HİKÂYE
Alexa ray_eternal flame
Katerina Blacklight
Yıllar yıllar önce, küçük bir kasabada küçük bir aile yaşarmış. Bu aile bir anne ve dört evladından oluşmaktaymış.
Ailenin babası genç yaşta vefat etmiş ve eşinden de genç olan anne, Zarina, bu erken yaşında dul kaldığı için tüm kasabalının gözü üzerindeymiş. Bunun bir diğer nedeniyse eşsiz güzelliğiymiş.
Sahip olduğu bu özellikler Zarina adının dilden dile dolaşmasına ve genç bakireye eş adaylarının ortaya çıkmasına neden olmuş. Ne var ki genç bakire kocasının arkasında yas tutmaya devam etmiş ve karşısına çıkan her yeni talibi kapıdan geri çevirmiş.
Günler, aylar birbirini kovalamış fakat genç bakire yas tutmaktan bir türlü vazgeçmemiş. Tüm bu yas sürecinde ağlamaktan güzelim gözleri harap olmuş. Üzüntüsü vücudunu hasta etmiş ve sonunda ayakta durmaya bile gücü kalmadığında gözyaşları kurumuş ve ağlayamaz hale gelmiş.
Ayakta duramayan genç bakire artık iş yapamaz hale geldiği için zor işlerde, henüz ergenliğe bile adım atmamış evlatlarından yardım ister olmuş.
Ona yardım eden evlatlarının dışında ona, eşinin son hediyesi olan dördüncü evladı minik Darvell varmış. Henüz çok küçükmüş, bu yüzden de her an annesinin ilgisine ihtiyaç duyuyormuş.
Yıllar boyu ailenin düzeni bu şekilde ilerlemiş. Minik Darvell biraz daha büyüyene ve diğer kardeşler, annelerinin Darvell’e olan ilgisini kıskanmaya başlayana dek…
Günlerden bir gün dördüncü kardeş Darvell elinde şekilsiz bir çamur topuyla heyecanla koşturarak evin içinde annesini aramaya başlamış. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle annesinin ve diğer kardeşlerinin bulunduğu mutfağa dalıvermiş. Elinde dünyanın en değerli madenini tutuyormuş gibi gururla annesine elindeki biçimsiz çamur topunu göstererek “anne, bak! Bu bir ejderha!” demiş.
“vay canına, ne kadar da korkutucu dişlerli var.”
“korkmana gerek yok, annecim. O evcil bir ejder. Onu bizi koruması için eğittim. Artık ailemizdeki kimse ölmeyecek!”
Bu sözlerin üzerine Zarina minik oğlunun yumuşak saçlarının üzerine bir öpücük bırakmış ve “benim yetenekli Darvell’im. Eğer bu dünyada o vahşi yaratıkları eğitebilecek biri varsa o da sensin. Senin saf kalbine kimse karşı koyamaz. ” demiş.
Onların bu halini gören diğer kardeşler gördükleri manzara karşısında kıskançlıktan adeta kıpkırmızı olmuşlar. Onlar da annelerinden ilgi görmek, Darvell’in sahip olduğu ilgiden istiyorlarmış. Hem neden Darvell’e gösterilen ilgiyi göremiyorlarmış ki? Bu onların daha çok hakkıymış, çünkü onlar ilk doğanlarmış. Bu ilgi için daha önce sahibi olanlar onlarmış sonuçta.
Küçük zihinlerinde bu zehirli düşünceler dolanırken akıllarına, bu ilgiyi görememelerinin asıl sebeplerinin kendileri oldukları gelmiyormuş bile.
Annelerinin yardıma ihtiyacı olmadığı her vakitte kendi aralarında oyunlar oynarlarmış ancak bu zamanlarda minik Darvell’i asla aralarına almazlarmış. Kardeşlerinden ilgi göremeyen minik Darvell ise annesinin arkadaşlığına ihtiyaç duyarmış. İşte, zihinlerinde kurdukları bu kıskançlıklarının nedeni tam olarak buymuş. KENDİLERİ.
Sonunda sorunlarına çözüm bulmak için sorunun nedenini bulmak yerine kendilerince suçlu gördükleri kişiyi ortadan kaldırmaya karar vermişler. Ellerine geçen ilk fırsatta da bunu denemişler.
Çetin geçen kış aylarından korunmak için yakacak bir şeyler bulmaları gereken ailenin ormana inmesi gerekiyormuş. Zarina’nın zayıf bacakları hala o kadar güçsüzmüş ki ayağa kalkmak canının yanmasına ve tüm enerjisinin tükenmesine neden oluyormuş. Bu yüzden son yıllarda bu işi halletmesi için evlatlarına veriyormuş.
Yine kış hazırlıklarının başladığı aylarda bu kardeşlerin odun toplamaya çıkması gerekmiş. O gün minik Darvell’in ısrarlarıyla annesi diğer kardeşleriyle odun toplamaya çıkmasını kabul etmiş. Kardeşleri asla aralarına almayı düşünmedikleri Darvell’i mutlulukla yanlarına almışlar, bu sırada minik Darvell ise heyecandan yerinde duramıyormuş.
Hazırlıklarını tamamlayan kardeşler ormana doğru yola koyulmuşlar.
Ormanın derinlerine indiklerinde sıklaşmaya başlayan ağaçlar yüzünden daha da ilerlememeye karar vermişler. Burası hem odun toplamak hem de Darvell’den kurtulmak için en ideal yermiş.
Darvell’den bir önce doğan Ivy, tıpkı kardeşleriyle anlaştıkları gibi sinsice minik Darvell’in yanına gitmiş ve kulağına şunları fısıldamış.
“ahh minik Darvell, sana acıyorum. Ne kadar da yalnızsın. Neden bir arkadaş edinmiyorsun?”
“arkadaş mı?” minik Darvell kıkırdamış. “benim arkadaşım var zaten. Annem!”
Bu sözler üzerine Ivy sinirle “seni ahmak, o senin arkadaşın değil. Arkadaş dediğin öyle olmaz.” Demiş.
“peki, arkadaş nasıl olur?”
Ivy ne diyeceğini bilemeyerek birkaç saniye duraklamış ve arkasını dönerek kardeşlerine bakmış. “tıpkı ağabeylerin ve ben gibi, bizim gibi olur. Her zaman birbirinin arkasını kollar ve birbirine destek olur.”
“annem de her zaman benim yanımda zaten.”
Ivy’nin sabrı tükenmek üzereymiş. Annesinin ilgisi sadece kendisine aitmiş gibi gözüne soktukça Darvell’e olan nefreti de artıyormuş. Fakat henüz planın başındaymış, kendisini sakinleştirip oyununa devam etmiş.
“hayır Darvell. O senin annen. Onun seni sevmesiyle arkadaşlarının sevgisi çok farklıdır.”
Darvell, bu iki sevginin arasında ne gibi bir farklılık olduğunu düşünmeye başlamış. Yüzündeki derin düşüncelere daldığını gösteren ciddi ifade o kadar şirin duruyormuş ki Ivy elinde olmadan sırıtıvermiş.
“istersen sen de bize katılabilirsin. Bizim arkadaşımız olabilirsin.”
O anda Darvell’in gözlerinin içi parlamış ve sevinçle ablasına dönerek “gerçekten mi? Arkadaşım olur musunuz?” demiş.
Ivy o an karşısında onunla konuşan çocuğun aslında ne kadar tatlı ve masum olduğunu düşünmüş. Daha önce nasıl olup da onu böyle görememiş ki? Belki de kardeşiyle daha önce hiç sohbet etmediği için, ona asla bir abla gibi yaklaşmadığı için bunu fark edememiş. Çünkü başka türlü bu saf yüreği fark edememesi mümkün değilmiş, değil mi?
“arkadaşım olacak mısın?” Darvell hala çok heyecanlıymış. Ivy sonunda onun şirin bakışlarından gözünü ayırabildiğinde tekrar kardeşlerine dönmüş. Her iki ağabeyi de ciddiyetle onlara doğru bakmaktaymış. Ivy’nin onayıyla harekete geçmek için hazırda bekliyorlarmış.
Tüm kardeşleri ona bakıp ondan bir cevap beklerken Ivy kararsızlıkla bir süre öylece beklemiş. Yıllardır et ve tırnak kadar yakın olduğu ağabeylerine mi yardım etmeliymiş yoksa aslında masum olabilecek bu minik çocuğa mı inanmalıymış?
Kardeşlerin hepsi sabırsızlanmaya başlayınca karar verme anı gelip çatmış.
“Arkadaşın olacağım, Darvell. Hatta ağabeylerin de senin arkadaşın olacak.”
Sanki mümkünmüş gibi Ivy’nin sözleri üzerin Darvell’in mutluluğu katlanarak artıyor ve sanki hissettiği tüm o mutluluk etrafa yayılıyormuş. Belki de masum olan bu kalbe, acımış Ivy’nin kalbi. Yüreğinde derin bir sızı hissetmiş bu çocuk için.
“ama bir şartımız var…”
Ancak hislerinin, ağabeylerinin mutluluğunun önüne geçmesine izin vermemiş.
“…ancak bir ejder’in üzerine binebilirsen aramıza katılabilirsin.”
Darvell’in parlayan gözleri ışığını kaybetmiş. Ablasının gerçekten bunu isteyip istemediğini merak etmiş. Ondan gerçekten de bunu yapmasını beklemiyorlarmış herhalde, değil mi?
Herkes ejderlerin ne kadar asabi, kibirli, saldırgan ve tehlikeli olabileceğini bilirmiş. Henüz beyni yeterince gelişmemiş bebekler bile.
“gerçek bir ejderha mı?”
“evet, gerçek bir ejderha.”
“ama ejderhalar üzerlerine binilmesine izin vermezler.”
“izin alman gerekmiyor.”
Darvell, eline geçen fırsatı ne kadar değerlendirmek istese de küçük aklının mantıklı yanı bunun ne kadar tehlikeli olduğunu söylüyormuş. “buna çok sinirlenir. Beni öldürür… Ölmek istemiyorum.”
Ivy artık bu oyunu ne kadar daha sürdürebileceğinden emin değilmiş. Kendine, karşısındaki çocuğun gözlerinin içine bakmamayı kaç defa tembihlerse tembihlesin bakışları yine oraya kayıyormuş ve bu görüntü onu kahrediyormuş.
Sonunda dayanamayıp ağabeylerinin yanına gitmiş ve planı iptal etmelerini istemiş. Fakat minik kardeşlerinin masumiyetini göremeyen ağabeylerin henüz vazgeçmeye niyetleri yokmuş. Ivy’yi geride bırakıp Darvell’in yanına gelmişler.
“endişelenecek bir şey yok Darvell. Bunu daha önce biz de yaptık. Bizim arkadaşlığımızın kuralı budur. Bir ejdere binemeyen kimse aramıza katılamaz.” Demiş ortanca ağabey, Lamar.
O anda Darvell vay canına diye düşünmüş. Annesinin geçen gün söyledikleri aklına gelmiş. Demek ki benden başkaları da ejderleri evcilleştirebilecek yeteneğe sahip.
Ağabeyler aslında uydurdukları bu yalanı sonuna kadar götürmeyeceklermiş. Asıl amaçları Darvell’i ormanda birkaç gün kendi başına bırakmakmış. Bu sürede de annelerine Darvell’i ormanın yakınlarında oturmakta olan teyzelerine bıraktıklarını ve birkaç gün orda kalmakta ısrar edince de kıramadıklarını söyleyeceklermiş. Eğer teyzelerine gerçekten götürürlerse Darvell’in geri gelme ihtimali varmış, bu yüzden yalan söyleyerek annelerini oyalayacaklarmış. Annelerinin içi rahatladığında ise ormana bıraktıkları Darvell’i eve geri alana dek annelerine kendilerinin de burada olduğunu göstermek için çabalayacaklarmış. Böylece Darvell eve dönse bile anneleri artık onları da fark edecekmiş. Artık onlarla da ilgilenecekmiş.
Tek sorun Darvell’i ormana bırakmak ve kaybolduğuna ikna etmekmiş. Bunun için ejder bulma bahanesiyle kaybolan Darvell birkaç gün evden uzak kalacakmış.
Fakat ağabeylerin ortaya attıkları yalan Darvell’e o kadar inandırıcı gelmiş ki hem arkadaş edineceği hem de bir ejderhaya bineceği için sevinçten havalara uçan Darvell bir anlık heyecanla ağabeylerinin kucağına atlayıvermiş. Minik elleri ve kollarıyla onları olabildiğince sarmaya çalışmış.
Büyük kardeş Brando, şaşkınlıkla bir adım geri çıkarak bu küçük kucaklaşmayı sonlandırmış ve boğazını temizleyerek “henüz aramıza katılmadığın için şimdilik bu kadar kucaklaşma yeter.” Demiş.
Fakat o da içindeki, Darvell’in minik bedenini kucaklama isteğinin farkına varmış. Bu isteğe karşı koymak ne kadar da zor ve gereksizmiş. Karşısındaki çocuk zaten onun kardeşiymiş, ezeli düşmanı değil. Fakat bir şekilde kendini durdurmayı başarmış.
“artık bir ejder bulabiliriz! Hemen bir ejder bulalım, ona hemen binmek istiyorum. Sizinle hemen arkadaş olmak istiyorum!”
Brando ağzını açmaya fırsat bulamadan Darvell bir anda sevinçle koşuşturmaya ve etrafta ejder aramaya başlamış. Abla ve ağabeyleri daha dur demeye kalmadan karşılarındaki minik beden çalıların arasında gözden kayboluvermiş.
Gözden kaybolan kardeşlerinin arkasından ne yapacaklarını bilemeyen kardeşler birbirlerine bakmışlar. Planları gerçekten de işe yarıyormuş. Sırada sıcacık evlerinin yolunu tutmak ve anneleriyle doyasıya vakit geçirmek kalmış. Ancak bir sıkıntı varmış. Madem istedikleri şey olmuş, minik Darvell’i başlarından savmışlar, neden hala mutlu değillermiş? Annelerinin ilgisini kazanınca mı rahatlayacaklarmış?
Hepsi de bu sorunun cevabını biliyormuş. Cevap, hayırmış.
Onları mutsuz olan şey tamamen plan dışı gelişmiş. İçlerine düşen huzursuzluk onları içten içe yemeye başlamış. Ya o minik, savunmasız bedenin başına ya bir şey gelirse? Bunu düşünmek bile endişelerinin körüklenmesine yetmiş.
Bunu ilk itiraf eden Ivy olmuş. “onu burada yalnız bırakamayız. O daha çok küçük!”
Ne kadar itiraf etmek istemeseler de içindeki endişeye karşı koyamayan ağabeyler bir baş hareketiyle Ivy’nin sözünü onaylamışlar. “dağılalım. Böylece onu daha çabuk buluruz.” Demiş en büyük ağabey. Gözlerinden okunan endişesi şimdi de sesine karışmış.
Her bir kardeş bir yöne doğru koşturmaya ve minik Darvell’i aramaya başlamış.
Bu koca ormanda küçük bir çocuk bulmak zaten zor iken bir de çalıların ve ağaçların sıklığı işlerini kat ve kat zorlaştırıyormuş. Her taşın altına özenle bakmışlar, her ağaç kovuğunu dikkatle incelemişler fakat minik Darvell’den bir ize rastlayamamışlar.
Darvell’i kaybetmelerinin üzerinden nerdeyse yarım saat geçmiş ve kardeşlerin endişesi her geçen saniye artmaktaymış. Henüz ergenliğe girmemiş bu yavrucaklar da yaptıklarından bin pişmanlarmış fakat elden ne gelir.
Kalpleri minik Darvell için endişe ve korkuyla çarparken bu sessiz ormanda tiz bir çığlık sesi yankılanmış.
Kardeşler sesin geldiği yöne doğru koşmaya başlamışlar. Az önce endişeyle kanat çırpan kalpleri bir davul gibi gümbürdemeye başlamış delikanlıların göğsünde. Duydukları çığlığın Darvell’e ait olması mı iyiymiş yoksa olmaması mı? Başına bir şey gelmiş olduğu için mi çığlık atmış bu sesin sahibi yoksa ailesini kaybeden minik bir oğlanın yakarışları mıymış?
Hızlı adımlar birkaç kilometre ileriden gelen çığlığa doğru koşarken kollarını ve yüzlerini çizen kuru ağaç dallarının haddi hesabı yokmuş. Sanki minik Darvell’e yaptıkları şeyi biliyorlarmış gibi çizmişler her birinin kollarını ve yüzünü. Fakat kardeşler pes etmemiş, yaptıkları bu hatayı düzelteceklermiş.
Birkaç dakikada aşmışlar tüm o dar ve bozuk yolları, sık ağaçlı ve çalılık ormanı. Genişçe bir açıklığa geldiklerine hepsi bir anda duruvermiş. Tüm bedenleri buz kesmiş ve koşmaktan kızaran yüzleri beyaza dönmüş. Gördükleri şeyin gerçekliğini idrak etmeye çalışıyorlarmış.
Karşılarındaki şey yaklaşık yirmi tonluk bir ejderhaymış.
Daha önce ejderha görmüşler tabi ki de fakat daha önce bu kadar büyüğünü bu denli yakından görme fırsatları hiç olmamış.
Baştan aşağı kaskatı kesilen bedenleri reflekslerine ihanet ederek kaçmalarına izin vermemiş. Öylece bakmışlar ve bakmışlar ama vücutları kıpırdamamaya ant içmiş. Yanlarından gelen bir iç çekiş sesi duyulana kadar.
Yanlarından gelen sesin kaynağına bakan kardeşler minik Darvell’i karşılarında, üstelik sağ ve yaralanmamış bir halde, görmenin rahatlığıyla bir anlığına da olsa devasa ejderin varlığını unutmuşlar. Ama yine de onu görmezden gelmek çok zormuş.
Ancak bir terslik varmış. Ejder, ne Darvell’in çığlığına ne de etrafında olan biten hiçbir şeye tepki vermeden öylece yatmaya devam etmiş.
Ejderin olduğu yönden kalın bir erkek sesi duyulmuş. “bir ejder asla evcilleştirilmez. Ya o bizi avlar ya da biz onu avlarız…” sesin kaynağı ejderin koca kafasının arkasından çıkıp kardeşlere doğru yönelmiş. “bunu aklına kazı evlat. Ve asla bir ejdere yaklaşma!”
Karşılarındaki adam yaklaşık yirmilerinin sonu veya otuzlarının başında bir delikanlıymış fakat o kadar iri bir vücuda ve olgun bir surata sahipmiş ki ilk görüşte en az otuz beşinde olduğunu düşünmüşler. Bunda suratındaki kirli sakalın da etkisi varmış tabi.
“şimdi buradan kaybolun, burası küçük çocuklara göre değil.”
Brando kibirle bir adım öne çıkmış ve “öncelikle, biz küçük falan değiliz. İkincisi ise bizim hayatımız bu ormanlarda geçti.” Demiş. Sözlerinde ufak da olsa doğruluk payı varmış tabi ama cümlesi çoğunlukla abartıdan ibaretmiş.
Küçük olduğunun, en az etrafındakiler kadar, kendisi de farkındaymış fakat bunu kabullenmek istememiş. Hele de karşısındaki şu burnu kalkık adamın karşısında bunu dile getirmeyi hiç istemiyormuş.
Öte yandan, hayatlarının bu ormanda geçtiği doğruymuş ancak daha önce ormanın bu kadar derinine inmemişler.
Karşılarındaki bu gizemli ve burnu kalkık adam bir anda kahkaha patlatıvermiş.
“ Üzgünüm genç adam, küçük derken kardeşlerini kastediyordum.”
Bu sözlerine kimse isyan etmeyince konuşmaya devam etmiş.
“şimdi buradan gidin. Burası bu ormanda büyüyenler için bile tekin değil.”
Kardeşler korkudan ne diyeceklerini bilememiş. Karşılarındaki adam cidden haklıymış. Adamın iri cüssesiyle kapattığı manzara da bunun kanıtıymış.
“bunu nasıl yaptın?”
Minik Darvell’in sorusu herkesin kafasını karıştırmış.
“neyi nasıl yaptım?” demiş gizemli adam, merakla ona bakan minik çocuğun gözlerindeki ışıltının kaynağını anlamaya çalışarak.
“o ejderi nasıl öldürdün? Öğrenmek istiyorum.”
“fazla meraklısın küçük adam. Bu kadar merak iyi değil. Özellikle de söz konusu bir ejder ise.”
“onları ortadan kaldıracak olsam bile mi?”
“maalesef bu mümkün değil.”
“sen öğretirsen mümkün.”
Gizemli adam karşısındaki minik çocuğun neden birden bire bu kadar inatçı bir hale geldiğini anlamamış. Çocuğun aurası o kadar yumuşakmış ki bu inadın sebebi hırs olamaz diye düşünmüş.
“git hayatını yaşa evlat. Bu işler saf yüreklilere göre değil.”
“yani, öğretmek istiyor musun yoksa bir avuç çocukla başa çıkamaz mısın?”
Bu sözlerin Darvell’den çıktığına inanamayan kardeşler suskunluğunu korumaya devam etmiş. Darvell’in ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlayamıyorlarmış. Üstelik hala o masum aurası sezilirken bile nasıl bu kadar inatçı ve hırslı görünebiliyormuş?
Gizemli adam, Darvell’in imalı sözleri üzerine hafif kibir ve öfkeyle “madem bunu o kadar istiyorsun, öyleyse sen kazandın evlat.”
Gözlerini minik Darvell’den çekmiş ve soru soran bakışlarını sırayla tüm kardeşlerde gezdirerek sormuş. “her sabah altıda burada hazır olun. Kolayca hareket edebileceğiniz kıyafetler giyin, cici kıyafetlerinizin mahvolmasını istemiyorsanız tabi. Antrenmanlarımız ağır olacak, küçük olmanız size acıyacağım anlamına gelmiyor…”
Soluklanmış ve ciddiyetini daha da artırarak devam etmiş.
“…eğer yorulursanız, sıkılırsanız, ağlayıp sızlanırsanız veya herhangi bir bahane uydurmaya kalkarsanız kovulursunuz. Bu işi öğrenmek istiyorsanız tek bir şansınız var, iyi kullanın çünkü sözümden asla dönmeyeceğim. Ne olursa olsun. Anlaşıldı mı?”
Soruyu duyan kardeşler sükûnet içinde birbirlerine bakmışlar. Birbirlerinin bu soruya nasıl cevap vereceklerini anlamaya çalışmışlar. Hepsinin aklından tek bir fikir geçiyormuş oysaki.
Bu tek ve son şansımız…
Kararlarından emin olduklarında gizemli adama dönüp hep bir ağızdan “kabul ediyoruz!” demişler. Her birinin kabul etme amacı farklı olsa da elde etmek istedikleri şey aynıymış sonuçta. Güç kazanmak.
O günden sonra her sabah altıda ormana inmişler. Yağmur, çamur, kar demeden her gün antrenman yapmışlar. Zaman geçtikçe her birinin kasları belirginleşmiş, zekâları keskinleşmiş.
Yıllar geçmiş, tüm kardeşler artık çocukluktan çıkmış ve genç delikanlılara dönüşmüşler. Darvell bile artık on altı yaşına basmış.
Zarina da bu zaman içerisinde daha iyi hale gelmiş. Hala koşacak kuvveti yokmuş ama artık yürüyebiliyormuş. Ormana inip odun toplayacak gücü yokmuş ama ev işlerinde artık evlatlarından yardım almasına gerek kalmıyormuş. Tüm evlatlarının ejder avcısı olmak istemesi onu ne kadar huzursuz etse de aynı zamanda onlarla gurur duyuyormuş.
Zarina’nın iyileşmesi ailenin neşesini daha da artırmış; böylece kardeşler gözleri arkada kalmadan antrenmana gitmiş, güçlerine güç katmışlar.
Yine günlerden bir gün Darvell artık antrenmana ihtiyacı kalmadığını düşünmeye başlamış. O kadar güçlenmiş ki antrenmanlar artık onu yormuyormuş. O kadar hızlı ve çevikmiş ki karşısına kim çıkarsa çıksın onu yenebiliyormuş. Sivri zekâsı ve kasları da onu yenilmez kılıyormuş.
Bu kadar güçlenmek asıl amacını gerçekleştirmek için yeterliymiş. Sırada asıl amacı olan ulu ejderi öldürmek için onun inini bulmak kalmış.
Şans eseri, günün birinde bir barda otururken bir grubun ulu ejder hakkında konuştuklarını duymuş. Bir süre yan masalarında oturan bu gruba kulak kabartmış ve sessizce dinlemiş. Sonunda yanlarına gitmiş ve onlardan ejder hakkında daha detaylı bilgi istemiş.
“üzgünüm dostum, onu gören kimseyi tanımıyoruz. Konuştuğumuz her şey kulaktan dolma hurafeler işte.”
“yani hiç biriniz onu göremediniz mi? Oysaki hepiniz birer ejder avcısına benziyorsunuz.”
Masanın en dibinde oturan sarı saçlı kavruk tenli genç konuşmuş. “haklısın hepimiz ejder avcısıyız. Tüm köyleri o uçan yaratıklardan koruyan kudretli savaşçılarız. Hatta belki ünümüzü duymuşsundur.”
“sanmıyorum. Daha önce hiçbir ejder avcısı grubuyla karşılamadım. Bu taraflara pek gelmezler.”
Sarışın gencin sağındaki ondan yaşça daha büyük duran esmer genç konuşmuş. “buralara gelmeyerek hata etmişler. Şu nefis şeyi içmeden ölmek büyük şanssızlık.” Demiş, elindeki sıvı dolu bardağı havaya kaldırarak.
Masadaki, bir şey içmemiş olacak ki, en ayık görünen siyah saçlı genç konuşmuş. “buralarda pek ejder görünmüyor gerçekten de. Bir avcı grubunun buralara gelmediğine inanmak zor. Yoksa köy halkı ejderleri uzak tutmak için bir yöntem falan mı buldu?”
“hayır, kardeşlerim ve ben bu civardaki ejderlerden kurtulduk. Bu yüzden ne avcı grupları ne de avcılar buralara uğramaz. Çünkü onlara bu köyde para kazandıracak tek iş ahır temizlemek.”
Masadaki meraklı bakışların hepsi Darvell’e dönmüş. “sen ve kardeşlerin mi? Dostum sen kaç yaşındasın. Benden en az beş yaş küçük görünüyorsun ama köydeki tüm ejderleri temizledin yani, öyle mi? Şakanın da bir dozu vardır.”
“doğruyu söylüyorum. Köyde kime sorarsanız sorun size aynısını söyleyecektir.”
“biz de avcıyız diye geçiniyoruz. Şu gruptaki birkaç kişi ilk ejderini henüz bu sene öldürdü, kimimiz ise hiç öldüremedi.” Dedi sarışın olan, solundaki içmekten kendinden geçiş sıska gence bakarak.
“şu işe bak, henüz yeni gençliğe adım atan bir meslektaşımız var. İşte buna içilir.” Dedi esmer genç.
“sen de içmek için bahane arıyorsun zaten, Kevin.” Dedi sarışın olan.
Daha sonra birbirlerine laf atmaya başladılar. Birbirleriyle sürüşürken sesleri gittikçe yükseliyordu fakat bardaki ses onların sesini bastıracak kadar kuvvetliydi.
“daha önce hiç bir avcı grubuna katılmayı düşündün mü?” dedi siyah saçlı.
“hayır.”
“peki, düşünür müsün? Sendeki kapasiteyi görebiliyorum, senin gibi meslektaşlara ihtiyacımız var.”
“hayır.”
“neden? Normalde böyle bir teklifi kimse geri çevirmez.”
“ihtiyacım yok.”
“paraya mı?”
“ne paraya ne de daha fazla eğitime. Gençliğimin doruğundayken yapmak istediğim tek bir şey var, o da ulu ejderi bulmak.”
Adı Kevin olan genç bir kahkaha patlamış. “onu gerçekten öldürebileceğine inanıyor musun? Onu gören kimse şu anda hayatta değil. Dahası sen onu bulacak ve öldüreceksin. Hahhh!”
“ulu ejderin varlığını bilecek ve onu tasvir edecek kadar bilgiye sahipsiniz. Onu görmeyen birisi bu bilgileri nereden edindi peki. Onu görüp hayatta kalmış birileri illaki olmalı, değil mi?”
Masaya derin bir sessizlik çökmüş. Böyle düşününce Davell’in haklılık payı varmış ancak bu ulu ejderin öldürülebileceğini doğrulamazmış.
Karşılarındaki bu yeni gençliğe adım atmış delikanlı kendinden çok emin görünmüş. Ona bu özgüveni veren şey neymiş?
“kendinden bu kadar emin olman hoşuma gitti. Maalesef sana bu konuda pek yardımımız dokunmaz fakat işine yarayabilecek bir şeyler bilen birini tanıyorum. Biraz çatlak biridir ama iyi adamdır.”
“kim olduğunu söylerseniz size minnettar olurum. Bu bilginin bile bana yardımı dokunur.”
Siyah saçlı genç bu meraklı çocuktaki ışığı fark edebiliyormuş. Gerçekten de insana ümit vaat eden bir ışıkmış bu.
“bu bilgiyi vermeden önce sana son bir çift sözüm olacak. İlk kez karşılaşıyoruz ancak seni gözüm tuttu bu yüzden seni bir kez daha grubumuza davet edeceğim. Hemen karar verme, bir süre daha buralardayız bu yüzden kararın değişirse bana ulaşabilirsin. Boş bir heves uğruna senin gibi birini kaybetmek istemem, kararından dönmeyeceksen de yolun açık olsun.”
“teklifin için sağ ol ama kararımdan dönmeyeceğim. Şimdi söyle bakalım şu çatlak arkadaşının adı neydi?”
Darvell, o gün ejder hakkında bilgi sahibi olabilecek bu adamın ismini öğrenmiş ve onu bulmak için yola koyulmuş. Aynı zamanda o gün bir grup dost edinmiş.
Gideceği yol tarif edilene göre pek uzak değilmiş bu yüzden Darvell bu adamı çok kolay bir şekilde bulmuş. Tıpkı siyah saçlı gencin, Dorian, dediği gibi adam biraz çatlak biriymiş ama iyi biriymiş de.
Darvell, adamdan alabildiği tüm bilgileri toplamış ve evine geri dönmüş. Artık ulu ejderi öldürmek için her şeye sahipmiş.
Son hazırlıklarını yapmış. Kendine at hazırlamış, uzun yolculuğu için erzak hazırlamış, yayını ve kılıcını kuşanmış.
Bir sabah henüz hava aydınlanmadan, kimseye haber vermeden yola çıkmış.
Kimseye haber vermemiş çünkü kimseyi tehlikeye atmak istemiyormuş. Kalkıştığı işin ne kadar tehlikeli olabileceğinin o da farkındaymış. Hatta bu ihtimal düşündükçe daha da inandırıcı gelmeye başlamış. O kadar ki, geri dönemeyeceği -muhtemelen- oracıkta öleceği ihtimaline karşı yanına geri dönüş erzağı almamış.
Eyerlediği atına atladığı gibi uzun yolculuğuna başlamış. Sayısız ormanın içinden geçerken onu arkasından takip eden gölgelerin farkında değilmiş.
Bu gölgeler, Darvell’in ne kadar keskin duyulara sahip olduğunun farkındaymış bu yüzden onu olabildiğince uzaktan takip etmişler. Bu sayede uzun yolculukları boyunca hiç karşılaşmamışlar.
Dere tepe düz giden Darvell ve arkasındaki gölgeleri o kadar uzun yol almışlar ki sonunda ucu bucağı görünmeyen çölden çıktıklarında susuzluktan bitap düşmüşler. Darvell sonsuz çölü aştıktan sonra vardığı ormanda ilerlerken bir yandan da su kaynağı aramaya koyulmuş. Ormanın derinliklerine ilerledikçe etraftaki ne olduğu belli olmayan uğultu gittikçe bir şırıltıya dönüşmüş. Son bir umut, susuzluktan dili damağına yapışan Darvell kaynağa daha çabuk varabilmek için atını kamçılamış. Arkasındaki gölgeleri de hızını artırmış.
Kaynağa vardığında atını dizginleyen Darvell bir anda atından atlamış ve karşısındaki şırıl şırıl akan pınara yaklaşmış. Kana kana su içmek için can atıyormuş ama bir sorun varmış, karşısında gördüğü pınar saki bir kristalmişçesine ışıldıyormuş. Suyu içip içmemek arasında kalan Darvell durumu kafasında şöyle tartadursun, arkasında saklanan gölgelerin artık sabrı kalmamış ve Darvell’e görünmek uğruna da olsa ortaya çıkıp doğruca pınara koşmuşlar.
Daha Darvell ne olduğunu anlamadan pınara koşan bu gölgeler hemen pınarın kenarına çökmüş ve ışıldayan bu garip sudan avuçlamışlar. Neredeyse ağızlarına kadar götürdükleri suyu içmelerine ramak kala Darvell haykırmış. “sakın içmeyin!”
Bir anlığına pınarın sesini bile bastıran bu haykırış karşısında bu, tanıdık, gölgeler avuçlarındaki suyu pınara geri bırakmışlar ve ona dönmüşler.
“sizin burada ne işiniz var?”
“küçük kardeşimizi yalnız bırakmak istemedik.” Demiş kız kardeş Ivy.
“şu an daha önemli bir sorunumuz var minik kardeşim. Suyumuz bitti! Biraz daha su içmezsek burada ölüp gideceğiz.” Demiş ortanca ağabey Lamar.
“ancak bu suda normal olmayan bir şeyler var. Neden parladığını bilmediğimiz bir suyu içemeyiz.” Demiş Darvell.
“susuzluktan ölmektense su içtiğim için ölmeyi tercih ederim.” Demiş en büyük kardeş Brando.
Brando susuzluğuna karşı koyamayarak tekrar pınara yöneldiğinde Darvell yine ona engel olmuş ve elindeki suyun dökülmesini sağlamış. “ağabey bekle, eğer aramızdan birini feda etmemiz gerekiyorsa o ben olmalıyım. Aranızda en küçük benim, ağabey ve ablalarımı feda edemem!”
Tüm kardeşler ne diyeceğini bilemeyerek Darvell’i dinlemeye devam etmiş.
“izin verin önce ben içeyim. Bir süre suyun vücuduma tesir etmesini bekleyin. Bir sorun hissetmezsem siz de içebilirsiniz ancak bir şeyler ters giderse hemen buradan uzaklaşın, kendinize yeni bir su kaynağı arayın.”
Darvell son derece kendinden emin bir şekilde pınara yaklaşmış, abla ve ağabeylerinin başına bir şey gelmesindense kendi canından olmaya razıymış. Eğilmiş ve parlayan su solu pınara elini daldırmış. Su normal pınar sularından ne soğuk ne sıcakmış, ne fazla akışkan ne fazla yoğunmuş, ne bir kokusu varmış ne de parıltının kaynağı belliymiş.
Daha fazla düşünmeden avucundaki suyu dudaklarına götürmüş ve bir yudum almış. Tadı herhangi bir sudan çok farklı değilmiş. Ne tuzluymuş ne tatlı, ne ekşiymiş ne acı. Sıradan bir su kadar sıradanmış.
Bir süre öylece beklemiş ve merakla ona bakan kardeşlerine dönerek konuşmaya başlamış. “garip hiçbir şey hissetmiyorum. Sanırım normal…”
O anda Darvell’den inanılmaz güçlü bir ışık yayılmaya başlamış. Teni adeta bir elmas gibi, tıpkı su içtiği o pınar gibi parıldamaya başlamış. Yüzü tıpkı acı çekiyormuş gibi çarpılmış ve ayakları yerden kesilen Darvell yaklaşık yarım metre havaya yükselmiş. Dehşete kapılan kardeşler kaçıp gitmek ve Darvell’e yardım etmek arasında kalmışlar. Sonunda Ivy, Darvell’e doğru koşmuş ve bacaklarından tutarak onu aşağı çekmeye çalışmış. Ancak bir sorun varmış, Darvell’in vücudu tıpkı bir sıvı kaplıymış veya gaz bulutuymuş gibi tarif edilemeyen bir kıvamdaymış. Onu tutmak şöyle dursun ona dokunmak bile mümkün değilmiş.
Darvell’i saran hale bir anda yok olmuş ve vücudu eski haline dönen Darvell bir anda yere serilmiş. Kardeşleri başına toplanmış ancak hiçbiri ne yapması gerektiğini bilmiyormuş.
Önce nabzını kontrol etmişler, normalden biraz hızlı atıyormuş. Vücudunda anormal herhangi bir şey de yokmuş.
Bir sorun olmayacağını anladıklarında bilinci yarı kapalı halde yatan Darvell’i uyandırmaya çalışmışlar. Gözlerini açan Darvell ilk önce etrafına bakınmış, az önce ne olduğuna o da bir anlam verememiş. Her şey tıpkı bir rüya gibiymiş, uyku ve uyanıklık arasındaki o sersemlikteymiş gibi. Fakat her şey gerçekmiş, can acıtacak kadar.
Tüm o kargaşanın sonunda ayağa kalkmaya çalışan Darvell bir şeyin farkına varmış. Şu anda vücudu eskisine oranla çok daha güçlüymüş. Tıpkı yeni antrenman yapmış kadar dinçmiş, hatta ondan bile öte bir güç kıpraşıyormuş içinde.
Hislerinin doğru olup olmadığı anlamak için vücudunu test etmeye başlamış. Koşmuş ve kaç kilometre koşarsa koşsun terlememiş. Mekik ve şınav çekmiş ancak kasları ne ağrımış ne de yorgunluk hissediyormuş. Gözleri daha iyi görmeye kulakları daha iyi işitmeye başlamış. Refleksleri artık daha keskinmiş.
Tüm bunların ardından suyun tehlikeli olmadığına, aksine daha da iyileştirdiğine, karar veren kardeşlerde sudan içmek için pınara yönelirler. Her biri sudan içer ve Darvell’in yaşadığı şeylerin aynısını yaşamış.
Artık tüm kardeşler çok güçlü olmuşlardır fakat unutulmamalıdır ki pınar bu kardeşlere güç bahşederken aynı zamanda lanetler de.
Anlatılanlara göre tüm kardeşlerin güçleri neredeyse eşitmiş ancak aralarındaki farklar şunlarmış; en büyük kardeş Brando ateş elementine sahip olmuş ancak her dolunayda iskelete dönüşürmüş, küçük ağabey Lamar su elementine sahip olmuş ancak suya temas eden bedeni pullarla kaplanırmış, kız kardeş Ivy toprak elementine sahip olmuş ancak güzel ve zarif yüzünün her iki yanındaki kulakları uzayıp ucu sivrilmiş, en küçük kardeş Darvell ise hava elementine sahip olmuş fakat kalbindeki saflık o kadar güçlüymüş ki pınar onu lanetlemek yerine ödül -kanatlar- bahşetmiş.
Ayrıca bu kardeşlerin her birine pınar tarafından silah bahşedilmiş; ateş elementine kılıç, su elementine üç uçlu mızrak, toprak elementine yay ve son olarak hava elementine ip verilmiş.
Bu bahşedilen eşyalar o kadar sağlammış ki mızrak ve kılıç asla körelmezmiş, yay ne kadar esnerse esnesin ilk an ki kadar dik dururmuş, ip ise asla kopmaz, yanmaz, tahriş olmazmış.
Bu nimetlerin bahşedilmesi adeta bir lütufmuş. Nedenini anlayamadıkları bir şekilde, sanki pınar da ejderhayı öldürmek istiyormuş. Yoksa neden versin bunca gücü kuvveti diye düşünmeden edememişler.
Planlanmamış bu ödülleri de alan kardeşler artık ejderhayı öldürebilecek kadar güçlendiklerine inanmışlar ve koyulmuşlar yola. Darvell’in eski haritasına göre az kalmış varmalarına.
Az daha ilerlediklerinde görmüş hepsi o koca, görkemli Kong Dağı’nı. Başlamışlar tırmanmaya. Darvell ise ona bahşedilen kanatlarla başlamış uçmaya.
Uzun bir tırmanışın sonunda devasa bir mağaraya açıldığı belli olan geniş bir ağza gelmişler. Kendilerini hazır hissettiklerinde içeri dalmışlar ve o anda korkunç bir kükreme duymuşlar. Ama geri dönmek için artık çok geçmiş.