim.
“Bana gerçeği borçlusunuz,” diyorum. “Yakınlık değil.”
“Biliyorum.”
Telefonum çalıyor. Baran. Açıyorum.
“İçeri giriyoruz,” diyor. Ardından sesi alçalıyor. “Reyhan, Nihat karşı dükkânın önünde.”
“Orada kalın. Yanınıza geliyoruz.”
Baran hemen cevap vermiyor. Kepenklerin sesinin arasından başka bir erkek sesi duyuluyor; sözcükleri seçemiyorum.
“Baran?”
“Nihat yalnız değil.”