İçeriğe geç

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 14 · 16 dk okuma

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 14

14.Bölüm

KÖTÜ HABER

End Of Slince_Entropy

Katherina Blacklight

İlerleyen günlerde Bay Reband’ın kullanmama izin verdiği bahçeye uğramaya başladım.

Her sabah erkenden kalkıp antrenmanlarımı yapıyordum. Akşama kadar boş kalabildiğim tüm vakitlerde de yeni binaya geçip, bahçede güçlerimi kontrol etmeye çalışıyordum.

İlk hedefim hava elementini kontrol etmekti.

Belki Argnes olmasaydı yine de on altı yaşımın getirebileceği güç olan hava elementini seçmiştim. Kesin olarak hava benim gücüm olacaktı diyemiyorum elbette ancak kendimi en kontrol altında hissettiğim element de oydu.

Birkaç gün üzerine düştüğüm için çabalarım sonuç vermişti ve hafif de olsa bir rüzgâr oluşturmayı başarmıştım. Bunu kutlamak için telefon görüşmesi yapma izinlerimden birini o gün kullandım ve ailemi aradım.

Onlara ne olduğunu anlatmayacaktım. Sadece seslerini duymam bile benim ödülüm olacaktı.

Böylece onlarla havadan sudan konuştuk ve telefondan vedalaşıp aramayı sonlandırdık.

Onlarla yaptığım konuşmanın ardından telefon görüşmesi için hala vaktim vardı.

Bu kez de Norah’ı aradım. Ona ilk elementimi kontrol edebildiğimden bahsettim.

Yeterince iyi olmasam da sıkı çalışmaya devam edersem başaramayacağım şey değildi.

Ben bunları anlatırken Norah beni sabırla dinledi. Hatta bazen daha çok heyecanlanıyordu. Ben anlatmayı bitirdiğimde o başladı.

Ve içimin yine kararmasına neden olmuştu.

Ancak bunu bilerek yapmıyordu.

“ yine bir rüya gördüm Kate. “ kaşlarım çatılmış onu dinliyordum.

“ bu kez vücudumun tamamı acı içinde kıvranarak uyanmadım. Bu kez keskin bir kılıcın göğsüme saplandığını hissettim. “

“ sence bu ne anlama geliyor? “

“ emin değilim. Görüntüler bu kez çok karmaşıktı. Etrafa kaos hâkimdi. Çok fazla çığlık vardı. “

Telefonun diğer ucundaki endişesi bana kadar ulaşıyordu. “ katledilmiş birçok insan, çocuk… Çok korkunçtu. “

“ bu hiç hoşuma gitmiyor. “

“ benim de. “

“ diyelim ki bu kez de gerçek. Bunu nasıl durduracağız. Bir katliamı nasıl önleyeceğiz? “

“ bilmiyorum Kate! Bilmiyorum! Kime anlatabilirim ki? Herkes deli olduğumu düşünecek. Şimdiye dek ortaya çıkan rüyaları açıklayamıyorum. Bu kez birilerinin canı fena yanacak ama engel olamayacağız.”

Sesi öfke doluydu. Çünkü olacak bu şey için kimseyi uyaramazdık. Gerçekten de kim bize inanırdı ki?

Birilerinin canı fena yanacak.

Bu söz kulaklarımda yankılanıyordu.

Birilerinin canı yanacaktı birçoğu da katledilecekti.

Eli kolu bağlı oturmak kalbimin sıkışmasına neden oluyordu.

“ ve Kate. Son gördüğüm şey alevler içinde…”

Dıt dıt dıt…

Lanet olsun!

Hat düşmüştü.

Telefon kullanma hakkım dolmuş olmalıydı.

“ lanet olsun! “ dedim öfkeyle.

Hem Norah’ın sözü bitmediği için hem de kalbimin sıkışmasına engel olamadığım için.

Telefonu yerine sertçe taktım. Gözlerimi kapayıp her şeyin bir şaka olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi.

“ Leydi Blacklight. Bir sorun mu var? “

Gözlerimi açtığımda bana bakan iki engin deniz vardı karşımda. “ sorun yok yüzbaşım. “ dedim kendimi toparlayarak. Bir elim alnımda selam duruyordum.

“ bu bir rica değildi. Ne olduğunu anlat. “

Acaba anlatmalı mıydım? Beni anlar mıydı?

Bana yardımcı olacak son kişi olsa da şansımı denemeye değerdi.

“ bir sorun var. “ dedim yüzüm düşerken.

“ anlat. “ dedi bastırarak.

“ inanmazsan anlarım. Yani bu kulağa biraz saçma… “

“ lafı dolandırma Blacklight! “ diye bağırdı. Sabrımın son damlalarını da tüketiyordu. “ bir katliam olacak! Ne zaman nerede bilmiyorum. Birileri öldürülecek! Ama ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Oldu mu? Tamam mı? “

“ birincisi bana sesini yükseltme. Yoksa o sesi kısmasını bilirim. “ dedi kaşlarını daha mümkünmüş gibi çatarken. “ ikincisi ne zaman ve nerede olacağını bilmediğin bir katliamın geçekleşeceğini nereden biliyorsun? “ dedi sakinlikle.

Onu bu kadar sakin görmek beni çileden çıkartıyordu. Ama yine haddimi aşmamalıydım. “ inanmayacağınızı bu yüzden söylemiştim. Çünkü açıklayamam. “

Lafı dolandırmanın da bir anlamı yoktu gerçekten.

Ona Norah’ın rüyalarından bahsetmem sorun olmamalıydı artık. Çünkü birilerinin yardımımıza ihtiyacı vardı. Bu kez bu rüyaları görmezden gelmeyecektim.

“ arkadaşım, Norah. O bir takım rüyalar görüyor. “

“ açıklayamayacağımız şeyler. Sanki vizyon gibi. “

Hala sakindi. Dikkatle beni dinliyordu. “ kulağa uçukça geliyor, yine de geçen hafta başıma bir şey geldi. Bu yüzden ormanda baygın yatıyordum. Benim orada…”

“ olduğunu biliyordu. “ dedi cümlemi tamamlayarak. “ sanki eliyle koymuş gibi. “

“ evet. “ dedim. “ bunu siz nereden biliyorsunuz? “

“ o gün ben de oradaydım. Norah’ın seni nasıl bulduğunu hiç sorgulamamıştım. “ yüzünde endişe kırıntıları oluşmaya başlamıştı. “ o kadar endişeliydi ve ağlıyordu ki sorma fırsatım da olmamıştı. Şu an düşününce bu çok garip. Canını o mu yaktı? “

“ hayır. Hayır! Yanlış anladınız. Vizyonlarında gördüğü şey bendim. Benim orada olduğumu gördü. Ne halde olduğumu görmüştü, ne yaşadığımı da. “

“ Norah’ın psişik güçleri olduğunu mu söylüyorsun? “

“ işte tam olarak bundan şüpheleniyoruz. Ayrıca bu anlattığım ilk görüsü de değildi. Daha fazla şey görüyordu. Ve anlattıklarının gerçeğe dönüştüğüne birkaç kez şahit oldum. Son anlattığı şey bu yüzden bir sorun var demek. “

Bir şey demiyordu. Belki de ne demesi gerektiğini bilmiyordu.

“ kim olduklarını bile bilmediğimiz bu insanlara nasıl yardım edeceğiz? “

“ bilmiyorum. “ kaşları hala çatıktı. Engin denizlerinde ise dalgalanmalar seçiliyordu şimdi.

“ bana düşünmek için vakit ver. Eğer bahsettiğin bu katliamın gerçekleşebileceği bir yer bulursam sana haber veririm. Bunu biraz araştırmam lazım. “ sanki benimle değil de kendi kendine konuşuyor gibiydi.

“ şimdi gidebilirsin Blacklight. Antrenmanlarınız az sonra başlıyor. “ ve yine eski haline dönüştü.

Sinir bozucu bir yüzbaşına…

“ peki efendim. “ dedim ve bu sinir bozucu hallerini bile takacak halde olmadığım için duygusuz bir ifadeyle arkamı döndüm ve sahaya yöneldim. Sahaya ilerlerken bir yandan da rüyanın ne olabileceğini düşünüyordum.

Norah’ın gördüğü bu rüyaların bize anlatmak istediği bir şey vardı sanki.

Birilerini kurtarabilmemiz için miydi? Öyleyse katliamın yapıldığı yeri neden rüyasında görememişti? Böylesi daha kolay olmaz mıydı?

Sahaya vardığımda neredeyse herkes toplanmıştı. Birkaç dakikaya da antrenmanımız başladı.

Akşama dek çalıştık ve sonunda yorgunluktan herkes kendini odalarına attı ve tatlı bir uyku çekti.

Ertesi gün normalden daha fazla uyumuştum. Belki de ilk kez element kontrolü yapmak beni yıpratmıştı. Yine de uyanmamın sebebi başka bir şeydi. Dışarıdan gelen sesler.

Eğer o sesler olmasaydı bir süre daha uyuyabilirdim. Vücudumun hala yorgun olduğunu hissedebiliyordum.

“ vurun şunu!” bir ses daha duyulduğunda merakla kendimi verandaya attım.

Öğrencilerin birkaçı elinde ok ve yayla gökyüzüne bakıyorlardı. “ neyi bekliyorsunuz? Vursanıza!”

Birkaçı elindeki yayı gerdi ve gökyüzüne fırlattı. Nereye attıklarına baktığımda havada uçan bir kuş gördüm.

Okların hiçbiri isabet etmemişti. “ lanet kuş! Bir kuşu vuramıyorsunuz çekilin şuradan! “

Aralarından bir tanesi elinde yayı olan birinden yayı çekip aldı. Tekrar kuşa döndü ve pozisyon aldı.

Ben de kuşa tekrar döndüm.

Normalden daha büyüktü. Kesinlikle bir güvercin olmazdı. Kanat açıklığı fazla genişti ve çok iyi manevralar yapabiliyordu. Tıpkı bir şahin gibi…

İçimde bir ipin koptuğunu hissettim. “ DURUN!”

“ VURMAYIN DURUN! ATEŞ ETMEYİN!!!”

Haykırışlar eşiğinde verandanın merdivenini bile kullanmaya zahmet etmeden tırabzandan aşağı atladığımda tüm gözler bana çevrilmişti.

Hatta o kadar sesli bağırmıştım ki odalarından sesi duyan kişiler de sahaya bakmak için çıkmıştı.

Ana kapının oradan bile gelenler olmuştu. Sanırım birkaç komutandan azar işitecektim.

“ ona dokunmayın! İndirin yaylarınızı! “ dedim yine onlara bağırarak.

“ sen bize emir veremezsin. “ dedi aralarından biri. Az önce arkadaşının elinden yayı kabaca alan kişiydi bu.

“ kapa çeneni de izle aptal. “ dedim.

Bir elimi ağzıma götürdüm ve dudaklarımı neredeyse kapalı konuma getirip sertçe ülfetim. Islığımı duyan kuş üzerime doğru uçmaya başladı. O kadar yüksekten bir anda yere dalış yaptığında koca bir kuşun üzerlerine gelmesinden korkan öğrenciler kenara kaçtılar.

Kolumu havaya kaldırarak kuşun konabileceği bir yer olmasını sağladım. “ buradayım kızım! “ dedim kuşu çağırarak.

Bir anda koluma konan koca bir şahinle etrafımdakiler bana kocaman açılmış gözlerle bakmaya başladı. “ o ne lan! “ dedi içlerinden biri.

Onlar korktukları için şaşkındı ancak benim şaşırma nedenim çok farklıydı.

“ Porta, burada ne işin var? “ bana ince bir çığlıkla yanıt verdi.

Porta kilometrelerce uzakta olan evimizden nasıl buraya kadar uçmuştu? Kafesinde olması gerekiyordu. Babam onu yuvasından mı salıvermişti?

O bunu asla yapmazdı. Ben olmadan onu kimse dolaşmaya bile çıkarmazdı.

Henüz, yanında ben yokken kafesin kapağını açmaya bile cesaret eden olmamıştı.

“ bu çok garip.” Dedim kendi kendime.

Benim içimde de kötü bir his var dedi Argnes.

“ antrenmana az kaldı kimse neden hazır değil? Herkes neye toplandı böyle! “ Dominic sahaya girdiğinde öğrenciler hemen dağılmaya başladı. Böylece kolumda duran koca şahini o da görebilmişti.

“ Bu da ne? “ dedi şaşkınlıkla. Hızlıca yanıma vardığında bir kuşa bir de bana baktı.

“ o benim kuşum. Porta. “ dedim şaşkınlığını biraz da olsa azaltmak için.

“ peki, burada ne işi var? Kuşunu gizlice Aragons’a mı getirdin? Bu kurallara aykırı. “

“ biliyorum. Ancak onu ben getirmedim. Kendisi gelmiş. “ kaşlarımı çatmıştım. İçimdeki ejderi bile endişelendiren bir huzursuzluk sarmıştı bedenimi.

“ sanırım bir sorun var. Porta’yı babama emanet etmiştim. Ancak onu asla salmaz. “

“ elinden kaçırmış olmalı. “

“ hayır. “ dedim aceleyle. “ anlamıyorsun. Kimse Porta’nın kafesinin kapağına bile dokunamaz. “

“ yani evde bir şey mi oldu diyorsun? “ hala kafam bulanıktı. Ne düşünmem gerektiğini kestiremiyordum. “ oldu demiyorum ama şüpheleniyorum. “

“ ailene ulaşabilirim. Gel benimle. “ dedi. Ana binaya giriş kapısından geçtik ve tıpkı Bay Reband’ın odasına gittiğimiz yolları takip ettik. Sadece son koridordan düz gitmemiştik de bir kez daha sola dönmüştük.

Karşımıza bir kapı çıktığında Nic benden önde yürüdüğü için kapıyı açtı. “ içeri gel. “

İçeri girdiğimizde ilk önce etrafa bakındım. Burası Bay Reband’ın çalışma ofisinden çok farklıydı. Burası bir insanın yaşaması için gerekli her şeye sahipti. Tıpkı bir ev gibiydi.

“ burası benim Aragons’daki dairem. “ dedi kafamdaki soruları cevaplamak için.

“ vay canına. “ deyiverdim. Daha doğrusu ağzımdan kaçmıştı.

Bir daireden daha fazlası olduğu belliydi. Bir yerde modern ve açık konsept mutfak karşısında otuma odası vardı. Mobilyaların her biri bembeyaz ve yeni gibiydi. Biraz daha sol tarafta yatak odası gibi dizayn edilmiş bir bölüm ayrılmıştı. Yatağın sağ tarafına doğru dönen merdiven yarım kat gibi bir yere uzanıyordu. Üstteki bu yarım kat ise boydan boya kitaplarla donatılmıştı.

Kitapları gördüğüm anda ağzım açık kalmıştı. “ eğer önemli bir durumumuz olmasaydı onları incelemene izin verirdim. “

“ haklısın. Ailemle konuşmam lazım. “ dedim kendime gelerek.

Aragons’da telefon kullanmak genel olarak yasak olduğu için kimse yanında telefon taşımıyordu. Sadece yetkili birkaç kişi kendi cep telefonlarını kullanabiliyordu.

Diğer herkes ise kendi binalarına bağlı ortak telefonlardan görüşme yapıyorlardı. Ancak bu görüşmelere de belli bir süre sınırı getirilmişti.

Dominic yatağının yanına gitti ve telefonunu alıp bir numara tuşladı.

Aramaya çalıştığında hattın hemen meşgule atması onu başta sinirlendirmişti ancak birkaç denemeden sonra yüzünde endişe kırışıklıkları çıkmaya başladı. “ ne annene ne de babana ulaşamıyorum. “ dedi bana dönerek.

O anda telefon çalmaya başladı. “ alo? Anne iyi misin? Sakin ol. Ne olduğunu anlat bana. “

Odanın içinde volta atarak konuşuyordu. Yüzü o kadar kasılmıştı ki, ona baktığımda bile bir sorun olduğunu anlayabiliyordum. “ ne var? Ne olmuş? “

Dominic telefondaki annesini dinlemeyi bırakıp bana döndü.

Yine de ağzını bıçak açmıyordu. Öylece bana bakıyordu. Kalbim endişeyle çarpıyordu. “ ne olmuş söylesene! “ sesim endişeyle çatlamıştı.

Buz mavileri kararmıştı. Yüzü sinirli değildi, çok üzgün bakıyordu.

Keşke kızsaydı dedim içimden. Keşke şimdi bana bağırıp çağırsaydı.

Ama o bana çok daha kötü bir şey söyleyecekti. “ ailen…”

“ ne? Söyle artık. “ dedim. Sesim çıkmıyordu artık. Ne kadar söyle desem de aslında söylediklerini duymak istemiyordum. Çünkü duyacaklarımın iyi bir şey olmadığını biliyordum.

“ Volentia, sakin kalmanı istiyorum. “ dedi yanıma gelerek. Annesi hala telefonda konuşuyordu ancak telefonu artık kulağına tutmuyordu. “ beni endişelendiriyorsun. “

“ sadece söyleyeceklerimin sana vereceği etkiden korkuyorum. “

Bir eliyle telefonu tutuyordu. Diğer eliyle de kolumu sıkıca kavramıştı.

“ Katherina’ya söyledin mi? Dominic? Onun da bilmesi gerek. Onlar kızın ailesiydi. Dominic? “

Vanessa’nın sesi de çok endişeliydi. Telefondaki sesi kulağıma kadar ulaşıyordu.

“ ben çok üzgünüm Vol. Ailen…” telefonu cebine koydu ve gözlerini kapayarak elini burun kemerine koydu. “ bunu söylediğime inanamıyorum. “

“ söyle şunu! “

“ ailen ölmüş Katherina. “ tüm tüylerim diken diken olmuştu. Gözlerim acıyordu. Suratım acıyla çarpılmıştı. “ Cervus’a saldırı düzenlenmiş. Birçok ev yağmalanmış. Bunlardan biri de sizin evmiş. “

Katliam. Gözlerim dolmuştu. Nefesim kesiliyordu.

Katherina. Kendini topla. Sakın bir delilik yapma. Henüz güçlerini kontrol edemiyordun, duygularına hâkim olmalısın.

Argnes’in sesi çok uzaktan geliyordu. Kafamda yankılanan tek ses Dominic’e aitti.

Ölmüş, ölmüş, öldüler, sizin ev, saldırı…

“ Vol? “ tuttuğu kolumdan beni sarstı ama yine de tepki veremiyordum.

Onlar şu hayatta bana ait olan tek şeylerdi. Beni mutlu eden ve sevilebildiğimi hissettiren tek yönlerimdiler.

Artık bir parçam ölmüştü. Olmayan kalbimin bir parçası daha solup gitmişti böylece.

Gözümden bir damla yaş yanağımda süzülürken içimde yana bir ateş hissettim. O anda Dominic elini kolumdan çekerek küfretti. “ siktir! Bu da ne? “

Eline baktı ardından bana tekrar dokundu. “ yanıyorsun! Gerçek anlamda yanıyorsun! Bu da ne? “

Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Vücudumun sıcaktan kavrulduğunu hissediyordum ama hiçbir şekilde beni rahatsız etmiyordu.

O kadar sıcaktım ki bana dokunamıyordu bile. Bu demek oluyordu ki kontrolümü kaybediyordum.

Buradan hemen uzaklaşmam gerekiyordu.

Dominic’in odası Aragons’un ana binasının arka bahçesine bakıyordu. Orada kimse olmazdı. Sanırım kanatlarımı ortaya çıkarmanın vakti gelmişti artık.

Hızla cama yöneldiğimde Dominic ne yaptığımı anlayamaz bir şekilde bana bakmayı sürdürdü.

Camı açtığım ve kenarına tırmandığımdaysa bağırarak yanıma koştu. “ ne yapıyorsun. Katherina! İn aşağı. Sakın atlayayım deme! Katherina! “

Yine de geç kalmıştı. Kendimi Aragons’un devasa binasından aşağı bırakmıştım.

Kanatlarımı daha önce hiç kullanmadığım için öyle bir yeteneğimin var olduğundan bile şüpheliydim. Ama bunu düşünmeden atlamıştım. Şimdi ya çakılacaktım ya da sonunda kadar direnip o kanatlara eğer sahipsem onları kullanıp buradan uçup gidecektim.

Yere çakılmama metreler kala çimlere düşen gölgemin iki yanına iki devasa gölge daha eklendi. Bunlar kanatlarımın gölgeleriydi. Bembeyaz ve kocamanlardı.

Onları çırpmak için kendimi zorladım ve başarmıştım da. Ölüme yakın anlarda öğrenme becerisi artar derler. Bu sayede belki günlerimi alacak bir antrenmana gerek duymadan uçmayı öğrenmiştim.

Odasının camından bana bakan Dominic hala ne olduğunu çözememişti. Beni takip de edemiyordu çünkü Aragons sınırları içinde gücünü kullanabilen tek kişi bendim. O ise artık bunu biliyordu ama nasıl olduğunu bilmiyordu.

Bu durumu daha fazla kişi öğrenmeden kanatlarımı daha kuvvetli çırptım ve hızlandım. O kadar hızlıydım ki arkamdan bana yetişmeye çalışan Porta’yı çok geç fark ettim.

Kilometrelerce uçtuğumuzda kanatlarım ve sırtım artık ağrımaya başlamıştı. Yere inmeliydim.

Yakınlarda bir orman vardı. Bu orman evimize bağlanan ormanlardan biriydi. Ormanın çok daha ilerisinde seçebildiğim açıklıktan fark etmiştim bunu.

Bu kanatlara sahip olduğum açıklığı seçebildiğimde.

Ormanın üzerinde henüz yeni uçmaya başlamıştık ki yere yakınlaşmaya ve kanatlarımı hafif kısmaya çalıştım. Dengem bozulduğu gibi de altımızdaki ağaçlara düşüverdim.

Çarptığım dallar her tarafımı ya çizip kanatmış ya da morartmıştı.

Hatta kaburgamı çatlatmış da olabilirdim. Ancak olmadığını düşündüğüm kalbimdeki acı o kadar büyüktü ki içimdeki acı yüzünden fiziksel acılarımı hissedemiyordum.

Gözlerim sürekli sulanıyordu. Üzerimde pijamalarım vardı, ayağımda ise yine hiçbir şey yoktu.

Koştum ve koştum. Beni bekleyen korkunç manzarayı görene dek asla durmayacaktım.

Ormandaki açıklığı bile geçtiğimde eve o kadar yaklaşmıştım ki etraftaki bağırış ve yakarışları duyabiliyordum.

İnsanlar acı acı bağırıyor, sevdiklerinin isimlerini çağırıyorlardı. Kalbim ağrıyordu. Norah’ın rüyası buydu işte. O katliam buydu. Benim ailem, benim mahallem, benim yaşadığım kasaba.

“ hayır, hayır. “ gerçeklik kafama daha fazla hücum ediyordu. Ellerim artık buz gibi olmuştu, yanaklarım kıpkırmızıydı. Vücudum orman yüzünden pislik içindeydi. Ayaklarım çamur olmuştu.

Ormandan çıkıp yaşadığım sokağa döndüğümde dizlerim titredi. Etrafta bir sürü sedye ve şifacılar vardı. Uzuvları kopartılmış birçok insan yerlerde yatıyordu. Bazı evler alev almıştı. İnsanlar cansız bedenlerine sarıldıkları sevdiklerinin başında ağlıyorlardı.

Bu manzaranın içinde benim evim de vardı. Bahçe kapısı kırılmıştı ve evin kapısı da sonuna dek açılmıştı.

Yerdeki kan göletlerine basarak eve koştum. Nefesim kesiliyordu.

İçeri adımımı attığım ilk anda yaşadığım evin darmadağın olduğunu gördüm.

Her şey yer yere saçılmıştı. Kıyafetlerimizin bir kısmı öylece yerlerdeydi. Üst kata uzanan merdivenlerde kan lekeleri uzanıyordu. “ ah hayır, hayır, HAYIR! “ haykırarak üst kata koştum. Odamın kapısı yerde uzanıyordu. Porta’nın kafesinin kapağı açılmış ve kafesi öylece yere atılmıştı.

Porta bu şekilde odamın penceresinden kaçmış olmalıydı.

Odamın kapısından biraz daha ilerinde ailemin odasına yaklaşırken adımlarım da yavaşlamıştı.

Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Ellerim titriyordu, bacaklarım beni daha fazla taşıyamayacaklarını haykırıyorlardı.

Odanın kapısını ittirdiğimde gıcırtıyla açıldı.

Gözüme ilk çarpan şey duvarlara fışkırmış kanlardı. Yerdeki kanlar, annemin makyajını yaptığı masanın aynasındaki kan damlacıkları, gardıroptaki kanlar. Her yer kan olmuştu. Etrafı metal kokusu kaplamıştı. Nefes aldıkça tadını da alabiliyordum.

Gözüm bir türlü ailemin olduğu yöne dönemiyordu.

Derin bir nefes aldım ve o yöne döndüm. Ve döndüğüm anda da nefesi geri vermem bir olmuştu. Aragons’da haberlerini aldığımdan beri içimde tuttuğum hüzün gözlerimden sel misali boşalmaya başladı. Ellerimi yüzüme kapadım.

Ailemi daha fazla böyle görmek istemiyordum. Onları bu şekilde hatırlamak istemiyordum. Boyunları boylu boyunca kesilmiş ve gözlerindeki o tüm sevimliğin yok olduğu iki ceset hatırlamak istemiyordum.

Dizlerimin bağı çözüldü ve titreyerek yere düştüm.

Hıçkırıklarım o kadar artmıştı ki nefes alamaz hale gelmiştim. Sadece kendi kendime bir şeyler sayıklayarak bir saat orada öylece bekledim. Yerdeki kanlar üzerime bulaşmıştı. Tüm metal kokusunun üstümdeki kıyafetlere işlediğinin farkındaydım. Ama onları öylece bırakmak istemiyordum.

Aklımdan geçen şey hep onlara bunu ödeteceğim, aileme bunu yapanları bulacağım ve doğduklarına pişman edeceğimdi.

Argnes bile benimle iletişim kurmaya çalışmamıştı.

Belki de konuşmaya çalışmıştı ama kendi düşüncelerimden onu duyamamıştım.

Porta benim odamın camına tünemişti ve daha fazla içeri girmiyordu. Belki de o da ailemi bu şekilde hatırlamak istemediğinden bunu yapıyordu.

Sonunda aşağı kattan birileri bana seslendiğinde olduğum ana döndüm.

“ Kimse var mı? “ muhtemelen sağlık görevlileriydi. Evlere girip insanların sağlık durumlarına bakıyorlardı. Ama bu evde artık buna ihtiyaç yoktu. Çünkü bu evde canlı bir şey kalmamıştı.

Bu evde kurtarılacak hiçbir şey kalmamıştı.

Yüzümde yol çizen kurumuş gözyaşları yüzümü oynattıkça geriliyordu.

Kurtarılacak bir şey kalmadı.

Kendi ailemi bile kurtaramadım.

Neden şövalye olmaya çalışıyordum ki?

KENDİ AİLEMİ BİLE KORUYAMAMIŞTIM! Tüm ülkeyi nasıl kurtaracaktım?

“ kimse var mı? Yukarı geliyoruz! “ bir kez daha seslendiklerinde ayağa kalktım.

Daha fazla burada kalmak istemiyordum. Aileme bakmadım. Sadece arkamı döndüm ve sessizce kapıyı kapattım.

Kalbim paramparçaydı. Parçalarını birleştirmek şöyle dursun toplayamayacağım kadar tuzla buz olmuştu.

Canımdan can çekilmişti.

Kurumuş dudaklarımın arasından onlara son kez veda ettim. “ özür dilerim. Beni korumak için söylediğiniz hiçbir uyarıyı dinlemedim. Beni hep sevdiniz ama cevap veremedim. Beni büyüttünüz ama ben hiç büyüyemedim. Yine de her şey için teşekkür ederim… “ yutkunmam gerekmişti.

“ hoşça kalın. Sizi seviyorum. “ kuruyan gözyaşları tekrar akmaya başladığında hızla odama döndüm ve Porta’nın tünediği camın pervazına çıkarak kendimi aşağı bıraktım.

Kanatlarımı açtığım için yere yumuşak bir iniş yapmıştım. Ardından ormana girdim ve saatlerce orada bekledim. İnsanlar oradan oraya yürüyor, birilerine yardım ediyordu. Savaş alanı dedikleri böyle bir yer miydi?

Her yer mahvolmuştu. Tüm hayatım mahvolmuştu.

Bana ait geride bir şey kalmamıştı.

Akşam olduğunda hava da soğumaya başlamıştı. Sağlık görevlileri toplayabildikleri tüm cesetleri yükleyip götürmüşlerdi. Gece devriyesi gelene dek benim eskiden yaşadığım bu sokağa kimse gelmeyecekti. Ailem o evde öylece çürümeye devam edecekti.

Aklımın bir kenarında bir köz alevleniverdi. Onları öylece burada bırakmayacaktım.

Gecenin yalnızlığında onları öylece terk etmeyecektim.

Ormandan son kez çıktım ve evimin bahçesine dek ilerledim. Ardından odaklandım.

İçimdeki güce ve öfkeye. Haberi ilk aldığımdaki korku ve endişeye. Çaresizliğe. Üzüntüye ve pişmanlığa.

İçimde yine bir alev yanıverdi. Hissediyordum. Ve bu alevi elime yönelttim.

İlk kez o anda alev gücümü gözle görebilmiştim. Elim alev almıştı ama yakmıyordu. Sanki bir rüzgâr gibiydi o da. Ya da su. Elimde dalgalanıyordu ve kıpırdadıkça rüzgârın hafif esintileri gibi bir his uyandırıyordu.

Evime iyice yaklaştım ve alevle kaplı elimi dış duvarına değdirdim. Kendimi daha çok odakladım. Evin tüm duvarlarına tüm tahtalarına. Hepsine uzanan bir ateş düşündüm. Hepsini yutan bir yangın.

Ailemin soğuktan korunmasını sağlayacak ve çürüyen bedenlerini yutacak bir ateş. Böylece cesetlerini kimse bulamayacaktı. Onlar sadece benim hafızamda kalacaktı. Benim ailem ve benim sevdiklerim olarak. Kimseyle paylaşamayacağım gerçek yüzüm olarak sonsuza dek anılarımda yaşayacaklardı.

Geri çekildim ve karşımdaki manzarayı seyrettim. Devasa bir alev topu gibi yanıyordu tüm bina. Tahtalardan gelen çatırtılarla beraber tüm hayatım yanarak kül oluyordu.

Gözlerime yansıyan alev ışığıyla bir süre daha seyrettim. Nihayet gece devriyesi gelene dek evimin çökmesini seyrettim.

Gece devriyesinin yanında bir makam arabası daha fark ettiğimde buradaki sürem de dolmuştu.

İlk dördün evresindeki Celth’in yarım yamalak aydınlattığı gecede ormana daldım ve gözden kayboldum.

Makam arabasından inen Dominic etrafına bakındı ancak beni göremedi. Yanan evimin iskeletine ve hala yanan tahtalarına baktı ve kendi kendine fısıldadı. “ Volentia. “

Bunu o yaptı dedi kendi kendine.

Bunu Volentia yaptı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.