İçeriğe geç

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 17 · 12 dk okuma

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 17

17.Bölüm

BLACKLİGHT

Arrival of the birds_Thieves

Katherina Blacklight

Candelas’a girdiğimizde sokakların Brachium’dan bile daha lüks olduğunu fark ettim. Arabalar daha lükstü, insanlar daha zengin zevklere sahiplerdi. Caddeler boyu devam eden lüks kıyafet mağazaları, yoğun trafik, upuzun binalar ve tüm yolların ona çıktığı koca kraliyet sarayı.

Trafik yüzünden altımızdaki arabaya hakaret olacak kadar yavaş ilerledik. Sonunda otoban açıldığında ise Nic gaza yüklenerek seri hareketlerle bizi arabaların arasından çekip çıkardı.

Aragons’dan bile büyük olan bir bina görüş açımıza girdiğinde kalbim heyecanla tekledi.

Kocaman bir saraydı. İnternete yüklenen fotoğraflarını görme fırsatım olmuştu ama bu kadar büyük olduğunu yakından görmek çok farklı hissettiriyordu.

Saraya yaklaştığımız her saniye etrafımızdaki evler daha da farklılaşıyordu. Her birinin saray yavrusuna benzediği sokaklar boyunca ilerledik. Saraya yaklaştıkça sokakların düzeninde bile değişiklikler göze çarpıyordu. Ara sokak diyebileceğiniz köhne bir yer yoktu. Her yerde beyaz tuğlaların ardına saklanmış lüks malikâneler vardı. Bunlar sarayda çalışan nüfuzlu insanların kaldıkları yerler olmalıydı.

Sonunda saray kapısına vardığımızda devasa kapı iki yana açıldı ve bize yol verdi. Sarayın devasa bahçesine girdiğimizde içimde kelebekler kanatlarını çırpıştırmaya başlamıştı. Etraf yemyeşildi. Bodur çalılıklar geçtiğimiz yolun iki yanından sarayın kapısına dek uzanıyordu. Minik ağaçların bazılarına da bahçe makaslarıyla insan silueti şekilleri verilmişti. Yüzleri yoktu ama olmayan gözleriyle beni ve Nic’i izliyorlardı sanki. Onlar da bu ikilinin ne kadar ilginç olduğunu fark etmiş olmalıydı.

Belki de kalbinin gümbürtüsünü çalılıklar bile duyabiliyordur.

Olabilir.

Bahçenin çimenliklerindeki ince işlemeli su fıskiyeleri tüm ilgimin onlara kaymasına neden oluyorlardı. Suyun aktığı heykeller o kadar zarifti ki onları incelemekten gözümü alamıyordum. Zarif vücutlu kadınların etrafını saran ince bir çarşafla yarı çıplak bırakılmış gibi görünen bu sanat eserleri heykeltıraşın önünde saygıyla eğilme isteği uyandırıyordu içimde.

Saray ise başlı başına bir şaheserdi. Gök adanın milyonlarca yıl önce göğe yükseltilmesinden bu yana ayakta kalan restore edilse de ilk halinden neredeyse hiçbir şey kaybetmeyen muhteşem bir tarihi eserdi. Devasa bir tarih kitabı gibiydi. Ona dikkatli bakarsanız sizi şu andan alıp milyonlarca yıl öncesine döndürebilirmiş gibi, ayrıntılarında gök adanın kurucusunun sırları saklıymış gibi.

Sarayın kapısının hemen önündeki dönemece girdiğimizde etrafımızı bir düzine muhafız sardı.

Bu muhafızların giydikleri üniformalar da benim üniformamla aynı renkleri taşıyorlardı. Sadece taşıdığımız kıyafetlerin desenleri farklıydı. Benim üniformam onlarınkine oranla daha ince işlemelerle kaplıydı. Sonuçta bu bana gösteriş yapmam için giydirilmişti.

Nic arabadan indiğinde ben de kendi tarafımdaki kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Nic arabanın anahtarını valeye teslim etti.

Arabayla birlikte giden valenin ardından birkaç görevli bizi sarayın içine yönlendirdi. Sarayın kapısından içeri girdiğimizde bir kez daha bu tarihi esere hayran kaldım. Yerdeki döşemeler inanılmaz canlı renklerle parlıyordu. Koridor boyunca bembeyaz duvarlara işlenmiş altın işlemeler vardı. Tavan inanılmaz yüksekti. Ancak yüksekliğine rağmen tavan bile rengârenk boyanmıştı.

Her yer mükemmel bir işçilikle donatılmıştı. İçimdeki heyecan hayranlık duygusuyla harmanlanıyordu.

Uzun ve geniş koridor boyunca yürüdük. Bizi taht odasına götürüyorlardı yani sarayın merkezine.

Etrafımızda bu kadar çok muhafız olması biraz rahatsız ediciydi. Benim haricimde bir kız daha olmamasını saymıyorum bile. Saray çalışanları arasındaki hizmetli kadınlar kurtların arasında kalmış bir kuzu yavrusuymuşum gibi bana bakıyor bir yandan hararetle dedikodu yapıyorlardı.

Hakkımda fısıldadıkları şeylerin ne olduğunu pek duyamasam da ne hakkında olduklarını tahmin edebiliyordum.

Bu kızın burada ne işi var? Kim bu kız?

Neden etrafında bu kadar çok asker var? Önemli biri mi? Bir leydiye benzemiyor?

Asker mi? Bu nasıl olur? Kadın bir asker…

Fısıltılar hepimizin kulaklarına ulaşıyordu yavaş yavaş.

Etrafımdaki askerlerin çokluğu aslında anlaşılabilirdi. İlk defa dört elementi kontrol eden bir kişi ortaya çıkmıştı. Bu olağan üstü hal demekti. Bu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. Önlem almaları gerekiyordu. Hem beni dışarıdan korumak hem de kendilerini bana karşı korumak için.

Kraliyetin ana salonuna vardığımızda kocaman bir kapıdan geçtik. Salonun devasa tavanından sarkan avizeler muhteşem görünüyordu. Odanın üç cephesi de kocaman pencerelerle donatılmıştı ve bu sayede gündüzleri lamba yakmaya ihtiyaç duymadan odanın her köşesini güneş ışığıyla aydınlatabiliyorlardı.

Ayaklarımızın altına serilmiş kırmızı halıyı takip ederek odanın ortasına kadar geldik. Tam karşımdaki tahtta oturan sakalları ağarmış kafasındaki koca tacı nasıl taşıdığına şaşırdığım adama baktım.

Omuzlarına attığı kürk detaylı pelerin omuzlarını olduğundan daha iri ve kudretli gösteriyordu. Karşımdaki adam görünüşün ne kadar önemli olduğunu iyi biliyordu. Konuşmadan bile ondan yayılan hâkimiyet duygusunu iliklerinize kadar hissediyordunuz.

Konuşmaya başlamadan önce beni bakışlarıyla süzdü.

Belki de karşısında beklediği savaşçı ben değildim. Kafasının içindeki ejder sahibi belki de daha iri yarı daha korkunç görünümlüydü. Yüzü benim yüzüm kadar çocuksu değildi veya yaşı benim yaşım kadar küçük değildi. Belki de erkeğe benzeyen birini bekliyordu. Erkekten bozma bir kadın.

Ama ben tamamen normal bir kız çocuğu gibi görünüyordum.

Dışarıdan bakıldığında.

“ sarayıma hoş geldin ejder taşıyıcısı. Kendini tanıt. “

Bir adım öne çıkarak selam verdim. Bayan Wisetoun’un öğrettiğinin aksine, reverans yapmamıştım. Asker selamı vermiştim. “ Katherina Blacklight. Brachium eyaletinin Cervus kasabasından geliyorum. Bu sene Aragons’a girme şerefine eriştim. Geçtiğimiz hafta meydana gelen Aragons’daki olayın sorumlusuyum. “

“ fazla cesaretlisin. “

Soru sormama fırsat tanımadan devam etti. “ yaptığın şey yüzünden yargılanabilirsin fakat suçunu hiç inkâr etmiyorsun. Aksine yapıp yapmadığını sormamama rağmen kendi ağzınla itiraf ediyorsun. “

Arkamızdaki ağır kapıların açılma sesi duyuldu. “ veliaht prens teşrif ettiler. “ kapı bekçilerinin sesi boş odada yankılandı.

Arkamı dönmedim. Krala bakıyordum. Prensin adım sesleri sağıma yöneldi ve kralın yanındaki tahta yöneldi. Önüme geçtiğinde onu ancak yan profilden görebilmiştim. Mükemmel bir burnu vardı ve neredeyse bembeyaz parlayan saçları. Boyu da en az Nic kadardı. Dimdik yürüyordu. Önümde yürürken sadece sırtını görebiliyordum ama yine de onun ve benim aramdaki uçurumu görebiliyordum. O bir potansiyel hükümdardı. O tüm bu ülkenin geleceğiydi. O veliaht prensti.

Sonunda kralın yanındaki tahtta yerini aldı ve bana döndü. Gözlerinin zümrüt yeşili buradan bile seçiliyordu. Ne kadar güzel bir yüzü vardı. Bir kızdan daha güzel bir erkekten daha yakışıklıydı. Gerçek olamayacak kadar iyi görünüyordu. Gözlerim ister istemez ona kayıyordu. Belki ağzım da birazcık açık kalmış olabilirdi, birazcık.

“ eğer kurul kararıyla yaptığın şeyin suç olduğu kararına varılırsa seni cezalandırmak durumda kalırız. Ya bunu düşünemeyecek kadar aptalsın ya da bunu biliyorsun ve cesaretin yüzünden geri adım atmıyorsun. “

“ gerekirse yargılanır gerekirse de cezamı çekerim. “ dedim ciddi bir suratla.

“ tam tahmin ettiğim gibi. Sende deli cesareti var. Ama fazla cesaret de iyi değildir. Seni öne çıkarabilir ama yıkabilir de. Ve sen kendine ne kadar üzülmesen de ardındakilerin canı senin için yanar. Mesela ailen. Onlar da senin bu cesaretinden endişeleniyor olmalılar. “

Yutkundum. Sözcükler boğazıma takılmıştı. Ailenin öldürüldüğü en kibar yolla nasıl söylenirdi ki.

Bir asker, kralın kulağına eğildi ve bir şeyler fısıldadı.

“ bak bu kötü oldu. “ dedi kendi kendine. Ardından bana döndü ve “ taze bir yaraya tuz basmak istemezdim, kusuruma bakma. Demek sen de gök adaya yapılan yağmaların mağdurlarındansın. “

Kafamı yavaşça salladım. Sözcükler hala dilime varmıyordu.

“ kaybettiğin aileni geri getiremem veya yağmalanan evinin aynısını yerine koyamam ancak içine su serpecekse krallığımıza yapılan yağmaları durdurmayı başardık. Nedenini ve kaynağını henüz bilmesek de öğrenmek için elimizden geleni yapıyoruz. Her yola başvuruyoruz. “

“ bunu duymak bile insanın içini rahatlatıyor majesteleri. “

Kral kocaman gülümsedi. “ hiç beklediğim gibi biri çıkmadın. “

“ bu beklediğimden kötüsün demek değil ancak seni daha çok tanımak isterim leydi Blacklight. Bugün katılmam gereken birçok görüşme var bu yüzden sohbetimizi burada bitirmeliyim. Yine de sizi en kısa zamanda yine görmek isterim. “

“ emredersiniz majesteleri.” Prense döndüm. “ prensim. “ her ikisine de baş selamı verdim ve kraliyet salonundan çıktık.

Konuşmamızın bu kadar kısa sürmesi benden hoşlanmadığı hissi uyandırsa da son sözleri bu düşüncelerimde yanıldığımı gösteriyordu. En kısa sürede beni tekrar görmek istemesi çok gurur vericiydi. Kralın beni çağırması bile başlı başına heyecan vericiydi, şimdi beni ikinci kez davet etmesi içten içe havalara uçmama neden oluyordu.

Saraydan çıktığımızda Dominic girmem için kolunu uzattığında hiç düşünmeden kolumu onun koluna doladım. O kadar mutluydum ki şu an hiçbir şey keyfimi kaçıramazdı. Kim ne isterse yapabilecek yumoş yumoş bir kıvamdaydım ve bu çok nadir görülen bir olaydı.

“ ağzın neredeyse kulaklarına varıyor. Kralın sözleri mi seni mutlu etti yoksa prense mi âşık oldun?”

“ne önemi var? Şu an sadece çok mutluyum. “

“ yani her ikisi de. “ dedi soru sorar gibi.

“ belki de. Dediğim gibi şu an bunun ne önemi var? Mutluluğumun tadını çıkar. Bu hallerimi bir daha bulamayabilirsin. “

Kaşları çatılmış bana bakıyordu. Ne dedim ki şimdi?

Mutlu olmam mı onu sinir etmişti?

“ ne? Ne var? Bana neden öyle bakıyorsun? “

Kulaklarıma varan koca tebessüm yavaşça soldu.

“ kralın sözlerine mi mutlu oldun, prense mi âşık oldun? “

“ seni gerçekten anlayamıyorum Dominic. “

“ soruma cevap ver. “

Kolundan çıktım ve ona döndüm. O da durmuş bana bakıyordu. Cevabımı bu kadar çok mu merak ediyordu?

“ şunu unutma ki o seni aşar. O bir veliaht.”

“ sen neyden bahsediyorsun? “ kafamı iyice karıştırmıştı.

“ veliaht prensten hoşlanıyor olabilirsin, bu gayet doğal ama kendini fazla kaptırma. O sana bakmaz. “

“ ne? “

“ seninle alakalı bir durum değil. Yani kendini suçlama. Sadece, o kraliyet soyundan geliyor sen de halktan birisin. “

“ saçmalamayı keser misin? Benim birinden hoşlandığım falan yok! “

Ani çıkışım sonunda bir sessizlik oldu. “ yani prense âşık falan değilsin. “

“ hayır değilim. Nereden çıktı şimdi bu?”

“ seni çocukluğundan beri hiç bu kadar mutlu görmedim. Aşk insanı çocuk gibi yapar derler, bir an ona âşık olduğun için böyle olduğunu sandım. “

“ benim ne zaman nasıl davrandığımı nereden bilebilirsin ki? Hayatımın çoğunda yoktun bile. Şimdi birden karşıma çıkıp beni tanıyormuş muamelesi yapamazsın. “

Ondan uzaklaşmak için bir adım geri çıktım. Öfkem artıyordu, bu iyi değildi. Kendimi kaybedemezdim, sarayın önünde bunca korumanın içinde, henüz yeni gözüne girmeyi başardığım kralın yanı başında özellikle de karşımda Dominic varken olmazı.

Her seferinde benim sinirlerimle öyle ya da böyle oynuyor ya beni çok huzurlu hissettiriyor ya da fazlasıyla geriyordu.

“ bu konuşma burada bitsin. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Aragons’a dönmeliyiz. “

“ öylece kaçamazsın. Bana birden çıkışıp, bağırıp daha sonra arkanı dönüp gidemezsin! “

“ burada olmaz. Bu konuşmayı burada devam ettirmeyeceğim. Nerede olduğumuzu unutup yanlış bir şey yapmadan gidelim şuradan. “

“ bana bağırmanın hesabını da vereceksin. “

“ vereceğim. Yeter ki gidelim şuradan. “

O ne kadar sinirliyse ben de o kadar sinirliydim.

Biz hep ateş barut gibiydik. Birbirimize iyi geldiğimiz söylenemezdi. Birlikte belki de çok büyük parlayabilirdik ama bu parlaklık büyük bir yangını da beraberinde getirebilirdi. Yan yana durmamız bile başlı başına bir sorundu.

O bana iyi gelmiyordu ben de ona.

“ pekâlâ. “ elindeki anahtarla arabanın kapılarını açtı. Sessizce ikimiz de yerlerimize oturduk ve Aragons’a kadar süren uzun yolculuğumuzda ağzımızı bile açmadık.

Konuşma başlatmaya ne mecalim vardı ne de sonrasında olacakları düşünmeye cesaretim.

Arabadan açtığımız müziğin sesini yükselttim. O konuşsa bile duymak istemiyordum. Onun yanımdaki varlığını unutmak çok zordu bu yüzden kafamı müziğe verdim ve gözlerimi kapatarak geriye yaslandım.

Gözlerimi kapadığımda bile karşımda o vardı. Kaşlarını çatmış halde bana bakıyordu.

Ne yaptım ben sana?

Neden bana öyle bakıyorsun?

Bana cevap vermeden öylece bakması bile içimi huzursuz ediyordu. Gözlerimi açtım ve aslına baktım. Araba sürerken yüzü tamamen ifadesizdi. En azından bu anlarda öfkeli bakmıyordu. Bu anlarda beni sorgulamıyor, bana kızmıyor, benimle tartışmıyordu.

Kafasının içinde ne düşündüğünü hiçbir şekilde tahmin edemiyordum.

Yüzündeki masum ifadesizliğin altındaki gerçek düşünceleri seçemiyordum. Yine de onu böyle görmek bile beni rahatlatmıştı.

Ona uzun süredir baktığımı fark etmiş olacak ki boğazını temizledi. Ben de gerçekliğe dönerek gözlerimi kırpıştırdım ve önüme döndüm. Daha bir saat önce tartışanlar biz değilmişiz gibi şimdi de yanımda olması bana keyif veriyordu. Belki de onunla arkadaş olabilirdik. Yeniden. Deneyebilirdik en azından. Geçmişte ne olduysa olmuştu. İkimizde çocuktuk ve o zamanları geride bıraktık. Şimdi şu ana odaklanmalıydık.

***

Aron Leonore Aeris

Babamın bugün saraya çağırdığı kız daha önce gördüğüm kimseye benzemiyordu. İlk görüşte sıradan biriydi. Silik denilebilecek tiplerdendi. Ama konuşmaya başladığında ister istemez ona kilitleniyordum. Her cümlesini kendine sonuna kadar inanarak söylüyordu.

Fazla mı özgüvenliydi yoksa babamın dediği gibi deli cesaretli miydi?

Her ne olursa olsun insanı dikkatini nasıl çekeceğini iyi biliyordu.

Adı ne demişlerdi? Katherina Blacklight. Fazla akılda kalıcıydı.

Büyük salondan çıktığımda fazla dalgındım. Aslında hiç dalgın bir insan değilimdir fakat farkına bile varmadan kafam başka şeylere kaymıştı. Sarayın ana çıkışına dek yürümüştüm ve bunu kapıya varana dek fark etmemiştim.

“ Leo? “

Kafamı bana seslenen kadına çevirdim. “ Bayan Wizary. Buralara pek gelmezsiniz. Bir sorun mu var? “

Gözlerinin altındaki karartı asla geçmeyen, zayıf, uzun ve örgülü saçlarını dağınık şeklide toplayan, boynunda en az bir kolye olmadan asla duramayan bir kadındı.

Gözünün altındaki karartının sebebi makyaj mı yoksa uykusuzluk mu bilinmezdi. Kendisi baştan aşağı gizem dolu birisiydi. Kimi zaman ona sorduğunuz sorularınıza yanıt alamazdınız kimi zamanda öyle bir cevap alırdınız ki bilmece dolu o cümleyi çözmek bir ömrünüzü alırdı.

“ sarayda bir enerji var hissediyor musun?”

“ enerji mi? “

Uzun bir nefes çekti içine. “ şu koku.”

Birkaç kez daha havayı kokladı. “ burada birisi ya da bir şey var. İhtiyacımız olan, kaderinde başı çekmek olan. Onun geçmişi ve geleceğinin kokusu o kadar yoğun ki gözlerim sızlıyor yaşlarla dağlanıyor göz pınarlarım. Onu bul bana. Getir ki onun ağır kaderini birlikte omuzlanalım. Bu bir insanın tek başına kaldırması için ne ağır bir yüktür böyle! “

Gözyaşları yanaklarından süzülürken sarayın geniş bahçesine gözlerini dikmişti. “ iyi misiniz? Gelin bir hava alın. “ elimi sırtına koyarak onu bahçeye çıkardım. Temiz havanın onu rahatlatmasını umuyordum.

“ senin kaderin de ona bağlı küçük Leo. Hepimizinki ona bağlı. Onu bulman gerek. Yaklaşan karanlığa onunla ışık tutacağız. “

“ ne dediğinizi anladığımdan emin değilim. “

Gözlerini mavi gökyüzüne çevirdi. “ en şefkatli olanı bul bana. Olgunluğuna ters düşen bedene sıkışmış bir ruh ve ona eşlik eden ulu ruhu bul. O iki yoldaşın daha çok yolu var. Onlara biz de eşlik edelim. “

En şefkatli olanı mı? Yoldaşlar da kimdi?

“ daha açık olamaz mısın? Bahsettiğin kişi kim? “

“ yeterince şey söyledim. Gerisini yaşamadan öğrenemezsin benden. Merak etme yakında göreceksin de karanlığın fenerini. Çok yakında. “

“ peki, gördüğümde o olduğunu nereden anlayacağım. “

“ bir kez gören kolay unutamaz onu. Senin dalgınlığında ondandır. “

Yine bilmece gibi konuşmaya başlamıştı. “ onu gördüğünde bana getir. Kralına da söyle koyu da olsa ışık göründü. Fakat endişelenmesin kapkara ışık bile karanlığı şu dünyaya vuran güneşten daha çok aydınlatır istese. “

“ şimdi sen de git krallığın işleri aksamasın. Krallığın genç geleceği, boğuş bakalım kâğıt parçalarıyla şu belge dediğiniz. “

Yüzümde bir gülümseme belirdi. Son söylediklerini anlamıştım çünkü. “ pekâlâ. Olur da bilmeceni çözersem şu kâğıt parçalarından kafamı kaldırıp o ışığı sana getireceğim. “

“ bak ne güzel konuştun, bilmece gibi. “

Kocaman gülümsedim. “ sizin sayenizde ben de öğreniyorum bir şeyler. “

Elini yanağıma koydu. “ ne güzel gülüyorsun. Soldurma bu gülüşü hiç. “

Yanağımdaki elini aldım ve üstüne bir öpücük kondurdum. “ siz isteyin yeter. Her vakit gülerim ben size güzel bayan. “

Kıkırdadı ve öptüğüm elini yavaşça geri çekerek benim artık gitmem gerektiğini işaret etti. Onu bahçede kafası bu kadar bungunken yalnız bırakmak ne kadar doğru bir hareketti emin değildim. Ama onun da dediği gibi artık işlerime geri dönmeliydim.

“ ekselansları acilen bakmanız gereken bir sorun var. Önümüzdeki ay kraliyet hazinesinden çıkacak miktar ile harcanacak miktarlar arasında bir tutarsızlık var. Belgelerin karıştığını düşünüyoruz. “

“ hemen geliyorum. “ hazinedarın dedikleri üzerine peşine takıldım.

“ ben belgeleri bulmak için odama çıkacağım. Ancak babamla görüşmem gereken bir konu var. Müsait olduğu bir vakit onunla görüşmek istediğimi bildirin ardından yanıma gelin. “

“ peki, ekselansları. “

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.