Bu uğursuz konuşmadan sonra Da Fu, Jian Yi'nin dinlenmesinin iyi olacağını söyleyerek ilaç kuruyana kadar hareket etmemesini tembihledi.
Jian Yi ise Da Fu'nun ayağa kalktığını gördüğünde bilinçsizce panikledi; "Gitme!" dedi aniden. Gözleri korkuyla açılmıştı, sol kolu aniden ileriye atılmış, Da Fu'ya doğru uzanmıştı. Bu hareketi esnasında tüm vücudu sızlasa da tepki veremeyecek kadar paniklemişti.
Da Fu, korku kaynağının ne olduğunu anlamadı. Soran bakışlarla birkaç adım öne gidip hafifçe eğildikten sonra bir kaşını havaya kaldırdı. "Neden korkuyorsun?"
Jian Yi ; "Ben-ben bilmiyorum. Sadece şimdi gitme. Biraz daha dur." dedi kekeleyerek.
Da Fu, düşünerek hımladı. Yavaşça Jian Yi'nin yakınına çöktü. "Öyleyse tenin ilacı emene kadar seninle kalacağım." dedi tüm ciddiyetiyle.
Genç adamın korkuyla çarpan kalbi bu sözleri işittiği gibi yavaşlamaya başlamıştı. Bedenini ele geçiren ve bir kaya kütlesi kadar ağır olan endişenin; üzerinden, kayıp gittiğini hissederken durulmaya boyun eğdi. Mahcup bir şekilde: "Meşgul ettim, biliyorum. Yanımda kaldığın için minnettarım."
Da Fu ise, Jian Yi'nin, sıkkın ama hafif bir gülüşle gölgelenmiş yüzüne doğru, "Kalabalık cümlelere ihtiyacım yok. Yaptığın her şey için özür diliyorsun. Bu gerçekten sinir bozucu." Başını pencere tarafına çevirdi ve göz kontağını keserek kaşlarını çattı. "Pişman olacağın şeyler yapmaktan vazgeç, bu seni küçük düşürüyor." sert bir sesle mırıldandı.
Jian Yi, Da Fu'nun sözlerine hak vermişti ancak söyleyecek hiçbir kelime bulamamış, kafasını hafifçe öne eğmekten ve şeftali çiçeği gözlerini zarifçe gölgelemekten başka bir şey yapmamıştı.
Konuşmaları burada sona ermiş gibi görünüyordu.
Da Fu'nun gözleri dışarıdaki yeşil dalların arasında gezen küçük kuşlardaydı. Çenesi sımsıkı kapalıydı ve çene kasları gün ışığıyla birlikte belirgindi. Küçük bir ayrıcalık yapıp, Jian Yi'nin istediği şeyi yapmak hiç zor değildi. Ancak başka bir ayrıcalığın söz konusu olmayacağını düşünmeden edemedi.
Bir süre sessizlik, sıcak bir battaniye gibi etraflarını örttü. Rahatsız edici değildi. Aksine, sükutun verdiği huzur ikisinin de iliklerine işliyordu.
Jian Yi, gözlerini kapatmıştı. Sırtını duvara vermiş ve bu uzun sessizliğin arasından küçük bir iç çekiş bırakmıştı. Ardından, birbirine girmiş kirpikleri hafifçe kımıldadı. Yavaşça yayılan güneşin sıcaklığı yüzünü yalayıp geçerken, kaşları titredi. Tam karşısında, yüzü yukarıya dönük adamın yan profilini birkaç saniyeliğine izledi.
Daha demin söylediği her bir kelime için duyduğu pişmanlık, göğsünün ortasını sıkıştırıyordu. Fakat işlerin kötü gitmemesi adına hiçbir şey söylememeye karar verip gözlerini bir defa daha yumdu.
Jian Yi'nin aksine, Da Fu'nun düşünceleri daha basit ve netti. Da Fu; Jian Yi'den , gülümsemesinden, hayat dolu parlak gözlerinden; onun her zerresinden nefret etmişti. Kara gözlerini parmaklarıyla yuvalarından çıkarmak ve bedenini parçalara ayırmak istiyordu.
Belki, dün daha itaatkardı bu yüzden üzerinde fazla düşünmemiş ve LianHua'ya döndüğü zaman buraya gelmeyi gereksiz bulacağını düşündüğü için gitmesine izin vermişti. Ona şans vermişti. Ama hemen sonra o gereksiz sözcükler dudaklarından çıktı.
Onu ...Yaralamak istiyor gibiydi.
Canını yakmak istiyordu..!
Kaç zamandır kimse ile bağı olmayan Da Fu, bunu hak etmemişti. Başka bir acıya kesinlikle izin vermeyecekti!
Kucağına koyduğu uzun, ince yeşimden beyaz eller hafifçe seğirdi. Kol yenlerinin sade şeritlerinin arasına saklanmış olan kemikli parmakları dertop oldu ve avucunun içine saklandılar. Da Fu, bir hayalin içinden çıkıyor gibi; yüzünde dalgın bir ifade ile, başını eğip yenlerinin altında gizlenen ellerine baktı. Ve dudaklarını birbirine bastırdığı sıra Jian Yi, uykulu bir mırıltıyla ona seslendi:
"İyi misin?" dedi usulca. Sanki birkaç saat önce, tüm o kelimeleri söylememiş ve kavgaları, etmemiş gibi masumca soruyordu.
Da Fu, ona bakmadan kaşlarını hafifçe çattı. Gözleri hem duygusuzdu, hem de hafifçe gölgelenmişti. "İyiyim." dedi. Önüne düşen saç tutamlarını alışkanlık gereği kulağının arkasına sıkıştırdı.
Jian Yi'nin hantal bedeni doğruldu. Uykulu gözlerin kenarlarında birikmiş kirpikler iç içe girmişti. Gözlerinin yumuşak kavisini bozmuş, daha keskin bir yapıda görünmesine yol açıyordu. Gülümserken dudaklarının kenarındaki küçük çukurlarla beraber gamzeleri belirginleşti.
"Neredeyse iyileştim." dedi usulca.
Bu, Da Fu'nun umurunda değildi. Ama başını yavaşça çevirdi ve adamın yapılı vücudunda gözlerini gezdirdi. Jian Yi haklıydı. Yaraları hafifçe küçülmüştü. Morlukların kenarlarındaki yeşilimtırak renkler kaybolmuş, yüzü tamamıyla iyileşmiş, sırtındaki deri parçaları ise yavaşça yaranın içine doğru göçmüştü.
Gözleri yukarı tırmandı ve Jian Yi'nin gözleriyle birleşti. Bir çift siyah göz bebeği, şefkat ve iyilik ile parıldıyordu. Diğer ikisi ise soğuk ve mattı.
"O halde ayağa kalk," dedi sert bir ses tonuyla kendini tutamadan. "Bu kadar oyalanma yeter."
Jian Yi başını olumlu anlamda salladı. "Teşekkür ederim, sanırım ilacın etkisi ancak bu kadar fayda ediyor. Şehre inip, iyi bir aktardan senin için birkaç şey alacağım."
Da Fu, hiç oralı olmadı ve doğrulurken onu görmezden geldi.
Akşam bastırmadan Da Fu, Jian Yi'yi ikna edip ona yardım etmesi için birkaç iyi niyetli söz söylemişti. Sürdüğü merhem yarım saat içerisinde tenine karışmıştı, ve zor şartlar altında çalışmaya ayak uydurmuş olan Jian Yi de, yaralarının hafifçe iyileşmeye yüz tuttuğunu gördüğü gibi gülümseyip ayağa kalkmış ve şöyle söylemişti, "Bugün yorulmaman için elimden geleni yapacağım."
Samimiyetten uzak bir surat dışında, sadece derin bir iç çeken Da Fu, genç adamın azmini içten içe takdir etmişti.
Bu kadar aptal ve inatçı olmak gerçekten çaba gerektirirdi sonuçta.
Jian Yi'nin yemek sırasında söylediği kelimeler adına eline bir balta tutuşturup kulübenin arkasında yığılı olan kütükleri kırmasını istedi. Jian Yi oldukça itaatkardı sözünü ikiletmeden kuyruğunu sallayan bir köpek gibi kulübenin arka tarafına gitti.
Küçüklüğünden hayal meyal hatırladığı, eski kiler dolabını andıran tek odalı baraka hala oradaydı. Nitekim buraya gelmesinin üzerinden çok geçmemişti ama Çiçek Koruyucu Kulübe'nin nasıl değiştiği ortadaydı. Önceleri de buraya pek girmeyen Da Fu, barakayı yenilemeyi gereksiz bulmuş olmalı, diye düşündü.
Aslına bakarsanız, neredeyse Da Fu'nun evinin aynısıydı. Dışı hafifçe kararmış ve tahta ön kolonlar sarmaşıklarla kaplanmıştı. Dış hatları gerçekten de andırıyordu.
Jian Yi, eskiden burada bir veranda olduğunu tahmin etti. Belki onun zamanında değildi. Ama kesinlikle vardı. Çimenlerin ve toprağın altına gömülü olan tahtaların, bazı kısımları görünüyordu. Kapısı ise bir ahır kapısından hallice, büyüktü ve demirden büyük halka kulpları vardı.
Paslanmış halka kulplara uzandı ve güç uygulayarak iki kapıyı da aynı anda içeriye doğru itti. Kapının itilmesiyle kulakları sağır eden bir gıcırtı, içeride yankılanmaya başlamıştı. İçeriye dolan ışık kümeleri toz tabakalarını ortaya çıkarttı. Uzun zamandır yerinden kıpırdamayan kapılar, ardında birçok hurda ve pislik saklıyordu. Barakanın üst kısmında küçük kare bir pencere vardı ve oradan gelen hafif huzmeler dışında ışık kaynağı olabilecek hiçbir şey yoktu. Yığın yığın kategorize edilmiş bir sürü eşya vardı. Eski bir sürü kumaş, birkaç balta, Da Fu'nun uğraştığı küçük icatlar ve demir yığınları...
Bu uzaklıktan odanın en karanlık kısmı sayılan uç kısım görünmüyordu bile.
Jian Yi içeri girmek konusunda tereddüt etmedi. Toz öylesine bir tabaka yaratmıştı ki birkaç adım attığı anda botlarının her tarafı isle kirlenmişti. Zemin samanla kaplıydı, pencerenin altında küçük bir su birikintisi oluşmuştu.
Jian Yi, etrafa göz attı. İçgüdüsel olarak samanı ayağıyla hafifçe eşelediğinde samanın, zemine yayılmış siyah yapışkan sıvının örtülmesi için kullanıldığını bir bakışta anlayabilmişti. Toz dışında, ortama hakim olan hava her ne kadar ağır olmasa da ara sıra burnuna değen metalik kokuyu hissetmemek için aptal olmak gerekirdi.
Bu metalik koku, özellikle bir şey tarafından baskılanmıştı. Kokunun dışarıdan gelen rüzgarla yayılması gibi, bir görünüp bir kaybolması buna işaretti fakat iyi kamufle edilmemiş olması ise şüphe uyandırıcıydı.
Aynı anda, Jian Yi, karanlık kulübenin kabarık duvarlarında birkaç simgenin bozulmadan durduğunu gördü. Semboller solgun bir kırmızıyla çizilmişti. Bir çemberin dışında sıralanmış dağınık ve özensiz vuruşlar olsa da uzun zaman önce alelacele yapıldığı belliydi. Yitik kısımlar ve yer yer yırtılmış duvar kağıdı, tuhaf görünüyordu. Genç adam oraya doğru dikkatlice ilerledi ve gözlerini kısarak hafızasını yokladı.
Tam anlamıyla efsun dünyasına hakim değildi tabi , ancak sezgileri oldukça kuvvetliydi.
Anlayabileceği ya da aklında tutabileceği birkaç sembol arıyordu. Fakat kırmızı boya, tahta ve duvar kağıdıyla öylesine bütünleşmişti ki aşağıdaki yazıları okumak bile mümkün görünmüyordu. Jian Yi biraz daha eğildi.
Dikkatini verdiği sıra, arkasında beliren uzun ve kasvetli siluetin yaydığı öfkeli enerji bir anlığına parıldadı.
Ensesine inen şaplakla tüm düşünceleri dağılmıştı!
Jian Yi ensesini kavradı ve öne doğru sendeledi.
"Seni ahmak, dışarıda neredeyse yarım saattir bekliyorum!" diye köpürdü Da Fu, kaşları çatılmış karanlıkta bile öfkeyle parlayan gözleriyle Jian Yi'nin şaşkın suratına bakıyordu.
"Bu zaman, senin sabırsızlığından kaynaklanıyor olmalı buraya gireli üç dakika bile olmamıştır." dedi Jian Yi hızla doğrulurken.
Da Fu: "Her neyse, oyalanmayı bırak, odunları al."
Jian Yi, dudaklarını birbirine bastırdı ve Da Fu'ya sitem dolu bir bakış attı. Da Fu, onun suratına bakmaya bile tenezzül etmiyordu. O sırada, Da Fu'nun bu loş ışıkla birlikte giysileri içerisinde narin göründüğünü yeni yeni fark ediyordu. Yemek yerken, buna dikkat etmese de, şu an oldukça belliydi.
Jian Yi gözlerini kırpıştırdı ve daha dikkatli baktı.
Gözleri ona oyun mu oynuyordu? Bir kurt gibi hırçın olan deli adam, nasıl olur da bu kadar zarif bir görüntüye sahip olabilirdi...
...Kolları göğsünün üzerinde, havadaydı ve bu muhtemelen bu görüntünün oluşmasının nedeniydi, her ne kadar hâlâ agresif olsa da masum bir görünüşü olduğu doğruydu. Genç adam çarpık bir yüz ifadesiyle bakakalmıştı.
Da Fu, arkasını dönerken üzerindeki cüppeyi savurdu. Jian Yi kaşlarını büktü ve niçin azarlandığını bile anlamamışken kasvetli odanın sonuna bırakılan, birbirine bağlı bir deste odunu, kolunun burukluğunu göz ardı ederek bir çırpıda taşıdı.
Dışarı çıktığında güneş tam tepedeydi. Yeşil yaprakların arasından göz kırpan mavi ve bulutsuz gökyüzü, günün canlılığını vurguluyordu. Hafif bir meltemle savrulan yaprakların birbirine çarparak çıkardığı hışırtı düz alanı doldurmaktaydı. Çimler yavaşça eğildi ve rüzgarın aralarından aheste aheste geçmesine izin verdi.
Da Fu dışarıda, odunluğun birkaç metre uzağında beklemekteydi. Kolları göğsünün altında birleşmiş, omuzları memnuniyetsizce yukarı kalkmıştı. Esen meltemle birlikte uzun düz saçları hafifçe arkasına doğru salındı. Uçlarının rengi hafifçe açık bir kahveye bürünmüştü. Rüzgar yavaşça saç tutamlarını tutup okşuyor gibiydi. Arkasından gelen adımları duyduğunda somurtarak omzunun üzerinden Jian Yi'ye doğru baktı. Üzerindekileri özenle mi seçtiği bilinmez ancak o gün, göz kapaklarının hafif kızıllığını vurgulayan, siyah brokarların altında bir yıldız gibi parıldayan küçük beyaz işlemeler, dudaklarının rengiyle bile harmanlanmıştı. Onu hem depresif hem de yakışıklı gösteriyordu. Soluk beyaz cildi güneşle kavuşunca, teni neredeyse gerçek olmayacak derecede şeffaf* ve sıcak görünmüştü.
*Şeffaf tanımı, daha çok solgun benizli ve damarların belli olduğu kısımlarda kullanılır. Anlamak için bileğinizdeki deri kısmına bakabilirsiniz.*
"Bugün sadece odun kesmeyeceğiz öyle değil mi?" Düz, uçları yukarıya bakan uzun kaşları, hafifçe çatıktı ve gergin alnı buruştu.
"Başka ne yapacağız?" diye sordu merakla Jian Yi. Yaralarına rağmen Da Fu'ya oldukça yardım etmişti. Son işinin bu olduğunu düşünürken hata ettiğini hissettiğinde kendi kendine hayıflandı.
"Kalacağın oda, tedavi olacağın yer. Şehre gidip güzel bir astar almalısın. Pencereyi düzgünce kapatacak kadar kalın ve parçalanmayacak kadar kaliteli olduğundan emin olmalısın. Ayrıca dün Chuo Chuo, pirinç kasemi kırdı... Zaten bir iki tane vardı, bu yüzden birkaç kase alsan- Ah ve yemek çubukları... Birde, birde likör istiyorum.. Tam üç kavanoz. Hayır, dur, 8 ideal rakam." Düşünceli yüzüne doğru ilerleyen işaret parmağı çenesinde durdu. Başka neyin eksik olduğunu hatırlamaya çalışırken masum görünüyordu. Gözleri nefretten ve egodan yoksun, sadece parlak iki kehribar küre gibi tüm saflığıyla önünde duruyordu.
Yüzünü yandan gören Jian Yi, çarpık bir gülümsemeyle Da Fu'nun suratına bakmadan edemedi. Bu hallerini özlemişti.
Da Fu, kendi düşünceleriyle boğuşurken, genç adam kafasını dalgınlıkla salladı ve verandanın korkuluklarına dayalı olan keskin baltayı almak üzere arkasını dönüp uzaklaştı.
Zaman ilerlerken, ormandan gelen seslerin canlılığı artıyordu.
Uzaklardaki şehre yakın olan küçük kasabanın gürültüleri ormanı aşıyor ve bir mırıltı gibi kulaklara doluyordu. Jian Yi, odunları kırmayı bitirdiğinde ter damlacıkları alnında henüz yeni birikmeye başlamıştı.
Demir döverken yaptığı ağır işlerden ve çalışma şartlarından kaynaklı olsa gerek, bu onun için yorucu gelmemişti. Köşede oturan ve elinde bir bardak çayla onu izleyen dalgın, kehribar gözlere döndüğünde, tembelce öne doğru eğilip bir ot parçası kopardı ve dişlerinin arasında ezerek belini kütletti.
"İşim bitti, ellerimi yıkayıp şehre inmemi ister misin?" diye seslendi.
Jian Yi'nin sesi Da Fu'yu irkiltmişti. Elindeki bardak bedeniyle birlikte titredi ve bardaktan fırlayan birkaç damla, yeşim beyazı elini yakınca yüzünü buruşturmadan edemedi. Ardından gecikmeden ayağa kalktı.
"Jian Yi, onlar yetmez." diye seslendi. Bardağı bir kenara bıraktı, ardından yaktığı eline şöyle bir göz gezdirip bakışlarını ondan tarafa çevirdi.
"Biraz daha mı?" diye sordu Jian Yi. O kadar odunla ne yapacaktı ki?
"Eee, biraz daha bulman gerekiyor. Bu hem yiyecek pişirmek hem de başka şeyler için yeterli olmayacaktır- öhöm."
BG: Bu hınzırın ne düşündüğünden benim bile haberim yok.
Jian Yi, elindeki sapın ucunu gevşekçe tutmaya devam ederken kaşlarını çattı. "Çok da normal bir ormanın kenarında yaşadığını düşünmüyorsun, değil mi?" diye söylendi. "Çünkü beni uyarmıştın, oradan bir dal bile alsam başıma neler gelir bilmiyorum."
Jian Yi haklıydı. Her ne kadar işleri sorgulamadan yapsa da, Da Fu'nun uç ve birbirini tutmayan davranışları onun düşünmesini engelliyordu. Bir yerden sonra sadece göz kapaklarını yarıya kadar indirdi ve sert ama o kadar da sert olmayan, yargılayıcı ama bir o kadar da bunu gizlemeyi başarmış gözlerle ona baktı.
Da Fu ise hızlı hareketlerle üzerini temizledi, Jian Yi'nin düşünceleri ve değişen bakışları hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ona doğru yürürken, yüzünde kısa süreliğine tuhaf bir ifade belirmişti. "Bulman gerekiyor, sadece birkaç parçaya daha ihtiyacım var."
Bir an sonra yüzü ifadesizdi, güneşle beraber saf rengini ortaya çıkaran kehribar kızıl tonlarındaki gözleri adeta ışıldıyordu. Dudaklarını araladı, iki köşede de iki belirgin karaltı oluştu ve dedi ki: "Kesinlikle genç bir erguvan ağacı olmalı. Eğer erguvan bulursan iki dal getirmen yeter."
"Bulamazsam?"
"Yaklaşık bir ağaç daha kesmen gerekir."
"Bunu bugün bitirmem imkansız." diye karşı çıktı Jian Yi. Esmer teninde tomurcuklaşan ter yavaşça çenesine doğru kayıp büyük bir damla oluşturmuştu.
Gözlerindeki sitemle başını hafifçe geriye atan Jian Yi, Da Fu'nun sessizce adımlayıp parmak uçlarında durduğunu fark etmemişti.
İsyan etmesi bir yana, çalıştırılmak konusunda bir sorunu yoktu. Sadece daha gerçekçi işler olmasını yeğlerdi.
Da Fu, bir eliyle hafifçe Jian Yi'nin yakasını tutarken, Jian Yi düşüncelerinden sıyrıldı ve merakla büyük kara gözlerini ondan tarafa çevirdi.
Da Fu, dış cüppesinin ucuyla terini nazikçe silip "Bunu tek başıma yapamam." diye mırıldanmıştı. Gözlerinde oyun oynadığına dair bir iz yoktu, aksine tamamıyla dürüst ve sert duruyordu.
Karşısında duran adam, kesinlikle düşündüğü gibi bir deliydi...
Ya da daha kötüsü-- çift kişilikli bir şeytan!