Doktorlar Caddesi her zamanki kalabalığıyla akıp giderken, tramvayın metal raylarda çıkardığı o ritmik ses binaların arasında yankılanıyordu. Haziran ayının hafif esintisiyle caddenin iki yanına dizilmiş ağaçların yaprakları hışırdıyor; insanların telaşlı adımları, cıvıltılı konuşmalarla birleşerek kulakları dolduruyordu. Sağlı sollu mağazaları ,kafeleri ve iş hanlarıyla yerli bir İstiklal Caddesi gibiydi .
İki eski arkadaş kol kola girmiş yürüyorlardı. Bir yandan okul günlerini yad ediyor, bir yandan hayatın yeni telaşlarından bahsediyorlardı.
Şebnem, beş yıl önce İşletme bölümünü bitirmiş, hayatını sayılar üzerine kuran bir muhasebeciydi. Kahverengi gözleri, aynı tondaki saçları ve ona entelektüel bir hava katan gözlükleriyle, 1.70 boylarında, hafif iri kemikli ama oldukça sıcakkanlı bir kadındı. Yakın zamanda evlenecek olmanın heyecanı her halinden belli oluyordu. Düğün hazırlıklarının yoğunluğu arasında onu ziyarete gelen en yakın arkadaşı Nida ile vakit geçirmek, ona tüm yorgunluğunu unutturmuştu.
Nida ise Şebnem’den iki yaş küçüktü; adeta nizamla çizilmiş bir tabloyu andıran yüzü ve bakışlarındaki derinlikle hemen dikkat çeken bir öğretmendi. Ela badem gözleri, her baktığı yeri yeşile boyayacak kadar canlıydı. Yumuşak yüz ve çene hattıyla feminen ama iddialı bir ifadesi vardı. Doğu görevinin zorlu ilk üç yılını bitirmiş, Bolu’daki ailesinin yanına gitmeden önce arkadaşının düğün telaşına ortak olmak istemişti. İki hafta sonra tekrar gelmek üzere vedalaşacaklardı ama kaderin onlar için başka planları vardı.
Tam o sırada, sokağın kalabalığı içinde Şebnem’in gözü birine takıldı. Hem çok tanıdık hem de bir o kadar yabancı bir sima... "Aa, Kaan değil mi o?" dedi heyecanla.
Şebnem’in sesini duyan Kaan, aniden durup onlara döndü. Uzun boyu, sert ama karizmatik yüz hatlarıyla girdiği her ortamda ağırlığını hissettiren bir adamdı. Kara kaşları, kara gözleri ve yüzündeki hafif sakallarıyla "buradayım" diyen güçlü bir auraya, keskin bir çene hattına sahipti. Birçok kadının ilgisini çekse de o, işine ve mesafeli duruşuna odaklı yaşamayı severdi. Şebnem ile aynı fakülteden mezundu ancak o, mali müşavirliğin disiplinli yolunu seçmişti.
Kızları fark edince adımlarını onlara yöneltti. Nida’nın o an göğüs kafesinde çırpınan kalbinden habersiz, önce Şebnem’e elini uzattı. "Naber Şebnem? Bayağıdır görüşemiyoruz."
"Sorma Kaan, biliyorsun düğün telaşı var bende. Bak, davetiyeni erkenden yolladım, mutlaka bekliyorum!"
"Geleceğim tabii, merak etme," dedi Kaan. Ardından bakışlarını yavaşça Nida’ya çevirdi. Nida, o saniyelerde yanaklarının kızarmaması için kendine sessiz dualar ediyordu. Kaan elini nazikçe uzattı: "Sen de Nida’ydın, değil mi?"
Nida, adamın elini tutarken parmak uçlarından kalbine doğru bir sıcaklığın aktığını hissetti. "Evet... Bayağıdır görüşmüyoruz, nasılsın?"
"İyiyim, ya sen?"
Şebnem, aradaki o görünmez ama yoğun elektriği hemen sezmiş, muzipçe gülümsemişti. "Ya böyle ayaküstü olmaz, hadi hemen bir yerlere oturalım."
Kısa süre sonra kendilerini Adalar'da şirin bir kafede buldular. Çay boyunca uzanan yeşil alanlar, döküm korkuluklar ve suyun üzerindeki zarif köprüler burayı bir "Küçük Venedik" havasına sokuyordu.
Oturdukları yerden Porsuk Çayı'nı izlerken Kaan, fırsat buldukça Nida’yı süzüyordu. İçinden, "Görmeyeli daha da mı güzelleşmiş?" diye geçiriyordu. Nida, bu kaçamak bakışların ağırlığı altında ezilmemeye çalışsa da göz göze geldikleri her an içindeki yangın körükleniyordu.
"Eee Nida, neler yapıyorsun görüşmeyeli? Neler var hayatında?" diye sordu Kaan, samimi bir merakla.
Nida daha ağzını açamadan Şebnem atıldı: "Koca bekliyor!"
Nida’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kaan ise konunun bu kadar hızlı vites büyütmesi karşısında kısa bir şok yaşasa da bozuntuya vermeden kızlara baktı. Nida, masanın altından Şebnem’in ayağına basarken dişlerinin arasından fısıldadı: "Şebnem, ne biçim konuşuyorsun adamın yanında?"
Kaan duymuştu ama duymamış gibi yaptı. Şebnem ise durmaya niyetli değildi. "Canım, yalan mı? Nida bu yaz evlenirse Batı’ya tayin isteyebilir, üç yılı doldu sonuçta. Doğu’da canından bezdi kızcağız. Okulu çok kötü bir mahallede, her gün korka korka gidip geliyor. Öğrenciler ellerinde çakılarla geziyor hayta hayta... Bir de üstüne ev sahibi evden çıkarmasın mı? Eşyaları topladı geldi, tam bir çıkmazda."
Nida, rezil olduğunu düşünerek başını önüne eğdi. "Çok sağ ol Şebo', tüm şeceremi döktün ortaya!"
O sırada Kaan’ın telefonu çaldı. Müsaade isteyerek masadan uzaklaştığında Nida hemen Şebnem’e yüklendi. "Kızım, sen neden abuk subuk konuşuyorsun adamın yanında? Yer yarılsın da içine gireyim!"
Şebnem omuz silkti. "Kızım ne var bunda? Belki nikahına alır seni."
"Şebocuğum, neden beni nikahına alsın adam? Saçmalama!"
Kaan uzaktan onları izlerken, Nida’nın o öfkeli ama bir o kadar da sevimli hallerine içten içe gülüyordu. Şebnem fısıldamaya devam etti: "Birbirinizden hoşlanıyorsunuz işte, havada elektrik çarpar adamı! Randevuya çıkın, bir ayda tamam bu iş."
Nida nefesini düzenlemeye çalıştı. "Şebnem... Benim sevgilim var ya hani, Osman?"
"O hayırsız Osman’la yollarınız ayrıldı benden söylemesi," dedi Şebnem ciddiyetle. "Evi boşaltınca seni arayıp sormayı bıraktı adam. Ondan sana hayır gelmez."
"Öf, hatırlatma şunu ya. Yarın konuşacağım onunla."
Kaan masaya döndüğünde Nida'nın hissettiği mahcubiyeti dağıtmak adına, "Zor olmalı," diyerek girdi lafa. "Gurbet tek başına zaten zorken, anlattığın şartlar işi daha da güçleştiriyor olmalı. Ama bir gün her şeyi yoluna koyacağına eminim," diyerek soğumaya başlayan kahvesinden bir yudum aldı. Onun bu duyarlı hali Nida'yı öyle etkilemişti ki gözlerini ondan ayıramadı. Üstündeki bakışları hisseden Kaan, kupanın üzerinden hafif bir bakış attığında Nida bayılacak gibi hissetti. Kaan da belli etmemeye çalışarak içten içe sevindi. Beslediği hoşlanma duygusunun karşılıksız olmadığına artık emindi. Pek kadınlarla alakası olmasa da bu kızda onu çeken, tarif edemediği bir şeyler vardı.
Biraz daha havadan sudan konuştuktan sonra vedalaştılar. Şebnem düğün gündemine geri dönse de o gün Eskişehir sokaklarında aklı karışan iki kişi kalmıştı: Kaan ve Nida.
Nida beyaz Hyundai i20’sini sürerken hayallere dalıyor, Kaan’ı aklından çıkaramıyordu. Kaan’da da durum farklı değildi; evde turlayıp duruyordu. "Çok samimi, tertemiz, ışıl ışıl bir kız. Neden olmasın?" diyordu kendi kendine. "Ayşen’e de benzemiyor, havalı değil," diye tekrar etti durdu.
En son, bu ıstırabına son vermek isteyerek telefonu eline aldı:
— "Alo Şebnem, nasılsın?"
— "İyiyim de, daha birkaç saat önce görüştük, ne oldu?" dedi Şebnem; ama aslında neden arandığını tahmin ediyordu.
"Nida ile alakalı aradım," dedi elini başına koyarak. Bir kızla o anlamda ilişki kurmaya alışkın değildi. "Ya hoş kız. Senin 5 yıl önceki teklif geçerliyse, o da kabul ederse bana numarasını verir misin?"
"Ya Kaan, dediğin gibi o beş yıl önceydi, şimdi ne der bilmiyorum. Şimdi ailesiyle vakit geçiriyordur da ben yarın bir yoklayayım bakalım," dedi büyük bir ciddiyetle. Nida’nın ayrılma arifesinde olsa da bir erkek arkadaşı vardı ve Şebnem bunu biliyordu.
Şebnem bu ikiliyi çok yakıştırsa da Nida'nın "hayır" demesinden korkuyordu. Ertesi gün söylemek daha iyi bir fikirdi.
O sıralarda Nida da Bahçelievler’deki evine varmıştı. Ortam yeşil bahçelerle dolu evlerden ötürü son derece huzur doluydu . Nida’nın ailesinin evi de az katlı apartmanlardan birindeydi.
Arabayı park edip yukarı çıktı ve kapıyı çaldı. Annesi tüm gülen yüzüyle kapıyı açtığında içi sıcacık oldu; ailesini özlemişti. Sakin adımlarla eve girerken babasının serzenişlerini duydu: "Anladım ki Şebo Hanım bizden daha kıymetli!"
"Ya baba, alakası yok," diyerek babasına sarıldı Nida.