İçeriğe geç

İki İnce Dünya

Bölüm 1 · 5 dk okuma

İki İnce Dünya

Bölüm 1

LİANHUA'NIN KÜÇÜK EFSANESİ

Soğuk karların toprağı yorgan gibi örttüğü bir geceydi.

Yangtze kıyısına bakan taşlarla örülmüş ince yollarda karmaşık ayak izleri, yukarıya doğru çıkarken, son beş merdivende ise kan damlaları görülmekteydi. Yamaçtan yukarı çıktıkça, acı ile uğuldamaya başlayan rüzgarın sesi daha net duyuluyor; kan damlaları yol ilerledikçe artıyordu.

Küçük bir hane etrafında onlarca parçalanmış insan bedeni vardı.

Etrafa saçılan tek şey ise kan değildi. Parmaklar, vücut parçaları, bağırsaklar ve iç organlar...

Uzakta, ışıldayan küçük kasaba sessizliğe gömülmüştü. Shen hanesinin tek üyesinin yaptırdığı avluda olanlardan bir haberlerdi.

Rüzgâr kuvvetle esti. Gün boyunca kısa aralıklarla yükünü bırakan bulutlar, bir defa daha şehrin üzerinde dolanmaya başladı. Büyük, gri bulutlar gecenin mavisine bulanmış, kararmıştı. Kasabanın üzerinde sarmal şekilde yavaş yavaş dönüyor, yoğunlaşıyorlardı.

Çok geçmeden gürleyen gökyüzü, tuhaf sessizliği yırttı.

Ardı ardına çakmaya başlayan şimşeklerin maviliği yitmeden kanla kırmızıya boyanmış beyaz örtünün üzerine düşen ilk yağmur tanesi dağılmadan, Shen hanesinin evinden acı bir inilti duyuldu.

Kapı ardına değin açıktı.

İçeride şeffaf bir parıltı vardı. Gecenin karanlığında fark edilen iki siluetten biri, acı acı inledi. Ve gözyaşları, kucakladığı kişinin yüzüne zarifçe döküldü.

"Benimle gelmeliydin..."

"Özür dilerim...!"

Böğrüne saplanmış kılıcı güçsüz eliyle tutan kişi hafifçe gülümsedi.

Derisinin üstü ince bir vazoymuşçasına çatırdadı. Ve bedeni bir anda çatlaklarla kaplandı. Bu kişi, huzurlu bakışlarla kendisini kucaklayan kişiyi izliyordu. Bir korkusunun olmadığı aşikardı. Fakat kara gözlerinin sancısı, acı acı haykırarak ağlayan kişiye daha da ızdırap vermemek adına kuytu köşede gizleniyor gibiydi. Bu yüzden dudaklarındaki hafif tebessüm dayanılmaz hissettiriyordu.

Titreyen dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve zorlukla bir nefes aldı: "Yüzünü eğ, gözlerinden öpmeme izin ver. Gözyaşların soğuk bedenimi ısıtıyor."

Ağlayan kişi itaat ederek yüzünü yaklaştırdı.

Yaralı, sol gözünün altına bir öpücük bıraktı. "İyi tarafından bak, Xingyun. Birbirimize dokunabilmek için bir engel yok aramızda."

Fakat bu sözler, ağlayanın kederine keder kattı.

Geri çekilmeden önce gözlerini araladı ve yaşların bulanıklaştırdığı yüze zar zor bakabildi.

"Hepsi benim suçum...! Beni affet!"

Diğer kişi küçük bir kıkırdama ile karşılık vermişti." Benim güzel Tanrı'm. İnsanların kötülüğü için kendini suçlama artık. İçin rahat olsun." Kılıcı kavrayan eli zorlukla kalktı, bir diğerinin yüzüne dokundu. "Senin için yeniden doğacağım." diye mırıldandı kendinden emin bir şekilde. Ve diğerine konuşma fırsatı vermeden dudaklarına küçük bir öpücük bıraktı. "Bana inan, senin için yeniden doğacağım..."

Bu söyleyebildiği son şey olmuştu. Çatırdayan bedeni etrafa beyaz bir ışık yaydı ve bir anda parçalara ayrıldı. Bu kişi, yavaş yavaş gri kum tanelerine döndü; gri kum taneleri, parıldayan küçük toz tanelerine...

Kılıç, çınlayarak yere düşerken, büyük haykırış yeri göğü inletti.

Arkada kalan kişi, parmaklarının arasından kayıp yok olan ince tozu tutarken, bedeni öne doğru büküldü. Saçları salkım salkım önüne düştü ve acı ile kavrulan yüzü gizledi.

Etraftaki ince ışık yavaş yavaş yok olmuştu.

"Hepsi..! Hepsi onların suçu!"

İşte yüz yıl boyunca dinmeyecek olan kinin başlangıcı buydu.

Bu kişi gözünü kırpmadan tüm köyü yakıp yıktı. Ve yıllar içerisinde, kinin karşılığı olarak çektiği eziyetler, ağır cezalardan sonra bile bu hikâye ile anılacak ve yüz yıl boyunca her talihsizliğin sorumlusu olarak YinWen, Kana Susamış Savaş Tanrısı, Şansız Tanrı olarak anılacaktı.

Shen Xingyun...

Zaman bazen ağır, bazen hafifti.

Bazen bin tonluk bir kayaydı, bazen küçük bir kuş tüyü kadar hafif.

Shen Xingyun ise yıllar içerisinde kaybolanı aramaya devam eden, kin içerisine bulanan bir hayalet gibiydi.

Zaman hafifledi ve su gibi aktı.

Bir dönem Shen Xingyun kalbinin ağrısı ile oradan oraya savrulan zayıf bir insan oldu.

Zaman ağırlaştı.

Bir dönem Shen Xingyun, toprakları birbirine katan büyük bir canavar oldu. Ve bir döneminde hiçbir şey hissetmeyen bir ölüydü. Kim olduğunu bile hatırlayamadan oradan oraya savruluyordu. Anımsadığı tek şey, öldürülen kişiye ait olan sevgisiydi. Ve bu sevgi de zamanla kalbinin çatlaklarına gömülerek ham kedere döndü.

Yüz yıl sonra, yaşadığı bütün trajedilerden sonra, söylentilerin yanı sıra onun hakkında daim olarak anılacak bir efsane kalmıştı geriye:

Büyük nehrin yakınındaki tarlada, kafasında hasır şapka ve elinde çelikten bir palayla öylece bekleyen biri var. Sessizce, sevdiğiniz bir şeyin parçasını nehrin derinliklerine bırakmanızı isteyen, küçük bir ruh bu.

Ruh zalim değil, yalnız. Aradığı erik çiçeklerini, bir gün o nehrin üzerine dökmenizi ister.

Eğer öyle bir ihtimaliniz varsa bunu yapmalısınız der bilge Da Fu.

İnce örgüsü belinde kırmızı bir kurdele ile salınırken, büyük adımlar ve öz güvenli bir duruşla bu nehre gidenlerimizden en güzeli o.

Yüzü berrak beyaz bir yeşimi andıracak kadar temiz, her zaman yukarıya doğru kıvrılan dudakları can alıcı bir kırmızılıkta, gülüşü bir ejderhaya boyun eğdirecek cinstenmiş. Kara gözleri büyük ve yuvarlak, çene hatları keskin, dudağının kenarında küçük bir ben bulunur.

Giydiği kıyafetler ise, bizimkinden de kötüdür. Tozlanmış siyah bir kimono giyer her zaman, altındaki soluk pantolonun dizleri açılmıştır, kol yenleri uzun ve güçlü kollarını oyalamasın diye dirseklerine doğru çekilmiş ve sırtını dikleştiren bir halatla bağlanmıştır.

Elinde tuttuğu asa, sandal ağacının güzel ve pürüzsüz gövdesinden yapılmışsa da bıraktığı koku öylesine derindir ki önünüzden geçse efsunlandığınızı sanırsınız.

Derler ki, böyle güzel birinin Jiangxi'nin küçük ve böylesine önemsiz bir köyünde doğması bin yılda bir elde edilebilecek bir şanstır.

Da Fu, gecenin bir yarısı ay tepedeyken, uzun saç örgüsünü güçlü parmaklarıyla zarifçe çözer, kendi kendine mırıldanarak bir şarkı söylermiş. Gece yeterince karanlık, ve ayın ışıdığı soğuk renk yeterince iyiyse; nehrin ruhu, suları köpürterek Da Fu'nun gözleri önünde yavaşça belirir, kıyafetlerinin kemerini hafif bir esintiyle çözüp, yüzmesini ve ona eşlik etmesini istermiş.

Da Fu, söylenenlere göre, saçlarını çözse de, hiç onunla derin sulara doğru yüzmeyi göze alamamış.

Bu yüzden köyün isimsiz büyücüsü, bir gün asasını yere vurup, nehrin berrak sularını koruyan bu ruhun aslında iyi bir ruh olmadığını herkese haykırmış.

"Eğer sularından geçecek olursanız, ona itaat edecek olursanız bu sizin sonunuzdur."

O günden sonra Yangtze nehrinin berrak suları, dibinde biriken çamurla üstünü örttü. Ve o yazın hasat zamanı, serinlemek için killi suya giren çiftçilerin üçü de öldü.

Karaya vuran cesetleri, şişmiş parmakları ve morarmış suratlarıyla oraya gitmenin sonumuz olacağını haykırırken oraya gidemezdik.

Böylece karasu ini olarak anılan nehre sunulan sevgi seremonisi bir zamandır durgundu.

Da Fu, kendisini savunacak bir şey bulmamış, susmayı tercih etmişti.

Geceleri dökülen gözyaşlarıyla beraber hıçkırık sesleri küçük köyümüzü inletir durur.

....

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.