Tam dibinde duran adamın nefesi neredeyse tenini yakıyordu.
Jian Yi'nin yerine bir başkası olsaydı, kesinlikle Da Fu'nun flörtöz ve kuyruk sallayan, daha ömrünün başlarında genç ve toy bir adam olduğunu düşünüp aldanırdı.
Önceleri hiç kimseye böyle adımlar atmayan Ölümsüz; somurtkan ve sinirli olsa da kadınlar arasında oldukça popülerdi. -eskiden- Ama aksine, her ne kadar kalbinin üzerinde dönen bir girdap kadar tuhaf ve heyecanlı hissettiriyor ise sizi bir o kadar içine çekiyor demekti.
Gözlerini tereddüt içinde aşağıya indirdiğinde, adamın yüzüne bakmak için başını nasıl kaldırdığını fark etti. "Ö-önceden, nasıl hallediyordun peki?" diye rahatsız olmuş bir biçimde kekeledi. Da Fu'dan korkmadan edemiyordu.
Yakaları tutan el hafifçe gevşedi, ardından yavaşça kaydı ve göğüs hizasında durdu. Da Fu, soruyu duyduğu zaman elini geri çekip belli belirsiz baktı. "Başkalarına yaptırıyordum."
Tanrı aşkına bu kadar basit miydi yani?
Odunlarını kesmek için sıraya mı giriyorlardı diyorsun?
Buradaki tek yalancı ben olamam.* -Da Fu'nun 'sen gördüğüm en büyük yalancısın.' sözlerine atıf.- Jian Yi'nin buna inanacağını mı düşünüyordunuz? Jian Yi yeterince iyi, ancak göründüğü kadar saf değildir.
"........."
Ya da biz öyle düşünelim.
Jian Yi: "Bugün bitirmeme imkan yok. Eğer bitirmemi istiyorsan kasabaya gidemem. "
Da Fu, dinlerken kafasını ilgiyle salladı.
"Şehre gitmemi istiyorsan, bitiremem." diye belirtti sakinlikle. Üzerine sinen ağırbaşlılık kendini göstermeye başlamıştı. Sözünü bitirdiğinde, elindeki baltayı hafifçe bedeninden uzaklaştırdı.
Da Fu, kollarını arkasından birbirine kenetledi, yüzündeki anlayışlı bir ifade vardı, hemen ardından ekledi,
"Bitirebilirsin, bitirebilirsin."
Jian Yi, yüzünde allak bullak olmuş bir suratla Da Fu'ya bakmadan edememişti. Şu an burada kalmanın tek yolu delirmiş bir ölümsüzün istediği saçmalıkları yapmak olacaktı. Ve söyleyecek tek bir kelimesi bile yoktu. Sonuçta akıllı adam deliyi azarlamaz.*-çin deyimi.-
Sıcakta odun kesmek, keten tohumlarını ellişer gruplara ayırıp eski bez parçalarına sarmak... Bunların hepsi başlı başına saçmalıktı!
"Dönerken hava kararmışsa ne olacak?" dedi bir defa daha şansını zorlayarak.
"Ah orasını düşünme."
'Nasıl düşünmeyeyim? Tehlikede olan benim hayatım...'
"Kimse boğulma ihtimalinden dolayı yemek yemeyi bırakmaz."* -çok kollayıcı olmamak anlamına geliyor. Da Fu burada, Jian Yi'ye ihtimalleri düşünüp korkusunu büyütmemesi gerektiğini söylüyor.-
Eğer anlattığı şeylerden haberdar olmasaydı, kesinlikle yem olarak oraya gitmek daha kolay olurdu. Ama şimdi, onun neyi beklediğini bilmiyordu. Ve Da Fu'ya körü körüne inanmayı tabi ki seçmişti, yine de yüreğinin derinliklerinde tereddüt etmeden edemiyordu.
Kulübeye bu yoldan geldi ve Da Fu'nun söylediklerinin küçük bir kısmıyla bile karşılaşmadı. Sohbet sırasında söylediği her detayı kafasında canlandırabilmiş, ardından geçtiği yolu hatırlayarak, onların hiçbirinin orada olmadığını düşünmüştü.
Jian Yi dudaklarını büzdü. "Sen ne yapacaksın?"
Kendisinden uzaklaşmakta olan beden, bir elini geçiştirir gibi kaldırdı:
"Yemek?"
"Ah seni ihtiyar. Pes etmek yok. O ağacı bulduğum gibi senin rehavet içindeki hareketlerine son vereceğim."
Jian Yi, saf olabilirdi. Ancak Da Fu'nun hareketlerini göz önünde bulundurduğunda nedensizce onu başından savıyor olduğunu fark etmişti. Muhtemelen Da Fu, burada kalmasını özellikle istemiş, onu caydırmak istemişti. Eğer Jian Yi, kasabada bir yerde kalsaydı, Da Fu kesinlikle birkaç gün sonra rahatsız edileceğini biliyordu. Bu yüzden ona kalmasını teklif etmiş ve ağır, sıkıcı, hatta saçma işleri üzerine yıkmıştı.
Jian Yi odun keserken, Da Fu uzağındaydı ve ara sıra kendi kendine mırıldanıyordu. Hiçbir şey yapmadan durdu ve hepsini Jian Yi'nin yapmasını istedi.
Eğer Geçit Ormanına girecek cesaretin Jian Yi'de bulunmadığını düşünüp böyle caydırıcı bir görev vermişse yanılıyordu!
Jian Yi, Shen Xingyun konusunda kararlıydı!
Hiçbir ipucu vermeden arkasını dönüp giden adamı utandırmak; hatta, yaptığı tüm kaba davranışlar adına bir özür istiyordu. Bu yüzden çok düşünmeden, ruhuna dolan gereksiz şişkin özgüveni ile dudaklarını birbirine bastırdı. Son bir defa kulübenin içine girdi ve yaşlı adamla şakayla karışık biraz atıştıktan sonra onu neyin beklediğini bilmeden yola koyuldu.
...
Orman bayağı büyük ve geniş bir alandaydı.
Halk arasında Geçit Ormanı diye tabir edilen bu kilometrelerce uzanan alan, gerçekten de bir sürü yola, mağaraya ve değişik yerlere giden birçok patikaya ev sahipliği ederdi.
Jiujiang, Jiangxi'nin kuzeybatısında ve Yangtze'nin güney kıyılarındadır. Xunyang'ın verimli topraklarının etrafında dolanan bu nehir, çok heybetlidir. Genişliği ve uzunluğu insanları hayret ettirir. Da Fu'nun eski kulübesi ise ormanlık alanın yakınında şehre uzak ve nehre yakın -ama çok da yakın olmayan- bir yerde konumlanmıştır. Öncelikle ormanın seyrekleştiği alana doğru giderseniz Yangtze ırmağını görebilirdiniz.
Orman nehrin üzerinde durmaktaydı, oraya inen ince ve taşlı bir patika yolu bile vardı. Patikanın üzerindeki yamaçtan uçsuz bucaksız, geniş ve uzun nehri gördüğünde, insan kendini küçücük hissederdi. İçinizdeki minnet ve hayranlık duygusuna engel olamadan orada saatlerce dikilebilirdiniz.
Ayrıca, etrafı çoğunlukla dağ kenarlarıyla çevrili gözükse de aslında toprağa kıyısı olan birçok bölge vardı. Birçok kasaba sarı ejderhanın yakınında durmaktaydı. Ejderha ne kadar akar ve denize ne kadar dökülürse, toprak o kadar bereketliydi.
Fakat, ne yazık ki eskiden büyük gemiler ve küçük kayıklar balık tutmak için oradayken ve nehrin berraklığıyla insanların gözleri şenlenirken; şimdi o gemiler bir çamur birikintisinde yüzen oyuncaklara benziyordu. Hala balık tutuluyordu tutulmasına, ama eskisi kadar lezzetli değildi. Satıcılar balıkları iyice temizlememişse kurutulmuş balıklar insanlar için hastalık nedeni bile olabiliyordu. Dördüncü neslin ağzından düşmeyen güzelim nehir yunusları artık görülmüyordu. Kılıç balıkları ara sıra ağlara takılsa da, bu kasabada ancak efsuncular kılıç balığı ziyafeti çekebilirlerdi. Sarı şarlatan balıkları eskisi kadar parlak değildi ve koi balıkları o suyun içerisinde yüzen -varsa- birkaç karabaşa benziyordu.
Bazı zamanlar karaya birçok balık türü ya da ahtapot vurmuş oluyordu. Bir defasında tatlı su yılan balıkları, yosun gibi kıyıya vurmuştu ve köylüler ne yapacaklarını bilemediler. Bu kötüye işaretti ve bu yüzden dua ettiler...
Nehir ruhuna ve su tanrısına.
Her şeye rağmen, dipten en tepeye kadar balçık ve çamurla dolmuş olan bu nehir heybeti sayesinde hayret edilecek kadar güzeldi hala.
Jian Yi, Jingdezhen'den, Jiujiang'a gelene kadar bir hayli para ve zaman kaybetmişti. Yolculuk yaklaşık on sekiz gün sürmüştü. Parası kalmayınca aynı istikamete doğru giden kibar insanlarla yolculuğuna devam etmiş, gerektiğinde yürümüş ama hiç şikayet etmemişti.
Xunyang'a ilk ayak bastığında kendini yaşlı ve hüzünlü hissetmişti. Bu, aynı zamanda tuhaf bir deneyimdi.
Esmer teni daha da eskimiş, yolculuk sırasında yıpranmış bir deriye dönüşmüştü. Değişik havalar derisini kalınlaştırmış, göz bebeklerine de hüzünlü bir olgunluk hediye etmişti.
Temizlenmek üzere bir hana girdiğinde, kendine "Neden bu kadar uzaklaşma gereği duydum ki?" diye, sadece kendisinin bilebileceği tuhaf sorular bile sormuştu. Güzelce yıkandıktan ve vücudunu temizleyip sakallarından kurtulduktan sonra, yüzünün ve cildinin parlak rengi eski haline dönüvermişti.
Bir gün sonra, bir arabacıyla tanışmış ve LianHua Kasabası'nın yakınına gideceğini öğrendiğinde sevinçten havalara uçmuştu.
Jian Yi'nin yaşlı yol arkadaşı, onun samimiyetine ve neşesine güvenmiş olacak ki, yol boyunca ona sıcak davranmış ve onu rahat ettirmek için elinden geleni yapmıştı. Ona kendi kavunlarından bile verdi. Hatta yolunun üzeri olmamasına rağmen herkesin dikkatle geçtiği Geçit Ormanı'nın patikalarına girdi ve onu yakın bir yerde indirerek dikkatli olmasını tembihledi.
Jian Yi, her gün 10 kilometre ilerlemeyi hedeflemişti, ve bu pek de mümkün olmamıştı. Bu yüzden üzgündü, ama vardığı ve Poyang Gölü'nün Yangtze Nehri ile buluştuğu alandan Jiujiang'ı gördüğü zaman birkaç gündür kafasının üzerinde dolanan kara bulutlar birdenbire yok oluvermişti..
Ondan sonra yol boyunca Yangtze'yı bir daha hiç görmemişti.
Ta ki, Da Fu'nun evine varıp da anımsamaya başladığı ana kadar.
Uzun zamandır burada değildi. Ancak duydukları ve yabancıların gördüklerine göre LianHua artık bir lotustan çok, su yıldızı*-su bitkisi- olarak anılmalıydı.
-Burada LianHua'nın güzelliğini kaybettiğinden bahsediyor-
Yolda ilginç şeylerle, sekt büyükleri ve öğrenciler ile karşılaşmıştı. İblislerin nasıl yok edildiğini, bir zamanlar dördüncü neslin aktardığı Yangtze hikayelerini dinlemişti ve... Sonunda buradaydı.
belki de bu yolculuğun kattığı inat ile adımları sağlam ve kendinden emindi.
Patika yolu oldukça kuruydu ve toprak sararmıştı. Muhtemelen geçen yağmurdan sonra üzerini küçük bir kil tabakası kaplamıştı, böylece yürürken hiç toz kalkmıyordu.
Yaklaşık bir kilometre boyunca anımsadığı yoldan ilerlemeye devam etti.
Her ne kadar inanmak istemese de, Da Fu'nun ciddiyetle söylediği her bir cümle aklının bir köşesinde karıncalanmaktaydı. Ona inanmak da inanmamak da imkansız gibiydi. Onu bilen biriyseniz neyin yanlış neyin doğru olduğunu kavrayacak güce erişirsiniz...
...Ama onlarca yıl, hiç kimsenin merak edip sormadığı o yaşlı adam karanlık bir mağara köşesinde sessizce duruyor, dışarıda parlayan ve ihtişamlı görünen gün ışığının kutsallığını kazanmış her bir varlığa sessizce bakıyordu. Merak etmesinin ya da etmemesinin, izleyip izlememesinin de bir anlamı yoktu. Bir gün yoldan geçen biri, o karanlık ve nemli mağaranın dibinde parıldayan iki göz küresini fark ediyor, yahut hatırlıyor ve ona doğru çekiliyor... Hissettiği tüm o karmaşık duyguların anlamı böyle anlatılabilirdi. Öfkeli olması, kolay kırılabilir olması, utangaç ve buyurgan olması, gelenleri başından savması aslında bu kadar basit anlatılabilirdi.
Yalnız, vahşi kurt, kimse tarafından evcilleştirilemez.
Biraz sonra, killi toprağın yapısı yavaşça değişti.
Yaşlı köylünün, onu bıraktığı yol ayrımı uzaktan görünüyordu. Ortalık sessiz, sakin, geldiği gün gibi mest edici bir güzellikle ışıldamaktaydı. Yolu ikiye ayıran büyük ağaç ve çalılık topluluğunun üzerine bir tahta fırlatılmıştı. Büyüyen çalı topluluğu, hafifçe kapatsa da buraya gelen herkes bu tabelayı görmeksizin nerede olduklarını bilirlerdi.
Böylesine berrak bir açıklığa çıkan iki yol vardı. Sadece iki yol ve ikisi de neredeyse aynı yere çıkıyordu. Biri; hayalet festivali günlerinde ortaya çıktığı söylenen yol ve diğeri de bu. Bu benzerlik bir tesadüf müydü bilinmez; birinci yola girdiniz mi, etrafınızı saran hayaletlerin et kokusunu almamanız için çamura bulanmanız gerekebilir(!). Eğer şansınız varsa kurtulursunuz, ki bu diğer yolun yüzdesinden daha yüksektir. Zorlanmak gerekebilir. Her ne kadar tehlikeli de olsa o yola giren çoğu kişi hayatta kalmayı başarabilmiştir.
İkincisi ise, önümüzdeki. Bu yolla karşılaşan insanların çoğu ise sinir krizi ve depresyonla yüzleşiyordu... Kısa süreliğine. -Da Fu'nun karakteriyle dalga geçiyor-
Fakat, tuhaf olan bir şey vardı.
Jian Yi, Da Fu'nun sözlerini istemeden dikkate almıştı ve bu yüzden fark etmemesi imkansızdı.
Gözleri hemen bir bulmacanın küçük bir parçasını yakalamışcasına parıldayıp hedefine kenetlendi.
Gelmesinin üzerinden daha iki gece geçmeden yolun üzerindeki tekerlek izleri yok olmuştu.
Kuru toprakta bıraktıkları izin kalınlığını hala hatırlarken, yolda hiçbir çizginin olmayışını garipsemişti.
İç çekerek ağaçların sıklaştığı bölgeye doğru ilerlerdi ağaç diplerindeki istiridye mantarları gözüne ilişti. Bu, Da Fu'nun bahsettiği mantar türünden olmalıydı. Da Fu'nun tariflerine uyacak cinstendi ve söylediklerine göre istiridye mantarı sadece yumuşak yüzeylerde büyümesiyle bilinirdi. Ancak Jian Yi hafızasının iyi olduğunu biliyordu, bu yola vardığı zaman gece olsa da, yol boyunca hiçbir şeyi gözden kaçırmamıştı. Ne yaşlı adamla konuşurken gözüne çarpan kalın tekerlek izlerini ne de köklerin yavaşça patikaya uzanışını unutabilirdi. Ve mantarları görmediğine yemin edebilirdi...
Baltayı tutan el sıkılaştı.
Etrafına bakarak yürümeye devam etti.
Uzun bir zaman geçti.
Jian Yi ilk başta göz yanılsaması olduğunu düşünmüştü; orman gittikçe sıklaşırken, gölge içerisinde kalan patika yolu, attığı her adımda yayılan, hafif mavi dalgalarla çevrelenmeye başlamıştı. Işık belli belirsizdi. Yine de mavinin en güzel tonu, attığı her adımda 'çın' diye parlıyor ve saniyesinde kayboluyordu.
Bunun mantar kökü ağı sistemi olduğunu tahmin etti.
Henüz karanlık değildi bu yüzden Jian Yi, enerji ışıklarının zayıf olmasını buna bağladı... Ve, yine... Bu yoldan geçerken, böyle bir şey gördüğünü hatırlamıyordu...
Yürümeye devam ederken, düşünceleri arasında içgüdüleri birden zil çalmaya başladı.
Sanki... yalnız değil gibiydi.
Şeftali tüyleri dikeldi ama soğukkanlılığından ödün vermedi.
Yürürken istemsizce arkasına göz atmaktan kendini alamadı.
Gözleri, göz kapaklarının köşesine değmemişti ki, uzaktaki çalılardan bir hışırtı duydu. İki eliyle baltasını kavrayıp pozisyonunu aldı. Gözleri kısılmış ve güçlü vücudu hafifçe öne doğru bükülmüşken yavaş adımlar atarak ilerledi.
Bu abartılı sahneyi oynarken Jian Yi, tüm endişelerinin boşa çıkıp da bir ahmak gibi görüneceğini düşünüyordu. Aslında içten içe komik sayılırdı...
Hışırtı durdu.
Jian Yi, gözlerini ayırmadan o tarafa baktı.
Henüz gece olmamış, ay gözükmemişken çalıların ardındakinin bir hortlak olmasını düşünmek komik olurdu. Muhtemelen bir yaban domuzuydu. Bu yolun iki tarafında da yeterince mantar vardı ve bu yüzden burayı tercih etmiş olabilirdi. Fakat Jian Yi kendinden ödün vermek istemiyordu.
Daha birkaç adım atmıştı ki hışırtı sesi yeniden yükseldi!
Ses daha agresif, daha yüksekti.
Jian Yi, çalıların arkasındaki her ne ise, bir avcı olduğunu anlayabilmişti.
Orman yeterince büyük ve genişti ancak bu saldırılar çok sık meydana gelirdi. Bir yırtıcının alanındaysa kendini savunmaya hazırdı.
Hışırtı sesi gittikçe artıyordu.
Kalbinin deli gibi attığını hissetti. Böyle durumlarla çok sık karşılaşmış olsa da altıncı hissi ters giden bir şeyler olacağını resmen haykırmaktaydı.
Gözlerini kıstı, saçları ormanın içinden geçen esintiyle hafifçe sallanırken birden arkasından gelen çıtırtıyla irkilip, bir saniyeliğine arkasına döndü!
Göz ucuyla, çalıların arasından ok gibi kendisine doğru fırlayan devasa büyüklükteki Boa yılanını fark edip müthiş reflekslerini kullanarak yana çekildi, yüzünü buruşturarak seri bir hareketle, tek hamlede ikiye bölmüştü!
Daha gözünü bile kırpmamışken, boa yılanının iki siluetinin de havada nasıl hareketlendiğini, birinin diğerini nasıl aşağı çektiğini ve birbirine hâlâ bağlı olan o iki siluetin nasıl çarpıp un çuvalı gibi yere kapaklandığını gördü!
Ardı ardına düşen beden parçaları ormanın sessizliğini bozarak, uzun ağaçlar arasında kısa süreliğine yankılandı.
Yere düşerken, kan damlaları etrafa saçıldı ve Jian Yi, yüzüne sıçrayan kanın koyuluğuyla gözlerini kırpıştırdı.
Siktir! O neydi öyle!?
Bu gerçekten yakındı!
Kendini bir saniyede toparlamayı başaramasaydı, ikiye bölünen kalın derili yılan onun boğazına sarılmış ve soluk borusunu paramparça etmiş olacaktı!