İçeriğe geç

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 4 · 29 dk okuma

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 4

4.Bölüm

YÜZBAŞI

The score_enemies

Karherina Blacklight

Bayan Lupucade bir anda hikâyeyi anlatmayı bıraktı ve saatine baktı.

“üzgünüm çocuklar ama bugünlük burada bırakalım. Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz olur mu?”

Etraftan itiraz eden uğultular yükselmeye başlamıştı bile. Normalde olsa asla mızmızlanmaz ve haftaya anlatılacak hikâyeyi, ya da devamını, sabırla beklerdim ancak şöyle bir sorun vardı ki ben haftaya burada olmayacaktım.

“bence yarınki antrenmandan yirmi dakikacık çalıp hikâyenin devamını dinlemekten zarar gelmez.” Dedim. Bu sefer beni onaylayan bir uğultu yükseldi. Herkes bu fikre olumlu yaklaşıyordu, bir kişi hariç.

Bakışlarım revirin kapısına yaslanan Bay Butler’ı bulduğunda keşke hiç konuşmasaydım diye geçirdim içimden.

Sabah yaşanan olaydan ötürü bana zaten kızgındı, iyi bir öğrenci olmam sadece azar işitmeme engel olmuştu ancak Bay Butler kızgınlığından çok çabuk kurtulabilecek birisi değildi. Şimdi bir de bu olayların üzerine ondan dersinin yirmi dakikasını çocuk hikâyeleri dinlemek için ayırmasını istemek gerçekten yüzsüzlüktü.

Bazen düşünmeden konuşuyordum…

“sizin için sorun olur mu, Bay Butler?”

Bayan Lupucade’in konuşması üzerine Bay Butler bana diktiği bakışlarını ona çevirdi. İlgisinin benden gitmiş olması iyiydi, bugün daha fazla ceza istemiyordum.

“hayır, olmaz.”

Etraftan bu sefer de sevinç nidaları kopuyordu. Haftanın son antrenman gününü de erkenden bitirebilmek ve anlatılan efsanenin devamını dinleyebilmek herkesi mutlu etmişti.

Normalde olsa Bay Butler bu fikri asla kabul etmezdi ama bu seferlik kabul etmesinin sebebi, bence, Bayan Lupucade’di. Beni onaylamak şöyle dursun, sırf böyle bir şey teklif ettim diye yeni bir cezaya kalabilirdim ancak sorduğum soruyu bir de Bayan Lupucade tekrarlayınca onaylamak zorunda kalmıştı.

Ne de olsa Bayan Lupucade’e karşı ilgisi vardı.

Bunu, henüz, itiraf etmemişti ancak buna emindim.

Hazır Bay Butler’ın dikkati Bayan Lupucade ile dağılmışken hemen harekete geçtim ve revirden dışarı fırladım. Kalabalığın arsında gözden kaybolmuştum. Bu sayede Bay Butler beni fark etmedi ancak şimdi arkadaşlarım da beni göremiyordu.

En iyisi dış kapının orada arkadaşlarımı beklemek olacaktı.

Kalabalıkla birlikte dış kapıya ilerlerken bir yandan da Bay Butler’a bakınıyordum. Bayan Lupucade’in yanında sorun yokmuş gibi davranmıştı ancak beni eline bir geçirirse vay halimeydi.

Dış kapıya vardığımda kalabalığın geçebilmesi için kenara çekildim ve kalabalığın içindeki arkadaşlarımı bulmaya çalıştım. Sonunda onları görebildiğimdeyse elimle yanıma gelmelerini işaret ettim. Hep birlikte sahadan çıktık ve kasaba yoluna doğru yürümeye başladık.

“aman tanrım, bugün sahada gördüğümüz o çocuk da kimdi? Bay Butler adı ne demişti, Dominic mi?”

Belle’in bu konuyu yeniden gündeme getirmesi gerilmeme neden olmuştu. Ona doğru rahatsız bir bakış attım ancak o kadar heyecanlı görünüyordu ki benim ifademi fark edemedi bile. Ve açtığı konu diğerlerinin de daha çok meraklanmasına neden oldu.

“yüzbaşıymış sanırım. Üstelik çok da genç duruyordu. Bizle arasında birkaç yaştan fazlası olamaz.”

“nasıl bu kadar erken yüzbaşı olabildi?”

“demek ki çok yetenekli birisi.”

“şu yüzbaşıyla tanışmak isterdim. Aklıma gelmişken, yüzbaşıyla nereden tanışıyorsunuz Kate?”

Jordan’ın sorduğu soruyla hepsi birden bana döndü, ancak sorunun etkisiyle irkildiğimi hiç biri fark edememişti.

Hepsi soruyu yanıtlamamı bekliyordu. Bir yanım yanıtlamak istiyordu da. Çünkü onlar benim en yakınlarımdı, her şeyimi paylaşabileceğim dostlarım. Ancak öteki yanım yanıtlamak istemiyordu, henüz bu konuyu açacak cesareti kendinde bulamıyordu.

“ben…”

Kurmaya başladığım cümleyi nasıl devam ettireceğimi bilemiyordum. Tek bildiğim bu konuyu konuşmak istemediğimdi. Bu yüzden dikkatlerini başka bir şeye çekmeliydim.

Onların aklını bu konudan uzaklaştıracak en güzel şey aklıma gelmişti sonunda.

“beni Aragons’a davet ettiler.”

Tam olarak istediğim etkiyi yarattığımda, onların şaşkından yavaşça sevince dönen suratlarını izlerken içimi bir rahatlama kaplamıştı.

“sen ciddi misin? Nasıl? Yani, ne zaman oldu bu?”

Arkadaşlarımın tebrikleri ve şaşkınlıkları eşliğinde anlatmaya başladım.

“bugün sahada olanlardan ötürü Bay Butler’ın bana kızacağını sanıyordum. Aslında kızacaktı da bence. Ancak elinde tuttuğu kâğıdı sorduğumda suratındaki tüm öfke buhar olup uçtu. Meğer o kâğıt benim kabul mektubummuş. Üstelik Bay Reband tarafından yazılmış bir mektup.”

“vay canına, şimdi gerçekten Aragons’ gideceksin!”

“sonunda çabalarım sonuç verdi.”

“hayır Kate, sen yeteneklisin.”

“öyle mi dersin…”

“kesinlikle. Ayrıca çok da şanslısın. Şuna baksana hem yetenek bahşedilmiş hem de istediğin yere gidiyorsun.” Dedi Luna.

Onlara göre hayatım şanstan ibaretti. Yeteneklerim bir şanstı. Başarılarım bir şanstı…

Kimse arka planda yaşadığım mücadeleden bahsetmiyordu. Kimsenin ne kadar çabaladığım hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Günün çoğunu evimdeki spor odamda geçirdiğim için onlarla gezip eğlenemiyordum, çünkü onlara göre asosyal biriydim. Hayatın eğlencesine kapılamayacak kadar meşgul olduğum için değil asosyalliği tercih ettiğim için onlarla vakit geçirmediğimi sanıyorlardı.

Hayır, hepsi yanılıyordu. En yakınlarım bile. Bu bir ŞANS değildi. Bu bir YETENEK veya BAHŞEDİLMİŞ herhangi bir şey değildi. Bu çalışmaktı. Belki de hayatının en önemli anlarını kaçıracak kadar; mutlu olmayı, eğlenmeyi unutacak kadar çok çalışmaktı.

Ancak hiçbir şey söylemeyecektim. Kimsenin arka planda yaşadığım şeyleri bilmesine gerek yoktu, ben drama queen değildim. Sadece tebessüm ettim ve “haklısın.” Dedim. “öyleyim.”

Aragons’a gideceğimi açıkladığımda araba çarpmış kadar şaşıran Norah’a tekrar döndüğümde dalgın dalgın yerdeki sokak taşlarını izlediğini gördüm. Söylememem gereken bir şey mi söylemiştim? Belki de bu habere ne tepki vereceğini henüz bulamamıştı. Sonuçta uzun yıllardır arkadaştık, artık benim yoğun programım ve farklı bir şehre gitmem istemeden de olsa uzaklaşacağız anlamına geliyordu.

“Norah, bu kadar moralinin bozulmasının sebebi ben miyim? Söylediklerim seni üzdü mü? Unutma ki ne kadar uzağa gidersem gideyim en iyi dostlarım siz olacaksınız.”

Daldığı kuyulardan aniden çıktı ve gözlerini kırpıştırarak bana döndü.

“evet…yani hayır.”

Kafası karışık gibiydi. Sanki söylemesi gereken şeyi söyleyemiyor gibiydi. Birkaç saniye ne söylemek istediğini düşündü ve tekrar konuşmaya başladı.

“elbette ki en iyi arkadaş olarak kalacağız ve beni üzen şey senin söylediklerin değil.”

“yani seni üzen bir şey var.”

Tekrar duraksadı. İlk önce bana daha sonra da diğerlerinde baktı. Anlayamadığım bir şey vardı, karnını bu kadar ağrıtan şey ne olabilirdi?

Norah ve benim oturduğumuz sokağa yaklaştığımızda Norah, olduğu yerde durdu ve “sanırım burada ayrılıyoruz. Okulda görüşür kızlar…” dedi. Ardından Jordan’a “…seninle de yarın görüşürüz Jord.” dedi

Anlaşılan konuşmak istediği şeyi onlara söylemek istemiyordu. Onlar da bunu anlamış olacak ki daha fazla üstelemediler ve el sallayarak yanımızdan uzaklaştılar.

Norah ve ben aynı sokakta oturuyorduk ancak Jordan, Belle ve Luna birbirlerinden farklı sokaklarda oturuyorlardı bu yüzden onlarla erkenden ayrılmışlardı, Norah belli ki konuşmak için özellikle bu anı beklemişti.

“seninle önemli bir konu hakkında konuşmalıyız.”

Meraktan çatlamak üzereydim bu yüzden tüm dikkatimi ona verdim.

“bunu nasıl söyleyebilirim bilemiyorum çünkü ne şekilde söylersem söyleyeyim kulağa çok saçma gelecek.”

“bir yerden başlamak lazım değil mi? Yoksa çatlayaca…”

“çok büyük bir savaş olacak.”

“ne?”

Norah’ın neyden bahsettiğini kesinlikle anlamamıştım. Durduk yere ne alakaydı bu şimdi? Acaba sabah Jen ile olan kavgamın büyüyecek olmasından mı bahsediyordu.

Tamam, Jen sinir bozucu olabilirdi, onu mahvetmek isteyeceğim kadar hem de, ancak bir meseleyi savaş başlatacak kadar büyütmezdi. Yani, Norah’ın suratındaki dehşetin nedeni olabilecek kadar büyük bir savaş çıkartamazdı.

“bu çok ani oldu, biliyorum. Anlamakta zorlanacaksın. Kulağa ne kadar saçma geldiğinin de farkındayım ancak bugün olanlar… Bu bir işaret olmalı.”

“neyden bahsediyorsun sen? Bu bir şakaysa hiç komik değil.”

Norah’ın gözleri yalvarır gibi bakıyordu, bana inanmam için yalvarıyorlardı sanki. Yüzündeki dehşet ifadesi vücudumdaki kanı hızlandırıyordu, yavaş yavaş ben de panik olmaya başlamıştım.

“nasıl bu kadar eminsin?”

Norah kesik bir nefes aldı ve konuşmaya çalıştı.

“bu sabah sahada gördüğümüz şu yüzbaşı…”

Konu nasıl yine ona gelmişti?

“…onu dün gece rüyamda gördüm Kate. O kadar netti ki, suratını çok net hatırlıyorum. Ve ben de senin bedenindeydim ve o senin solunda duruyordu ve birbirinizi tanıdığınıza dair bir şeyler hissettim. Birbirinizi gerçekten de tanıyor musunuz?”

“ben… hayır. Artık değil.”

“onu ilk kez rüyamda gördüm Kate. Daha önce hayatımda hiç görmediğim birini ilk kez rüyamda gördüm. Ertesi gün ise o karşımdaydı, kanlı canlı!”

Dehşete kapılmıştım. Tüm tüylerim diken diken olmuştu. Yüz ifademin Norah’ınkinden aşağı kalır yoktu muhtemelen.

“sen rüyamda komutandın, devasa bir ordunun komutanı. Aragons’a bu yüzden gideceksin. Bir KOMUTAN olmak için. Tabi bu kısım benim düşüncem. Ama düşündükçe taşlar yerine oturuyor. Rüyamdaki ortam, etrafındaki ordu, ordudaki tanıdık yüzler… Kral, veliaht prens, o mavi gözler… O gözleri asla unutamam, Kate. Ve ayrıca arkandaki ordudan da tanıdık yüzler vardı. Bay Butler, Bay Reband!”

O kadar hızlı ve aralıksız konuşuyordu ki sonunda nefessiz kalmıştı.

“tamam, dur. Nefes al, Norah. Bunlar tesadüf de olabilir sonuçta.”

Olabilir değil mi?

Dominic sıradan bir yüze sahip değildi, aksine yakışıklı bir yüz dediğinizde akılda canlanabilecek ilk yüzdü. Belki de rüyasında yakışıklı birini gördü ve onu Dominic’le karıştırdı. Bu da bir ihtimaldi. Değil mi?

“bu ihtimali çok düşündüm. Tesadüf olmasını yani. Ama o konuda da canımı sıkan bir şey var. Uyandığım anda tüm vücudumu elektrik akımı geçiyormuş gibi bir acı sarmıştı. Bu daha önce de olmuştu ve sana bundan bahsetmiştim.”

Hafızamı biraz zorlamaya çalıştım ancak aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

“bizim ilk tanıştığımız zamanlardı. Benim şu çok sevdiğim Bay Papyon adındaki oyuncağımı kaybettiğim zamanlar.”

Şimdi aklımda bir şeyler canlanmaya başlamıştı.

“rüyanda onu arka bahçenden kazarak çıkardığını görmüştün, ertesi gün rüyandan uyanırken vücudun çok acımıştı ancak acıyı unutmak için bahçeye oyun oynamaya indiğinde Bay Papyon’un bir bacağının toprağın dışında gördüğün için senin en mutlu olduğun gün o gündü. Böyle anlatmıştın sanırım.”

“evet, kesinlikle. Ve şimdiyse bu rüya… Seni de endişelendirdiğim için üzgünüm Kate ama dikkatli ol. İçimde çok korkunç bir his var.”

“endişen için sağol, dikkat ederim. Son bir şey soracağım.”

Madem bir savaş olacaktı karşı tarafta da birilerinin olması gerekiyordu. Sonuçta savaş tek taraflı bir şey değildi. Benimse kafamı kurcalayan karşı taraftakilerin kimler olduğuydu.

“düşmanlarımız kimdi?”

Norah bir süre düşüncelere daldı, hafızasında gördüğü rüyayı tekrar canlandırmaya çalışıyordu.

“alev saçıyorlardı. Karşı taraftaki askerlerin her biri alev kaplıydı ancak bu alev onları etkilemiyordu, sanki onlar aleve hükmediyorlardı.”

Konuşmamız benim de içime endişe parçacıkları serpiştirmişti ancak elimizde somut bir kanıt olmadan fazla paniğe de gerek yoktu.

Norah’ın söylediği her şeyi kafamın bir kenarına yazdım ancak artık kafasını dağıtmalıydım yoksa tüm gün dalgınlıktan zombi gibi ortalıkta dolanacaktı.

“bak ne diyeceğim, eve gitmeden bir yerlere oturup yemek yiyelim mi?”

Sorduğum sorunun üzerine Norah’ın karnından gelen uzun bir gurultu üzerine ikimiz de karnına baktık ve gülmeye başladık.

Norah biraz utanmış bir şekilde bana döndü ve “sanırım sabah kahvaltı etmeyi unuttum.” Dedi. Yanakları utançtan al al olmuştu. Bu haliyle çok şirin duruyordu aynı zamanda durumun komikliğine gülmemek için kendimi tutmam gerekiyordu.

Norah için utanç verici bir an olsa da, sonunda ortam isteğim havaya bürünmüş kasvetli hava dağılmıştı. Rüyayı bir anlığına da olsa unutmak için artık bir sebebimiz vardı.

“bence çarşıda yiyecek bir şeyler bulabiliriz. Gel benimle.”

Doğruca kasabanın merkezine indik ve yiyecek dükkânlarına bakınmaya başladık. Canım inanılmaz bir şekilde pizza çekiyordu ve Norah, ağzımın suyu akmış olacak ki, bunu fark ederek sordu. “Aragons’a gitmeden son kez pizza yemek ister misin? Orada bunlardan bulamayacaksın.”

Norah haklıydı. Oraya gittiğim zaman bu tarz yiyecekler yemeği kesmem gerekecekti. Zayıf birisi değildim ama kilolu hiç değildim bu yüzden Bay Butler yediğim şeylere asla bir kısıtlama koymamıştı ki formumu asla kaybetmemiştim de. Tam da bu yüzden çok rahattım ancak şimdi işlerin değişecek olması biraz canımı sıkıyordu, çünkü ben yemeden duramazdım. Özellikle de tatlılara hayır diyemezdim.

“hadi yiyelim!” dedim ağzımın suyu akarken.

O da beni ikiletmedi ve birlikte pizza sipariş etmek üzere dükkâna girdik. Aldığımız yiyecek ve içeceklerle dükkânın önüne koyulmuş masa ve sandalyelerin olduğu bölüme ilerledik. Planicia’da hava çoğunlukla güneşli ve sıcaktı, bugün de o günlerden biriydi bu yüzden en iyisi açık havada gölgelerin serinliğinde oturmaktı.

Havadan sudan sohbetimizi ederken bir yandan da tıkınıyorduk, antrenmandan sonra Norah bile acıkmıştı, bu çok nadir olur, bu yüzden sohbetimiz çok sık bölünüyor ve bir süre sessizlik eşliğinde yemeğimize gömülüyorduk.

Sonunda içeceğimi de bitirdiğimde, içeceği en sona saklarım, masadan kalktık ve geldiğimiz yolları geri dönerek oturduğumuz sokağa vardık.

Kafamızı dağıtmış olmanın rahatlığıyla birbirimize iyi günler dileyip evlerimize dağıldık. Arkadaşlarımla daha çok vakit geçirmeyi elbette ki bende isterdim ancak sıkıntı olan farklı okullarda olmamızdı. Okuldayken görebildiğim tek arkadaşım Jordan’dı, bu yüzden sadece onunla takılabiliyordum. Eğer arkadaş çevresi bu kadar geniş olmasaydı daha çok da takılabilirdik ancak okulda birlikte geçirdiğimiz süre de kısıtlıydı.

Norah, Belle ve Luna da aynı okula gidiyorlardı ancak onların okulu ile bizimki arasındaki yol farkından dolayı gün içersinde görüşme olasılığımız düşüktü. En azından onların da yalnız kalmadığını bilmek beni rahatlatıyordu.

Sonunda eve varmanın rahatlığı kaplamıştı içimi. Yıllardır gördüğüm o klasik bahçe, o bahçe duvarları, süs eşyaları, kapı bile; her birinin tanıdıklık hissi beni rahatlatıyordu. Figürlü anahtarlıklarımın takılı olduğu anahtarımı kapı deliğine yerleştirdim ve yine o tanıdık şıngırtıyla kapıyı açtım.

İçeriden gelen tatlı kokusu burnuma dolmuştu. Annem sanırım yeni tarifler deniyordu. Onu hiç rahatsız etmeden odama geçtim.

Normalde antrenman sonrası duşa girer ardından okul için hazırlanırdım ancak bugünkü antrenmanım antrenman gibi geçmemişti, eğer oturmak ve spor yapanları izlemek de bir antrenman sayılmıyorsa.

Odama girdiğimde masama geçtim ve henüz saat öğlene anca gelmiş olsa bile ne kadar çok şeyin üst üste geldiğini düşündüm. Belki de günün geri kalanının boş geçmesi için her şeyi sabahtan yaşamıştım.

Bir süre masamda oyalandım, henüz okulun başlamasına vakit vardı. Bir şeyler karaladım, şarkılar mırıldandım, kısa bir ders tekrarı ve ardından okul için hazırlanmaya başladım. Sonuçta antrenman kıyafetlerimle okula gidemezdim.

Okul kıyafetlerimi giymem de pek uzun sürmemişti gerçi…

Hazır olmam rağmen hala çok vakit vardı. Biraz daha oyalansam iyi olacaktı, bende Porta’mla –kuşum- oynamak için kafesinin yanına gittim. Porta’nın kafesi normalden daha büyüktü çünkü Porta bir şahindi.

Kafesinin kapısını açtım ve onu koluma aldım. Onun uçmaktan ne kadar hoşlandığını bilsem de odamda uçmasına izin vermiyordum çünkü o koca kanatlarını sürekli bir yerlere çarptırıyor hem ortalığı birbirine katıyor hem de kendine zarar veriyordu. Onu uçurmak için ormana gitsem iyi olacaktı, belki okuldan sonra giderdim.

Şimdi bir süre karnına kafamı gömerek onu sevmek istiyordum. O yoğun kabarık tüylerine burnumu sürtmem onun da hoşuna gidiyordu, o keskin bakışlarının yerini bir çift boncuk gibi gözler alıyordu. Hoşuna gittiğini de buradan anlıyordum.

Onunla biraz sohbet ettim ve günümü anlattım, o da sanki anlıyormuş gibi sessizce beni dinledi.

Sonunda evden çıkma vaktim geldiğinde onu tekrar kafesine koydum ve aşağı kata indim. Annem hala mutfaktaydı ancak tatlıları yapıp dinlenmeleri için kenara koymuştu. Tatlılar dinlenirken o da bir yandan bulaşıkları topluyordu. Yanına gidip yardım etmeyi ne zaman teklif ettiysem beni hep geri çevirirdi, etrafında kimse yokken mutfakta harikalar yaratırdı da, bu yüzden artık teklif etmiyordum.

Okul geçeceğimi ona haber verdim ve evden çıktım. Eve geri gelip o tatlılardan yemek için can atıyordum.

Yolda yürürken bir yandan telefonumdan haberleri kontrol ediyordum, şu bay yüzbaşı hakkında birkaç bilgi bulabilirdim belki.

Normalde her gün haberlere bakardım ancak ya ülke çapında ses getiren haberlere ya da yaşadığım kasabadaki haberlere. Bay yüzbaşı hakkında hiçbir şey bilmememin nedeni bu olabilirdi.

Adını arama motoruna yazdım ve arattım. Karşıma birçok haber sitesi çıkmıştı, gerçekten de ses getirmiş biriydi demek ki, hem yetenekleriyle hem de yüzüyle.

Onu satırlarca öven bir sürü saçma haber yazıları vardı. Tüm o yazılara göz devirerek benim için daha yararlı olacak bilgileri bulmaya çalışıyordum.

Doğum tarihine göre benden iki yaş büyüktü, bunu zaten biliyordum. Boyu bir seksen beşti. Gözleri açık maviydi, bunu da biliyordum.

Hem de buz mavisiydiler.

Bu kadar kişisel özelliği yeterliydi, benim merak ettiklerim yetenekleri, başarıları, kariyeriydi.

Haberlerde yazana göre on altı yaşında eyalet şampiyonalarında birinci gelmiş. Sergilediği performans çok iyiymiş öyle ki daha önce bu kadar kusursuz hareketler sergileyen kimse görülmemiş. Gerek okçuluk gerek kılıç gerek birebirde olağan üstü bir gücü ve zarafeti varmış falan filan…

Okuduklarım biraz canımı sıkıyordu, onu bu kadar övmeleri doğru gelmiyordu. Cidden o kadar iyi bir performans sergilemiş miydi acaba? Anlatıldığı kadar olağanüstü olabilir miydi?

Merakıma yenik düşüp okumaya devam ettim.

Sergilediği performans ülkedeki askeri okulların dikkatini çekmişti ve bir sürü teklif almıştı. O da tekliflerin bir tanesini kabul etti, o da Aragons’du. Ülkenin en iyi askeri okulu Aragons. Benim ve onun, bir zamanlar en büyük hayalimiz olan ARAGONS.

Aragons’da geçirdiği iki yılda da dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı, bu yüzden de ülkenin en genç yüzbaşı unvanını kazanmıştı.

Şimdilik merak ettiğim her şeyi öğrenmiştim bu yüzden haber sitelerinden çıktım ve telefonumun ekranını kapatarak yoluma devam ettim. Okula varmama az kalmıştı, etraftaki öğrenci seslerinden bunu kolayca anlayabilirdiniz.

Şu anda gittiğim okul sıradan bir okul olabilirdi ama eyaletin en iyi okulları listesinde ilk ona girerdi. İlk olamamasının sebebi askeri okullardı. O okullar hep enleri isterdi, en zekiler, en zenginler, en güçlüler…

İşte bu yüzden standartları çok yüksekti.

Bünyesinde barındırdığı yüksek standartlı öğrencilere kaliteli bir eğitim vermek için çok çalışıyorlardı, bu yüzden bu tarz okullara zengin ailelerden yüklü miktarda bağış toplarlardı. Okulun sahipleri de eyaletleri yöneten kontlar olurdu.

Sıradan bir okulun bir askeri okulla kapışması bu nedenle çok zor olurdu. Bu açıdan bakıldığında okulumun kalitesi gözler önündeydi ancak benim gözüm daima yukarılardaydı. Bunun için de eyalet şampiyonalarına katılabilecek yaşa gelene kadar sabretmem yeterliydi.

Ancak işler planladığım gibi gitmedi.

Bu sene başında şampiyonalara yaptığım başvuru hiçbir işe yaramamıştı. Birdenbire tüm o koca şampiyona iptal edildi ve tüm heyecanım umutlarımla uçup gitmişti. Krallıktan şampiyonanın neden iptal edildiğine dair hiçbir açıklama yapılmaması da ayrı bir olaydı.

Tüm krallığın dört gözle beklediği, tüm ülkenin dilinde dolanan bir şampiyona sebebi belirtilmeksizin öylece iptal edilmişti…

Bu duruma delirmemek elimde değildi, istemsizce köpürüyordum. Benim tüm emeklerim sebepsizce boşa mı gidecekti, bu muydu tüm çabalarımın karşılığı? Bu güne kadar bu şekilde düşünüyordum. Ancak çalışmayı bırakmamıştım, çünkü içimdeki öfke bana güç veriyordu.

Bu içimdeki ejderin öfkesiydi.

Bu düşünceme gülmeden edemedim. Yoldan geçenler suratımdaki aptal sırıtmaya anlam vermeye çalışıyordu, dışarıdan bakıldığında deliye benziyordum belki de.

Suratımdaki gülümsemeyi sildim ama içten içe gülmeye devam ediyordum.

Az önce aklımdan geçen şu içimdeki ejder muhabbeti annemin yıllar önce bana anlattığı bir hurafeydi. Dediğine göre herkesin içinde bir ejder yatarmış, bu ejder bizim karakterimizi oluşturuyormuş ve onun en belirgin özelliği de doğal olarak bizim en belirgin özelliğimizmiş, dışa vuran en yoğun duygularımızmış.

Bu hurafeyi hiçbir zaman ciddiye almamıştım, kulağa saçma geldiği de inkâr edilemezdi zaten. Ancak az önce ilk kez bunu ciddiye almıştım, iki saniye sonra da yine kulağa ne kadar saçma geldiğini hatırladığımda gülmeme neden olmuştu.

En iyisi bu saçma hurafe konusunu kapatmak olacaktı, yoksa yoldan geçen insanlar deli olduğuma gerçekten inanacaklardı, hem güldüğüm hem de bu komik hikâyeye inandığım için.

Sonunda okulun bahçesine giriş yapmıştım.

Okulun binasına girdiğime ilk olarak dolabıma yöneldim ve gerekli kitaplarımı alarak sınıfıma geçtim. Koridorlar her zamanki gibi öğrenci kaynıyordu. Birbirleriyle sohbet eden, şakalaşan veya sataşan birçok öğrenciyle doluydu. Ancak hiçbirini tanımıyordum, ben yalnız takılmayı tercih ederdim.

Ancak, Jordan istisnaydı. O, bu okulda arkadaşım diyebildiğim tek kişiydi.

Etrafta görünmüyordu, yani şu anda ya kalabalık onu görmeme engel oluyordu ya da beden dersi için okulun spor salonundaydı.

Jordan’la birkaç, seçmeli, ders haricinde tüm dersleri beraber görüyorduk. O beden dersindeyken benim geometri dersim vardı, o müzik kulübüne giderken ben satranç kulübündeydim. Teneffüslerde ise Jordan genelde erkek arkadaşlarıyla takılırdı, ben ise ya ders notu çıkarmaya devam eder ya da defterimin boş kısımlarına karalamalar yapardım.

Şimdi gireceğim ders geometriydi bu yüzden Jordan’la ancak iki ders sonra görüşebilirdik.

Sırama oturmuş dersin başlamasını bekliyordum, şimdiden canım sıkılmaya başlamıştı. Benim aksime diğer herkesin arkadaşı yanında olduğu için onlar sıkılmıyor hatta öğretmenin geç kalmasını ister gibi bakıyorlardı.

Ama bu seferlik istedikleri olmadı ve öğretmen, Bayan Neviller tam zamanında sınıfa girerek selam verdi.

“Tünaydın gençler, yerlerinize geçin lütfen.”

Herkes yerlerine geçmişti ve sınıf sessizleşmişti. “herkes hazırsa dersimize başlayabiliriz.” Dedi Bayan Neviller ve bugün işleyeceğimiz konuların üzerinden geçmeye başladı.

Bir yandan dersten önce yaptığım tekrarı hatırlamaya çalışıyor bir yandan eksik kaldığım bilgileri not alıyordum. Soru çözdükçe zevkleşen ancak kafamı da yoran bir ders olmuştu. Dersin sonuna geldiğimizde bahçeye çıkıp hava alma ihtiyacı duymuştum.

Notlarla dolan defterimin kapağını kapattım ve doğruca bahçeye ilerledim. Dışarı çıktığımda derin bir nefes alarak içime bolca oksijen çekmeye çalıştım. Buna gerçekten ihtiyacım vardı.

Beynim ilk dersten yorulmuştu, bu pek normal değildi. Gerçi düşününce bugün yaşadığım hiçbir şey normal değildi. Beynim de bu anormal durumlara bu şekilde tepki veriyordu belki de.

Biraz daha temiz havayı içime çektim ve banklardan birine oturup etraftaki insanların koşuşturmalarını izledim. Ders zili çaldığında banktan kalktım ve sınıfa doğru yürümeye başladım. Hiç acelem yokuş gibi yavaş yavaş yürüyordum. Henüz derse girmeye hazır değildim, keşke bu teneffüs birkaç dakika daha uzun olsaydı diye düşündüm.

Ne bahçede ne de koridorlarda neredeyse hiç öğrenci kalmamıştı. Ben de neredeyse sınıfıma varmıştım bu yüzden yavaş adımlarımı hızlandırmama gerek yoktu, ancak koridorun karşısından gelen Bay Mellart’ın gerçekten acelesi var gibiydi.

Okulun spor salonunda olması gerekirken buradaydı, acele etmesinin sebebi tam da bu olabilirdi.

Koridorun karşısından bile görülebilen çatılmış kaşları, beni gördüğünde normale döndü ve zaten hızlı olan adımlarını daha da hızlandırarak yanıma geliverdi.

“Katherina, demek buradaydın! Benimle gelmen gerekiyor, çok önemli bir misafiri ağırlamalıyım ve seni onunla tanıştırmak istiyorum. Aragons’da yardımı dokunabilir.”

“Aragons? Bunu nasıl…”

“Vincent söyledi…” elbette ki Bay Butler söyleyecekti, sonuçta onlar kuzendi.

“… Her neyse, şu anda bunun bir önemi yok. Hemen benimle gelmen gerekiyor. Bayan Neviller ile konuştum, bu derse girmemen sorun olmayacak.” Dedi aceleyle ve tekrar yürümeye başladı. “beni takip et!”

“elbette efendim.” Dedim ve Bay Mellart’ın aceleci adımlarını takip etmeye başladım.

Okul binasından çıktık ve doğruca spor salonuna doğru ilerledik. Okulumuzun koca spor salonu bahçeye çıktığınız ilk anda göze çarpıyordu. Krallığın renklerine, beyaz ve gök mavisine, boyanmıştı.

Bay Mellart’ı takip ederken bir yandan da şu önemli misafirim kim olabileceğini tahmin etmeye çalışıyordum.

Bay Mellart kuzeninin, Bay Butler, aksine ciddi biri değildi hatta daha çok dalgacı biri denebilirdi. Böyle bir insanı bu kadar endişelendirebilecek kişi kim olabilirdi. Kontun adamları teftişe gelmiş olabilir diye düşündüm.

Kont aynı zamanda Aragons’un yöneticisiydi, teftişe gelen adamlarının bana Aragons’da ne gibi bir yararı dokunabilirdi emin değildim ama şimdilik akla yatan bir tahmindi.

Spor salonuna girdiğimizde okçulardan oluşan bir kalabalıkla karşılaşmıştık. Ellerine yayları, tırsanlarında okları, pür dikkat birini dinliyorlardı. Spor salonunda yankılanan ayak seslerimiz grubun dikkatinin dağılmasına ve konuşan kişinin susmasına neden olmuştu. Şimdi herkesin ilgisi bizim olduğumuz tarafa yönelmişti.

Okçular açıldığında onların az önce ciddiyetle dinledikleri o kişiyle karşı karşıya kalmıştım.

Bunu tahmin etmem gerekirdi.

“çoktan geldiniz demek. Kusura bakmayın, sizinle tanıştırmak istediğim öğrencimi getirmeye gitmiştim.”

“hiç sorun değil Bay Mellart, biz de henüz başlamıştık. Bize katılır mısınız?”

“elbette, önce size Bayan K…”

“Katherina.” Dedi Dominic, Bay Mellart’ın sözünü tamamlayarak. Bunun üzerine kısa bir sessizlik oldu. İnsanların bakışları benim ve Dominic’in üzerinde gelip gidiyordu, yine.

“demek tanışıyorsunuz.”

“evet, bu sabah Bay Butler’ın sahasında Bay Butler takdim etti…” dedi.

Sanki ilk kez bugün karşılaşmışız gibi davranıyordu.

Yalancı.

“… Anlaşılan epey güçlü birisi, sizin gibi antrenörlerin bile dikkatini çektiğine göre.”

“kesinlikle öyledir. Onun kadar iyisini yıllardır ne gördüm ne de duydum.”

“demek benden de iyi olduğunu söylüyorsunuz…” Bay Mellart mahcup şekilde öne atılarak özür dileyecekti ki Dominic devam etti. “…bu çok güzel. Hünerlerini görmek isterim.”

“elbette, yüzbaşım. Bunu ben de çok isterim.”

Ona ilk kez yüzbaşı dediğim gerçeği bir an onun da benim de duraksamamıza neden oldu. Bu gerçeği çok çabuk kabullenmiştim.

“bir gösteriden önce sizden başka bir isteğim olacak yüzbaşım” dedi Bay Mellart. “öncelikle yarım bıraktığınız konuşmanızı bitirin dilerseniz. Ardından kısaca Aragons hakkında birkaç bilgi vermenizi rica edeceğim.”

Dominic başıyla onayladı ve tekrar okçu grubuna dönerek “nerede kalmıştık… Ah evet…” konuşmasına devam etti.

Konuşması bitirince Bay Mellart’ın isteği üzerine Aragons hakkında bilgi vermeye geçti. Benim gitmek üzere davet edildiğim yer, Aragons, hakkında.

Anlattığı çoğu şeyi zaten biliyordum çünkü orası benim çocukluğumdan beri hayalini kurduğum yerdi. Orası hakkında neredeyse her şeyi biliyordum. Sadece o bina içerisine girme fırsatım hiç olmamıştı. Ama artık bu da bir sorun olmayacaktı.

Orası hakkında bilmediğim tek şey bir kızı nasıl karşılayacaklarıydı. Okulda kız öğrenci nüfusu oldukça fazlaydı ancak askeriye bölümünde yıllardır hiç kız öğrenci barındırmamıştı. Sırf bu yüzden benim gibi bir kız için nasıl bir deneyimin beklediğini sorabileceğim kimse yoktu.

Kendimce birkaç tahminim vardı. Örneğin; aşağılanacaktım, zorbalanacaktım belki de dövülecektim. Gerçi bunlar ben olmayan birisi için geçerli olacak olan şeylerdi. Çünkü bana bunu yapacak kişinin sağ kalmasının imkân yoktu.

Kendimi kurtlar sofrasında bulacaktım beklide ama ben kesinlikle bir kuzu değildim. Ben bir ejderdim. Öfkemin ateşiyle her şeyi kasıp kavururdum.

Dominic, Aragons hakkında yaptığı ufak bilgilendirmenin ardından Bay Mellart’a döndü. “izninizle asıl gösteriye geçmek istiyorum.”

“müsaade sizindir yüzbaşım.”

Gözlerini tekrar okçu grubuna çevirdi ve konuşmaya başladı. “benimle şu hedefleri parçalayacak birileri var mı?” Ancak ben konuşmada bir kibir sezmiştim. Çenesini hafifçe kaldırmış, dikkatli bakmadıkça anlaşılmayacak gözlerindeki benden daha iyisi yok diyen bakışlarını bir grup çaylağa dikmişti.

İşte benim tanıdığım Nic geri dönmeye başlamıştı.

O ne zaman mütevazı olması gerektiğini iyi bilirdi ancak kendisinin yetenekli olduğu konularda diğerlerini aşağı görmekten kendini alamazdı. Hangi konularda yetenekli olduğunun da her zaman bilincinde olurdu ve o konuda en iyisi olmak için daha çok çalışırdı. Böylece böbürlendiği yeteneği her zaman onunla olurdu.

Okçu grubundan kimse öne çıkmadığında yüzbaşının dudağı biliyordum der gibi kenara kıvrıldı. Grubun acemilerden oluştuğunun zaten biliyordu ancak gruptaki birkaç yetenekli öğrenci olduğu onun da kulağına çalınmış olacak ki onların kim olduğunu bulmak için yapmıştı bu çağrıyı.

Onların da öne çıkmadığını görünce, kendisine rakip bulamamanın gururuyla sırıtıyordu.

“karşıma çıkmak isteyen biri yoksa rakibimi kendim seçeceğim. “

Grubun gerilimi gözle görülür derecede artmıştı. Hepsi öne çıkacak kişinin kim olacağını merak ediyordu ve kendisi olmamasını umut ediyordu. Herkes yüzbaşının iki dudağının arsından çıkacak şeyi duyabilmek için sus pustu.

“sen kendinden emin duruyorsun. Bir adım öne çık ve kendini tanıt.” Yüzbaşının işaret parmağını takip ederek bu şanslı kişinin kim olduğuna baktım.

İşte bu hiç hoşuma gitmemişti. İşaret ettiği kişi Jordan’dan başkası değildi.

İçimde bir şeyler kıpırdanmaya başlamıştı. Onu oradan kurtarmam gerektiğini bağıran birkaç uyarı da beynimi ele geçirmeye çalışıyordu.

Nic’in hakkını vermem gerek ki çaylak grubundaki yetenekli kişiyi tekte bulmayı başarmıştı, demek ki keskin gözlere sahipti. Bu yeni öğrendiğim bilgiyi hemen kenara not ettim. Ancak bu yeteneği yüzünden şimdi Jordan’ı onun elinden kurtarmam için bir delilik yapmam gerekecekti. Lanet Dominic ve onun lanet yetenekleri…

El mahkûm, Jordan bir adım öne çıktığında ben de ne gibi bir saçmalık yapabileceğimi düşünmeye koyuldum. “Jordan Ertagon. Rakibiniz olmaktan onur duyarım, yüzbaşım.”

Sanırım artık ne yapacağıma karar vermiştim. İçimdeki cesaret tomurcukları solmadan öne atıldım ve konuşmaya başladım. Fark ettirmeden Jordan’a bu işi bana bırak adlı bir bakış yollamayı da ihmal etmedim.

“yüzbaşım, saygısızlık etmek istemem ama bir isteğim olacak.”

Buz mavisi gözler bana döndüğünde ne yaptığımı tekrar sorgulamama neden oldu ancak geri adım atmak için artık çok geçti. “buyurun leydim, sizi dinliyorum.”

“sizinle karşılaşmayı çok isterim. Teklifi okçulara sorduğunuzun farkındayım ve ben takımda bile değilim, evet. Ancak hünerlerimi size gösterebilmem için bunun çok iyi bir fırsat olabileceğini düşünmüştüm.”

Buz mavileri kararmıştı. Teklifim hoşuna gitmişti sanırım. Yani en azından böyle düşünmüştüm. Ama onun hoşuna giden asıl şey ona yüzbaşım diye hitap etmemdi.

“aslında leydim sizi Aragons’a saklıyordum ancak bu kadar istekli olduğunuzu görmek beni memnun etti. Yine de sizi uyarmama izin verin, kaybedince mızmızlananlara hiç tahammülüm yoktur. “

“hahaha… Anlaştık…” güldüğüme bakmayın. Sinilerim gerilmeye başlamıştı. Hatta sanırım bir gözüm seğirmişti. Ama ben de altta kalacak değildim. Kaybedersen ağlamak yok dedim sadece dudaklarımı oynatarak. Anlamıştı.

Onunla beraber anlayan birkaç kişi daha olmuştu, bunu iç çekişlerinden anlamıştım.

“ anlaştık. “ yüzüne keyif aldığını belli eden kocaman bir gülümseme yerleştirmişti. Etrafımızdakiler merakla bizi izliyorlardı. Benim kendi isteğimle nasıl bir yüzbaşına kafa tuttuğumu gördükçe mümkünmüş gibi daha çok şaşırıyorlardı. “Luke, Bayan Blacklight’a yayı ver. Bir an önce başlamak istiyorum.”

Başından beri Nic’in yanında durduğunu hiç fark etmediğim kişiye göndüm. Uzun boyluydu ancak Nic’den kısaydı, sanırım bir seksen vardı. Açık kahverengi, şakaklarına kadar uzanan saçları vardı. Bol bir tişört giymişti, altındaki kasların ne kadar sıkı olduğundan emin olamıyordum ama açıkta kalan kol kasları onun da Aragons’dan geldiğini düşünmeme neden oluyordu. Kesinlikle sessiz bir tipti. Yoksa şimdiye kadar onu bir şekilde fark etmiş olmam gerekirdi.

Bana doğru gelirken bile inanılmaz sessizdi. Hareket ederken bile hiç ses çıkartmıyordu, bu özelliği ne kadar hoşuma gitse de başkalarına karşı çok büyük bir tehditti. Onu da aklımın bir kenarına not ettim.

“ yay için teşekkür ederim ancak ben kendi yayımı kullanmayı tercih ederim. Bugün kendi yayımı kullanması için Jordan’a ödünç vermiştim. Yıllardır kullanılmaktan eskidi ancak hala çok iyi iş görür.” En azından sessiz ayakların bana daha fazla yaklaşmasını durdurmuştum. Onda beni huzursuz eden bir şeyler vardı.

Jordan’ın yanına gittim ve elindeki yayı alırken “ sana sonra açıklarım, şimdilik bana ayak uydur.” dedim ve geri dönüp atış alanına ilerledim. “bir an verdiğim yaya güvenmediğinizi sanacaktım...” tabi ki de ona güvenmediğim için Jordan’ınkini almıştım. O bir iddiaya girdiğinde kazanmak için ne yapacağı belli olmazdı.

“…Elbette kendi yayınızı kullanın, bir katkısı olacaksa tabi. “ dediğinde tam yanında dikiliyordum. Sinirden dişlerim gıcırdamaya başlamıştı. “ siz o konuda endişelenmeyin. “ dedim dişlerimin arasından.

Yine gülmeye başladığında ben önündeki hedef yerine onu koymayı düşünüyordum. Tabi ki de o kadar ileri gitmezdim ama düşünmek bile bir anlık sinirlerimin yatışmasını sağlamıştı.

Biz yerlerimizi aldığımızda meraklı kalabalık sağımıza ve solumuza dizilmişti. Nic solumdaydı, en azından atış yaparken onun suratını görmeyecektim, çünkü sağlaktım. Jordan da Nic’in solunda, Bay Mellart’ın hemen yanındaydı. Neler olacağını merakla bekliyor ve ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu, tıpkı sahanın geri kalanı gibi. Onların aksine beni tanıyor olsa da şu anda ne yapabileceğimi ben bile kestiremiyordum bu yüzden onun kadar ben de meraklanmıştım.

Bu yüzbaşı bozuntusu yüzünden daha neler yapacaktım acaba…

“ şu kıza kimin patron olduğunu göster!”

Hemen arkamızdan gelen bu ince sesi tanıyordum. Bu sabah her yere soktuğu burnunu kırdığım için hala genizden gelen bir tonda konuşuyordu ancak bunu dikkat etmeyen kimse fark etmezdi.

“ sana destek olmaya gelmiş. “ dedim. Sadece onun duyacağı bir ses tonuyla.

“ ne o kıskandın mı?”

“ yo, hayır. Biraz daha bana laf çarpıtırsa bir destekçin azalacak diyecektim.” Yine o gülüşlerinden birini attığında bu kez arkamızdan birden çok çığlık sesi yükseldi. Bir sürü kız toplanmış bizi izliyordu. Yani çoğunlukla Nic’i.

“ anlaşılan çok fazla destekçim var. Ama yine de Jennifer gibi bir destekçiyi kaybedemem. Bir süre daha dayan, bu işi olabildiğince çabuk bitireceğim.” Dedi kulağıma eğilerek.

Biraz daha yaklaş da tüm saha ‘bir yüzbaşının başına en fazla ne gelebilir’i görsün.

Düşündüğüm şeyi anlamış gibi hınzırca sırıtarak kendi yerine döndü ve “izleyicilerimizi daha fazla bekletmeyelim. Önden buyurmaz mısınız leydim? “

“ elbette, yüzbaşım.”

Artık odaklanma vaktiydi. Elimdeki yayı hedefe doğru kaldırdım ve belime takılı sadağımdan çektiğim oku yaya yerleştirdim. Hedef tahtasının aksine, normalde elmacık kemiğime kadar çekmem gereken misinayı çekebildiğim kadar çektim ve okumun gideceği noktayı tutturduğumu anladığımda misinayı saldım.

Bir ıslık sesinin ardından tahtaya saplanan okun nereye saplandığını görenler hep bir ağızdan yuhalamaya başladılar. Ok tahtasına saat on iki yönünde saplanmıştı. Etraftakiler atışımın kötülüğüne; şanssızlık, eli kaymış olmalı veya çaylak herhalde gibi yorumlar yapıyordu. Ancak kimse uğultunun ardından gelen çatırtıyı duymamış ve asıl hedefimin bu olduğunu anlayamamıştı. Ben de onlara ayak uyduracaktım, şimdilik. Yüzüme somurtuk bir maske yerleştirdim ve Nic’e döndüm.

“ atışınızın bu kadar olacağını kim tahmin edebilirdi. Biraz hayal kırıklığına uğradım doğrusu, bana övdüğünüz öğrenciniz gerçekten de bu mu Bay Mellart?” Bay Mellart, benim hakkımda söyledikleri hakkında yanılmadığını ancak nasıl böyle bir hata yaptığımı anlayamadığını söyleyen birkaç özür geveliyordu. O sırada Nic’in hemen ötesinde duran Jordan’a bakıyordum. Yüzümdeki sahte somurtmayı hala bırakmamıştım ancak saniyeler içinde ona doğru tek gözümü kırptım ve tekrar Nic’e döndüm. “ sıra sizde. “

“ vaktiniz varken bu işten vazgeçmeliydiniz leydim. Ama artık çok geç.” Nic, Luke’un uzattığı oku tek hamleyle yayına geçirdi ve misinasını gerdi, sağ eli olması gerektiği gibi elmacık kemiğine dayanıyordu. Birkaç saniye bekledi ve okunu serbest bıraktı. İşte o anda, okun tahtaya saplanmasıyla tezahüratlar yükseldi ve saha alkışlara boğuldu.

Ok tam tahtanın ortasına isabet etmişti. Tam da Nic’den beklediğim şeyi yapmıştı, benim ne yaptığımla ilgilenmiyordu. Çünkü benim ona tehdit oluşturduğumu düşünmüyordu. Sadece kendi oklarıyla ilgileniyor ve tebrikleri kabul ediyordu. O bile atışımın ciddi olduğunu anlamamıştı.

“ üzgünüm leydim, bugün sizin şanslı gününüz değil. “

“ ne demezsin.” Diye ağzımın içinde geveledim ve komut beklemeden sadağımdan bir diğer oku çektim ve az önce ne yaptıysam aynını tekrarladım. Tek fark okumun ucu tahtanın farklı bir yönünü gösteriyordu.

Yayı bıraktığımda aynı ıslık sesi tüm sahayı doldurdu. Sesler kesilmişti ve bir ihtimal de olsa Nic’e karşı kazanma şansım olması için umut ediyorlardı. Elim çektiğim misina yüzünden acıyordu, yayın sınırlarını zorladığım için beni azarlıyordu adeta.

Yuhalamalar tekrar yükseldiğinde acıyan elime bakmayı kesip okumun nereye saplandığına baktım. Doğru yere saplanmıştı. Saat altı yönüne.

“leydim, işinize karışmak gibi olmasın ama yayı çok fazla çekiyorsunuz.”

Yüzüme yine aynı somurtmayı yerleştirdim ancak Nic’e dönmeyi göze alamadım. Ona dönüğüm anda, hala ne yaptığımı anlayamadın, deyip gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Henüz ne yaptığımı anlamasından korktuğum için bir süre yüzüne bakmayacaktım. “ demek küçük Blacklight’ı pusturabilecek birileri varmış. Bastır Nic’cim!”

Somurtkan maskem kırılmamak için zor duruyordu. “ yoksa jennifer’ı kıskandığın için mi atışlarını kaçırdın? “

“ onu neden kıskanacakmışım ki? “ dedim. Şimdi ona dönmüştüm çünkü sorunun cevabını cidden merak etmiştim.

“ sabah antrenman sahasında onunla sarılırken bizi gördün. Ardından da birlikte sahadan çıktık ve şimdi de benim yanımda ve beni destekliyor. “

“ ne onu ne de ilişkinizi kıskandım. Mutluluklar dilerim Nic, gerçi onun gibi biriyle ne mümkün. Ama zevkler ve renkler tartışılmaz değil mi?”

“ Nic…” dedi tekrar atış tahtasına dönerek. “ …senin ağzından duymayalı uzun zaman olmuştu.”

Cevap vermedim. Hiçbir şey demedim.

Sonunda aramızdaki fısıldaşma bittiğinde tekrar Luke’a bir ok uzatmasını işaret etti. Yayını yerleştirdi ve hiç tereddüt etmeden atışını yaptı.

Sahada iç çekişler, alkışlar ve ıslıklar birbirine karıştı. Hayranlık dolu gözler bir Nic’e bakıyor bir de ikinci okunun saplandığı yere. İkinci atışını da tam tahtanın ortasına yapmıştı, az önceki okunun gerçek anlamda üstüne.

İlk oku tıpkı bir çiçek gibi dört bir yana açılmıştı. Onun okuna bakmaktan gözünü alamayanlar, yani herkes, benim atış tahtama dikkat etmiyordu bile. Çünkü dikkat etselerdi üzerindeki garipliği fark ederlerdi.

İkinci atışımdan sonra tahtamın üzerinde gözle görülür çatlaklar oluşmuştu. Bunu benim haricimde kimsenin görmüyor oluşu hem üzülmeme hem de keyiflenmeme neden oluyordu.

“ kaybedeceğini bilsen bile vazgeçmiyorsun değil mi?” dedi, yine sadece benim duyabileceğim bir şekilde. “ asla.” Çünkü kaybedeceğim iddiaya girmezdim.

“o zaman son atışını yap bakalım. “

Eğer puanlama sistemine göre hesaplarsak, son üç atışımı da kaçırırsam işim bitmişti. Sadağımda da tam üç ok kalmıştı. Ne var ki hedefim o üç atıştan sadece birini tutturmaktı. Çünkü ben sayılarla ilgilenmiyordum. “ bu atışı bana lütfeder misiniz, yüzbaşım?” Sadağımdan üç okumu birden çektim ve tekrar soru soran bakışlarımı çevirdim.

Şimdi işkillenmeye başlamıştı ama hala amacımı anlayamamıştı. Ama her şey için çok geçti, maç bitmişti. Hem de berabere ancak nasıl bir beraberlik.

Yüzümde gizliden gizliye gülücükler açmaya başlamıştı. Yüzümdeki anlamsız ifadeyi çözmeye çalışıyordu. Sen neler karıştırıyorsun der gibi bakıyordu.

“ elbette leydim. “

“ üçten geriye sayacağım”

Oklarımı yayıma yerleştirdim, üçünü birden. O ise yine tek okunu yayına takmıştı. “hazırsanız saymaya başlıyorum. “ kafamla onay verdim.

“üç “

Misinamı çekerken çıkan o germe sesi kulaklarıma doluyordu. Nefes alışlarımı sabit tutmaya çalışıyordum çünkü kafamın içinde kazandığımın sirenleri çoktan çalmaya başlamıştı ve heyecanımın artmasına neden oluyorlardı.

“iki “

Hazır…

Spor salonu daha önce hiç olmadığı kadar sessizdi. Hava bile akmayı kesmişti, toz zerreleri bile bizi izliyordu şimdi.

“bir “

Oyunun sonuna gelmiştik.

“ ATEŞ!”

Havayı yaran dört ok tahtalarına saplanırken çıkan sesi koca bir çatırtı takip ettiğinde artık kendimi tutmama gerek kalmamıştı. Yüzüme yayılan koca gülümsemeye engel olamamıştım da zaten.

Şimdi sahada hayranlık dolu iç çekişler benim için yükseliyordu. Kimse Nic’in üçüncü okunun ikinci oku da yaprak gibi açışına bakmıyordu. Nic bile.

Benim atış tahtama ne olduğuna gelirsek, tahtam ortadan ikiye ayrılmıştı. Attığım son üç ok da diğer oklarımın hizasında sıralanmıştı. Tek bir çizgi halinde beş ok bu tahtaları parçalamama yetmişti.

“ sen ne yaptığını sanıyorsun bücür Blacklight! Kazanamayacağını anlayınca büyü yaparak mı kırdın? “

“ ne? Benim güçlerim henüz uyanmadı bile. “ bu gerçekten doğruydu. On altı yaşında olabilirdim ancak hala güçlerim uyanmamıştı.

“ ne yaptığımı açıklamama izin verin yüzbaşım…”

“ yalancı! “

Tam ağzımı açıp Jennifer’ın üzerine yürümeye başlamıştım ki Nic bir kolunu önüme uzatarak ileri geçmemi engelledi. “izin ver açıklasın Jennifer. Seni dinliyorum.” Dedi ve buz mavilerini tekrar bana dikti.

O bana öyle bakarken odaklanmak zordu bu yüzden birkaç adım geri çıktım ve boğazımı temizledikten sonra konuştum. “benim hünerlerimi görmek istiyordunuz, ilk bunu söylediniz. Daha sonra okçulardan birinin öne çıkmasını isterken de ‘benimle şu hedefleri parçalayacak birileri var mı?’ diye sordunuz. Ben de isteklerinizi yerine getirdim. Hem hünerlerimi gördünüz hem de hedefi parçaladım.”

Sahadan bir alkış tufanı koptuğunda Nic bir süre gözlerimin içine bakmaya devam etti, daha sonra da hiç beklemediğim bir şey yaptı.

Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi de geçerek yanıma geldi, ıslık ve alkış seslerinin arasından bana doğru eğildi “ bükemediğin eli öpeceksin. “ dedi ve elime bir öpücük kondurdu.

Ardından sahadakilere döndü. “kazananımız Bayan Blacklight!” dedi.

Bu hayatımda katıldığım ikinci okçuluk kapışmasıydı, ancak hayatımda kazandığım hiçbir yarışta bu kadar keyiflenmemiştim. Sonuçta her gün bir yüzbaşını yenme şerefine erişemiyordum, özellikle de şu gıcık olanlarından.

Kaybettiğini kabul etmişti. Bu beni keyiflendiren başlıca şeydi.

Sonuçta Bükemediğin eli öpeceksin…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.