İçeriğe geç

İki İnce Dünya

Bölüm 2 · 12 dk okuma

İki İnce Dünya

Bölüm 2

2.Bölüm: Ölümsüzün İnine Çekilmek

Yaz mevsiminin son günleri, gecenin bir yarısıydı. Günün sıcağından olsa gerek, sabaha tezat bir soğukluk vardı etrafta. Jian Yi, sadece birkaç saat önce Lianhua kasabası sınırlarına girmiş ve dinlenmeden yolculuğuna devam ederek Güney Söğüt'e gelmişti. Kalbi büyük bir heyecan ile çarparken ince pelerinin izin verdiği kadarıyla önündeki açıklıkta duran yapıya özlemle baktı. Bir dilek feneri kadar sıcak ve aydınlık görünüyordu.

Onu ani bir kararla görmeye gittiğinde, buna inanmayacaksınızdır, aklı başında işi ekmeği yerinde sağlıklı bir adamdı. Kıtlık zamanında işini gücünü bırakıp bir delinin yas tutuşunu görmeye giden birinin akıl sağlığını sorgulayabilirsiniz ama inanın; avucunda yaklaşık on beş kiloluk saf demir çekiçle, kızgın bir demiri terbiye ederken; uzun zamandır görmediği Shen Xingyun'in suratı bir an gözlerinin önünde belirince, düşünceleri allak bullak olmuştu. Öyle ki güzel sevgilisinin getirdiği haşlanmış yumurta ve kızartılmış pilavla birlikte bir kâse erişte için teşekkür ederken bile aklında o vardı.

Sadece akıl değil, ruh da hatırladığından belki de kalbi bir anda ince bir buz tabakası gibi çatırdamıştı.

Jian Yi, yaklaşık otuz ikisinde, gücünün zirvesindeydi. Alnında kalın bir saç bandıyla oradan oraya gezinirken, büyük kollarının ve gücünün farkında olan herkes uygun fiyata bir sözleşme yapmak için güzel sofralar, içkiler hatta kadınlar teklif ederdi. Düşününce Jingdezhen'den kolaylıkla vazgeçmek, Jian Yi için bile delilik gibi görünüyordu. Oradaki misafirperver insanları ve birbirlerine saygıyla yaklaşan büyükleri gördükçe oradan ayrılmak istemeyen bu kişi, tek bir düşünceyle sırtına bohçasını attığı gibi kendini Da Fu'nun hiçbir zaman değişmeyen eski kulübesinde bulmuştu.

Yani kısmen değişmeyen...

Da Fu, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuştu. Nitekim Jian Yi'nin, bir anda beygir kadar güçlü baldırlarını ve kaplan keskinliği edinmiş gözlerini gördüğünde irkilmeden edememişti. Ayrıca gecenin bir vakti kapısını birkaç çalıştan sonra yüzsüzce açan bu adama hayret etmiş, bunu cesaretinden mi yoksa kabalığından dolayı mı yaptığını kestirememişti.

Bu tavrından sonra Jian Yi, Da Fu'nun kılıcına davranıp şak diye başını gövdesinden ayıracağını sandı. Ama o şaşkındı, bir süre Jian Yi'nin yüzünde gezinen bakışlarına bile hâkim olamamıştı.

Da Fu, oturmasını bile söylemeden öylece durduğunda, Jian Yi bunun artık bir seçenek olmadığını anlayabilmişti.

"Seni bir yerden tanıyor olabilir miyim?" dedi tereddütle Da Fu.

Jian Yi ise kahkaha atmamak için yanaklarının içini ısırırken, davet edilmeyi daha fazla beklemeden odanın kapısını kapatıp masanın diğer köşesine geçti ve önüne yumuşak kavunu bırakarak başını salladı.

"Da Fu, benim, Jian Yi."

Jian Yi, Da Fu'yu sarmalayan karmaşadan kurtulmadan, düşüncelerini dile getirmenin iyi olacağını anlayarak ağzını açtı: "Seni hatırladım, görmek istedim. Ağlak suratının hâlâ burada olması oldukça üzücü, yine de değişmemene sevindim. Benim Jian Yi. Tarlada ektiğin mısırları araklayan var ya," İşaret parmağıyla yüzünü gösterirken büyük bir gülümsemeyle devam etti. "O benim işte. Arada bana dövüşmeyi öğretmen için yalvarırdım, hatırlamıyor musun? Bir defasında seni o kadar bunaltmıştım ki bana ' Eğer meydandaki büyük ağacın gövdesini kör bir bıçakla ikiye ayırabilirsen sana öğretirim.' demiştin. Bunu denemediğimi söylemeyeceğim, oradaki çeltikleri fark ettin mi hiç? Akşamüzeri annem gelmeden oraya koşardım. Evimizin tek bıçağı oydu, ve ben böyle bir ahmaklık yaparak onu kırmıştım. Sonunda bize süslü bir bıçak almak için şehre kadar inmiştin."

Da Fu,"Haah," dedi. Yüzü bir yelpazenin ardında gizliydi. Yanında dolandırdığı kavanoz içki koksa da içerisinde bir damla bile kalmamıştı.

Jian Yi'nin oraya baktığını fark ettiğinde, "Üzgünüm, sana verebileceğim bir kavanoz yok. "dedi mahcubiyetle.

Ardından ekledi, "Gecenin bir vakti insanların kapısını tekmeleyerek kırarsan, her zaman böyle güzel karşılanacağını sanmıyorsundur, bu huyundan vazgeç. Buraya neden geldin, kimseyi görmek istemiyorum." Sesi yorgundu, gözleri hafifçe baygınlaşmıştı.

Jian Yi, yanlış zamanda, yanlış yerde olmadığına emindi. Verdiği rahatsızlık için başını eğerek özür diledi. Ardından konaklama için sakladığı para kesesini çıkarıp masanın üzerine bırakarak bir defa daha eğildi.

Jian Yi, "Bunları kabul et, şimdilik bunlar her şeyim."

Da Fu, "İhtiyacım var gibi mi görünüyorum?" Kaşları havalandı.

Jian Yi, bir an için etrafına hiç bakmadığını fark etti, ve başını kaldırdığında bile Da Fu'nun arkasında, parıldayan kumaşın üzerindeki kaplan siluetinin saf altın ipliğinden işlendiğini fark ederek utandı. "En azından kavunu alabilirsiniz, eminim kavunun yoktur. "

Da Fu, kendisinden beklenilmeyeni yaparak elini para kesesinin üzerine atıp, giysisinin içine tıktıktan sonra kavunu işaret etti.

"Kes bakalım bir dilim."

Da Fu, yelpazeyi indirdikten sonra, şaşırması gerekirdi. Ancak Jian Yi şaşırmamış, ölümsüz olduğunu bilmesine rağmen hâlâ gençliğinin zirvesindeki bir beyefendi gibi göründüğü için sevinmişti. Tıpkı çocukluğunda hatırladığı gibiydi.

Da Fu da, saklanması gerektiğini düşünmemiş, bunu sorgulamayarak kol yenlerinin arasından uzun bir pipo çıkarmıştı.

"Bunca zaman ne yapıyordun?" diye sorunca, duraksamış ve çarpık bir gülümseme ile, "Sessiz Dağlar kasabasında demircilik ile uğraşıyordum." diye kısa ve öz bir cevap vermişti.Jian Yi, belinden çektiği ucu eğri bir bıçakla kesmeden önce yumuşak kavunu ezilmemesi için yavaşça sarmaladı. Kavunu ikiye bölüp içini boşalttığında lezzetli koku burnuna doldu.

Da Fu, piposundan uzun bir nefes aldı. Dumanı genç adama doğru üfledi. Keskin anka gözler, nedensiz bir şekilde soğuk bakıyordu. İlgisizdi, yine de tetikte olduğunu belirten türden bir uyarısı da vardı.

"Bir süredir orası oldukça karışık. "

Jian Yi hafifçe kıkırdadı. "Neresi karışık değil ki Efendim.. Aslında, birkaç aydır oldukça sessiz, belki de biz kaosa alıştığımızdan, normal günlerin tadı nasıl çıkarılır bilmiyoruz."

Jingdezhen'de, Sessiz Dağlar kasabası olarak anılan küçük bir toprak parçası vardı. Sektler tarafından paylaşılan topraklar arasında en güçsüz sektin elinde olan Sessiz Dağlar kasabası, uzun bir süredir isyancılar ve Chun Ji yönetimi arasında gidip gelmekteydi.

Kıtlık dönemini atlattıktan ve Geçit Ormanı Talihsizliklerinden ağır yaralarla kurtulduktan sonra Chun Ji, bu dönemde Üç Dağ ve Dört Tepe olarak anılan toplamda yedi sektin en güçsüzü olarak anılıyordu. Topraklarını yaratıklara karşı koruyamıyor ve halkı ağır vergiler altında eziyordu. Topraklardaki isyancılar sayılarını arttırdıkça Chun Ji'nin baskıları da artıyordu.

Böylece iki yılı aşkın bir süredir karışık olan Sessiz Dağlar Kasabası ve vilayetleri, isyancılar ve destekçilerin idam edilmesi ile durulmuştu. Fakat her yerde beliren yaratıklar, Sessiz Dağlar kasabasında da uzun zamandır dolaşmaktaydı. Bu yaratıklar kendilerini göstermeye devam ederken; insanlar ise, efsunlu topraklarda yaşayabilmek amacıyla müritlere ve sihirli aletlere ihtiyaç duyuyorlardı.

Jian Yi gülümsemesini koruyarak büyük bir dilim kesip ona uzattıktan sonra Da Fu'nun kavunu tek eliyle almasını, önce burnuna götürüp güzel kokusunu içine çekmesini ardından parlak dudaklarını ikiye ayırıp küçük bir ısırık almasını izledi.

"Lezzetli."

Jian Yi hemen başını olumlu bir şekilde salladı, gözleri etrafta dolanmaya devam ediyordu.

Arkasındaki eşyalar, darmadağındı. Yerde oturduğu minder ve masa dışında boş olan hiçbir şey yoktu. İşlemeli tütsü kapları, tılsımlar, demirden ne idüğü belirsiz birkaç icat, üzerine beyaz bir kumaş serili bir sürü ıvır zıvır göze çarpıyordu.

"Eskiden-"

"Mn, eskiden küçük kulübem hiç böyle değildi."

Jian Yi sessizce önüne döndü.

Da Fu, ıslak elini masaya bırakıverdi, pipo ise ağzındaydı.

Jian Yi, uzun saçların arasından geçen ve yavaş hareket eden ince parmaklara iyice odaklanmıştı. Parlak saçları, ince porselen teni ve bu soğuk vurdumduymaz yüzü uzun bir süredir görmüyordu. Bu yüzden gözleri olur olmadık hayranlıkla odaklanıyor, düzgün ve soğukkanlı durmak istese de parlak gözleri kendini ele veriyordu.

O sırada Da Fu sessizliği bozuvermişti, "Sadece beni hatırladığın için geldiysen, absürt. Yine de doğruluğunu sorgulamayacağım. Teşekkürler, kalacak bir yerin var mı?" Kendini inceleyen parlak gözlerden rahatsız duruyordu. Sükutunu korudu.

Jian Yi tam ağzını açıyordu ki, Da Fu güzel ve umursamaz sesiyle bir defa daha böldü, "Umurumda değil, burada kalamazsın."

Jian Yi, yüzündeki gülümsemenin nasıl çarpıldığını hissedebiliyordu.

"Burada kalmayacağım, söz veriyorum sadece biraz-"

"Aç mısın, yoksa bir tılsıma mı ihtiyacın var," Bir an düşündükten sonra bayık bakışlarını Jian Yi'nin yüzüne sabitledi. "Bende... sanırım ikisi de yok." dedi bir mırıltı eşliğinde. Dudakları belli belirsiz hareket etmiş, gözleri baygın yine de saf bir parlaklık barındırıyordu.

"İkisini de istemiyorum. Ayrıca gözüm görüyor ve sarı varakları bu uzaklıktan bile görebiliyorum. Sadece--"

"Ah, öyleyse biraz sıcaklık istiyorsun! ...Giysilerin berbatmış," Başını hafifçe öne eğerek gözlerini kıstı. "Gözlerim oldukça iyidir. Jingdezhen'de bekleyenin var gibi görünüyor. Bu yamaları kaba ellerinle yapman imkânsız." Da Fu, bunu keskin bakışlarıyla anladı.

Jian Yi'nin yüzü hafifçe pembeleşmişti, kaşlarını çatıp utancını belli etmemeye çalışırcasına öne doğru büküldü.

"Bu öyle değil... Bekleyenim yok, ben sadece-"

Da Fu, "Bugün konuşmak istemiyorum. Yarın gelmeye ne dersin? Belki de yarın ilgimi çekebilirsin." Hızla doğruldu. Bakışlarını başka tarafa çevirmişti.

Yine de Jian Yi, onun evindeydi. Ayrıca, üzerinde nedensiz büyük bir otoritesi vardı. Jian Yi, Da Fu'nun söylediği son cümleye dayanarak anlayışla başını sallasa da kaşları çatıktı.

"Ah-tamam, eğer öyle söylüyorsan seni dinleyeceğim."

Bir an sonra Da Fu, "Huysuz bir ihtiyar olduğumu mu düşünüyorsun?" dedi. Sığ bakışları ellerine sabitlenmişti.

Ardından genç adama kaçamak bir bakış attı.

Jian Yi, fark etti. Da Fu, yorgun görünüyordu. İçinin rahatlamasını isteyerek; "Öyle düşünmedim.." diye başladı.

"Düşünsen bile fark etmezdi---"

Kulakları yine umursamaz ses tonunu duyunca dayanamayarak, "Sadece, yeterince sinir bozucu olduğunu düşünüyordum." dedi.

Da Fu'nun yüzünde alaylı bir bakış ortaya çıktı, dudakları belli belirsiz kıvrıldı. Eğlendiği belliydi ve birkaç hıçkırık eşliğinde başını kaldırıp önüne düşen saçlarını kulağının arkasına koydu.

"Hah.. Demek öyle."

Aynı yüz ifadesiyle devam etti; "Yeterince arsızsın, gücüne güveniyor olabilir misin?"

"Güçlüyüm, ama bedenimi saniyeler içerisinde toz zerreciklerine ayırabileceğini biliyorum."

Jian Yi'nin gözleri, Da Fu'nun bir gülümseme kadar iddialı ve bir tebessüm kadar belirgin olmayan, hafif bir kıvrımla şekillendirilmiş dudaklarına kaymıştı. Adam düşündü: Bir an sinir küpü iken, bir an nasıl iyi bir ruh haline bürünebiliyordu, kim bilir.

"Gitmeden önce saçlarımla ilgilenir misin?"

Jian Yi anlamayarak yüzüne boş boş bakmıştı ve Da Fu aynı anda parmaklarından kayan saçları öne doğru fırlatıverdi.

"Saçlarımla ilgilen."

Ayağa kalkıp küçük masayı kenara doğru itti. Arkasını Jian Yi'ye döndü. "Hadi, bu ölümsüz efendi neredeyse yüz yaşında. Kendisiyle ilgilenecek takati kalmadı." dedi homurdanarak.

Jian Yi tereddüt etti. Etrafına kaçamak bakışlar attı. Sıkılganca ellerini uzun saçlara attığında Da Fu, gözlerini kapatmıştı bile.

"Örmeyi biliyor musun?"

"Sizin hakkınızdaki küçük efsaneyi hiç duydunuz mu?"

"Hakkımda... Hakkımda söylenen çok şey var. Hangi birine kulak vereyim ki?"

"Saçlarınızı örmediğiniz konusunda."

"...Saçmalık."

"Hahaha.."

Böylece Jian Yi, Da Fu'nun saçlarını örmeye koyuldu. Yetişkin bir adamın büyük ve kaba ellerine sahipken, aslında Da Fu'nun canını acıtabileceğini düşünüyordu. Ancak hiç de tahmin ettiği gibi olmamıştı. Da Fu'nun saçları ipek gibiydi, ve nazikçe kıpırdanan eller saç tutamlarının arasında yavaşça dans ederken Da Fu bir an bile sesini çıkarmamıştı.

Biraz zaman alsa da canını acıtmayacak şekilde örmeyi bitirdiğinde Jian Yi de, geldiği yolun tüm zorluğunu üzerinde hissetmiş ve yorulmuştu. Tereddütlü adımlarla kapıya yönelmiş ve arkasına bir bakış attıktan sonra sürgülü kapıyı yavaşça çekmişti. Gözlerinin önünde geçmişten bir gölge varmış gibiydi. Belki, eskisi kadar acımasız sayılmazdı ancak oldukça soğuktu. Eskiden belli belirsiz gördüğü kırılgan ruhtan eser kalmamıştı sanki. Zaman kimin için acımasızdı?

Da Fu gelen küçük ziyaretçiyi umursamadan, diğeri ellerini geri çektiği gibi yere kıvrılmış, kafasının altına aldığı kollarıyla bir kedi gibi uyuyakalmıştı.

Jian Yi kapı kapandıktan sonra, uçsuz bucaksız orman ile baş başa kalmıştı. Karartı gibi görünen ve rüzgarla yavaş yavaş salınan ağaç dallarının çıkardığı, karanlıkta bir hayli huzursuz hissettiren hışırtılı ses, belki birkaç ağustos böceğinin sesi ve Yangtze kıyısından kulaklara gelen kurbağa vıraklamaları. Hava epeyi karanlıktı, geçtiği orman yolu zifiri karanlıkla çevriliydi, bu yorgunlukla uzaklara değin gitmek istememişti.

Çok tanıdık bir sahne. Ve çok tanıdık bir kimsesizlik duygusu.

Derin bir iç çeken Jian Yi, ağrıyan ayaklarının sızısını hissettiğinde verandanın bir köşesine çömelerek dizlerini karnına doğru çekti. Ayaklarının sızısı bir zonklamaya dönüştüğünden, Jian Yi botlarını çıkardı, kızarmış ve yer yer yaralarla kaplanmış ayaklarını hafifçe ovdu. Kara gözler, yere düşen yapraklardaydı.

Kasaba oldukça değişmişti, fakat Güney Söğüt'te yere düşen tek bir yaprak tanesi bile aynıydı. Esen yel, bir denizmişçesine dalgalanan çimenler, Yangtze kısına inen ince taşlı patikanın yolu bile ne aşınmıştı, ne de yosun tutmuştu. Tıpkı on altı yıl önce olduğu gibi bir resim olarak donup kalmıştı zaman.

Ruhların sesi bile bu büyük toprak parçasında duyuluyordu.

Kıkırtılar, gülüşmeler... Nasıl da geçmişti onca sene. Şimdi hepsi, üzeri örtülmesi gereken tozlu birer eşyaydı sanki. Soluk bir tebessüm içine serpilen toz taneleri de bir süre sonra uçup gitmişti.

Hava soğuk sayılmazdı. Bir kurt ya da başka bir yırtıcının yemi olmamak umuduyla gözlerini kapattı.

Birkaç saat sonra, kulübenin kapısı birden açıldı. Kapı sertçe iç kısma çarpmış olacak ki çıkan 'Bam!' sesi Jian Yi'nin yerinden fırlamasına neden olmuştu.

Endişe dolu kara gözler, kapının önünde duran kişiyi gördüğü zaman korku ile titredi. Bu kişi elbette Güney Söğüt Efendisi YinWen'den başka biri olamazdı!

Açık mavi ince bir hırka, içlikleri ve çıplak ayakları ile kapının orada öylece birkaç dakika bekledi. Jian Yi, öyle korktu ki, hareket etmeye cesaret edemeden olduğu yerde durdu.

Bu sırada, içeriden yavaşça savrularak gelen ince iki mum da Da Fu'nun iki omzunun biraz üstündeydi. Güneş neredeyse doğmak üzereydi. Bu yüzden etrafta gri mavi bir ışık vardı.

Fakat Da Fu, yavaş bir tempo ile yürümeye başladığında, kapıdan çıkan mum sayısı da ikişer ikişer artmaya başladı. Ve Da Fu ormanın ağzına vardığında sıra sıra elli küsür mum arkasından yavaşça süzülüyordu. Mumların hiçbiri dışarıdaki rüzgârdan etkilenmiyordu. Keskin bir hava savrulup mumları üflediğinde, ateş çatırdıyor titriyor fakat asla sönmek bilmiyordu.

Da Fu gözden kaybolurken, ardından gelen mumlar da ikişer ikişer orman içine girmeye başladı.

Jian Yi, ne yapacağını bilemeden yarı doğrulmuş bir şekilde gözlerini ormandaki patika yola dikmişti. Işıyan turuncu mum ışıkları, ağaçlar ve çalılar arasında hafif hafif titreyerek kendini belli ediyordu.

Jian Yi yutkundu. Gözlerinden biri hafifçe seğirdi. İçi bir türlü rahat etmediğinden birden ayaklandı ve ormana doğru koştu.

Takip mesafesi oldukça genişti. Arkadan gelen sıralı mumlar sayesinde, Da Fu'nun oldukça uzak bir mesafede olduğu anlaşılıyordu, çünkü patika düz ve ince olsa da Da Fu'nun gölgesinden bile eser yoktu.

Jian Yi, bir ağacın arkasında beklerken huzursuzca kıpırdandı.

Yol gittikçe tanıdıklaşıyordu.

Bir tütsünün yanma saati sonunda, gelinen noktada ağaç dalları üzerinde beyaz ve yer yer renkli ince kumaşlar asılıydı. Jian Yi "Siktir." diye mırıldandı kendi kendine. "Neden buraya geldi ki?"

Ve birkaç dakikanın sonunda bütün mumlar patikanın içerisinden çıktı. Jian Yi, duraksasa bile, tereddütlü adımlarla ilerledi.

Dökük, yer yer yanmış ve terk edildiğinden beri insan yüzü görmemiş birçok bina, taş çitler sarmaşık ve otlarla kaplanmıştı. Mumların ilerlediği taraf ise, Jian Yi'nin görmek istemediği yere doğru gidiyordu.

O zaman Jian Yi'nin ayakları ilerlemeyi kesti. Uzaklaşan mumları izledi. Mavi gri ışık dışında hiçbir şey kalmayınca, arkaya doğru iki adım attıktan sonra sırtını döndü ve koşmaya başladı.

Soluğu kesilinceye dek koştu, koştu.

Ta ki, Lian Hua'yı gören yamacın önüne gelene dek durmak bilmemişti.

Güneşin doğuşuyla birlikte etraf hafifçe sıcak bir ışık ile ısınırken, Jian Yi derin nefesler alarak yamacın kenarına oturdu ve kendini yere bıraktı. Yüzü ter içindeydi. Sert nefesleri yumuşadı. Bu sırada dudaklarından küçük bir kıkırtı kopmuştu.

Demek, ' Kırılgan ruhtan eser kalmamıştı,' ha... JianYi birden dudaklarını birbirine bastırdı. Kasvetli ruh halini görmezden gelmek için küçük bir kıkırtıdan daha fazlası lazımdı doğrusu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.