İçeriğe geç

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 11 · 10 dk okuma

İÇİMDEKİ EJDER

Bölüm 11

11.Bölüm

DUMAN

Demons_Jacob lee

Karherina Blacklight

Aslında bugünkü antrenmanımın dünkünden pek bir farkı yoktu. Aynı hareketleri yaptım, aynı tempoda yaptım. Dün kaç sayıda şınav çektiysem bugün de aynı sayıda çekmiştim. Ama dünkünden farklı olarak bugün hiç mola vermemiştim. Hem de hiç.

Aslında bunu yapmama gerek yoktu. Mola vermemek gibi bir kural yoktu. Ben bunu inat olsun diye yapmıştım. Ve bu yüzden de daha saat öğlene gelmeden tükenmiştim.

Ah benim şu inadım yok mu.

Nic sahanın kenarında beni dikizlerken boş boş durursam kesin bir bahane bulur ve benimle yine sataşırdı. Ve bu seferki bizim küçük sürtüşmelerimiz gibi de olmazdı. Ya beni tüm sahaya rezil ederdi ya da daha kötüsü. Hayal bile edemiyorum.

Bölük komutanımız arada bir sahaya uğradığında biraz daha rahat nefes alabiliyordum. Sonuçta beni kontrol etmesi gereken asıl kişi Nic değildi. Karışmaya yetkisi vardı ama her şeye de öylece burnunu sokamazdı.

Sahadakiler de Nic’in sabahtan beri bana olan kötü bakışlarını fark etmiş olacaklar ki kendi aralarında konuşuyorlardı.

Acaba yine ney yaptı da yüzbaşının da gözüne battı? Diye sordu biri.

Kendi gibi davranması yeterli dedi diğeri.

Konuştuklarını duymam da onları rahatsız etmiyordu artık. Ayrıca kendi aralarındaki fısıldaşmalara Nic de bir şey demiyordu. Benim hakkımda duyduğu dedikodular onu daha da keyiflendiriyordu. Sanki konuşmanıza devam edin der gibi pis pis sırıtıyordu.

Sonunda bana sadece bakmaktan vazgeçip seslendi. “ Blacklight! Buraya gel. “

Elimdeki kılıcı kenara kaldırdım ve hemen yanına gittim.

“ buyurun yüzbaşım. “ onunla aramdaki statü farkını belirtmem çok hoşuna gidiyordu. Yine gülümsemeye başlamıştı.

O sırıtışının iki ucundan tutup bir anda kulaklarına kadar çeksem ne olurdu ki?

Kafamın içinde silkelendim ve birilerinin ağzını yırtma fikrinden kurtuldum.

“ aracın geldi. Kapıda seni bekliyor. “

“ peki efendim. “

Sonunda kurtuluş ışığı görünmüştü. Hayır, Aragons’dan değil. Bay burnu kalkık yüzbaşından.

İçimden bir oh çektim ve odama doğru dönecektim ki yine konuşmaya başladı. “ gidebilirsin dedim mi? “

“ hayır efendim. “

“ o zaman neden gidiyorsun. “

“ onu kastettiğinizi sandım efendim. “

“ ne yani söylediklerimi değil de düşündüklerini mi uyguluyorsun. “

“ hayır efendim.” Beni sıkıştırmaya çalışıyordu. Çevremizdeki bakışların yavaştan bize kaydığını hissedebiliyordum.

“ o zaman sözlerimi iyi dinle Blacklight. Beni ikiletme. “

“ emredersiniz efendim. “

“ şimdi gidebilirsin. “

Her şey sadece beni sinir etmek içindi. Yoksa beni azarlaması için hiçbir nedeni yoktu. Vaktimi çalmış, arabamı bekletmeme neden olmuştu. Üstelik valizimi hazırlamamıştım. Lanet yüzbaşı.

“ emredersiniz efendim. “ baş selamı verdim ve daha başka bir şey demesine izin vermeden hızlı adımlarla odama koştum.

Elime geçirdiğim birkaç parça kıyafet ve evde de kullanacağımı düşündüğüm ıvır zıvırı valize tıkıştırdım ve üstüme bir ceket atıp odamdan fırladım. İlk kez bu kadar hızlı hazırlanmıştım. Neredeyse odaya girdiğimle çıktığım bir olmuştu.

Nic ortalarda görünmüyordu.

Ona çatmadan buradan kaçmam lazımdı.

Hızlı adımlarla Aragons’un çıkışına doğru ilerliyordum. Bina ne kadar karışık olsa da garip bir güvercin zekâm vardı ve geldiğimiz koridorları hatırlayıp tüm rotayı takip ettim.

Sonunda ana çıkışa vardığımda adımlarımı biraz daha yavaşlattım.

O anda sedan tipi arabanın ön camı açıldı. “ selam. “

“selam. “

***

Andrew’in beni getirmesi çok iyi olmuştu. Yolculuğum sayesine yine çok iyi geçmişti. Gereksiz konuşmuyor, konuşursa da dostça sorular soruyordu. Aragons’da aradığım arkadaş o olabilirdi. Ne yazık ki o şofördü ben ise asker. Yani yollarımız pek kesişmiyordu.

O ana binanın bir ucunda ben askeri binanın ona uzak en uç noktasındaydım.

Yine de hafta sonları eve o beni götürecekse her hafta yol çekmeye razıydım.

“ haftaya görüşürüz Bayan Kate. “

“ teşekkürler Andrew. Görüşürüz. “ arabayı tekrar çalıştırdı. Sokağın sonunda gözden kaybolana kadar onu bekledim. Daha sonra içeri girmek için derin bir nefes aldım.

Çünkü içeri adımımı attığım anda sevgi yumağına dönmem gerekecekti.

Kapı kilidi açıldığında içeri bir adım attım ve ayakkabımın takırtıları zemindeki tahtalarda yankılanırken bağırdım. “ ben geldim!”

***

“ ve sonra tüm odamı benim toplayacağımı söylediklerinde şok oldum. İnanabiliyor musunuz? Benim kaldığım binada bir tane bile kız yok! “ sonra kahkahalara soğulduk.

Annem ve babamla geçen akşam yemeklerimizi özlemiştim. Bu samimiyeti, bana sevgiyle bakan bu yüzleri çok özlemiştim.

“ umalım da yeni sınıfına birkaç tane daha kız gelsin. “ dedi annem. “ ama o zaman tek olamam. Değil mi? “

“ hep en iyisi olmaya uğraşıyorsun. Bırak da biraz diğerleri zaferi tatsın. “

“ haklısın baba. Bu yüzden yarışmalara katılmıyorum. Kazanacağımı bildiğim bir şeyde başkalarının zaferini çalmamak için. Bence bununla yetinebilirler. “

“ ah, Kate. En iyisi olmak için kendini parçalamandan korkuyorum. Antrenmanlarında kendini kaybediyorsun. O kadar çok çalışıyorsun ki. Bazen saatlerce depodan çıkmıyorsun, boks torbasını o kadar sert yumrukluyorsun ki… Sadece senin için endişeleniyorum tatlım. “

Annem o kadar tatlı bir insandı ki. Onlar benim gibi hırslı insanlar değillerdi. Sadece benim için en iyisini istiyorlardı. Kendileri içinse yeteri kadar olan şeyle sonsuza dek yetinirlerdi. Asla fazlasına gözlerini dikmezlerdi.

Bazen ben de onlar gibi olsaydım ne olurdu diye düşünüyorum.

Vaktimi resim çizmeye harcasam belki bir ressam olabilirdim. Ya da şarkıcı olabilirdim. Kendi minik albümlerimi satardım. Ya da bir kitapçı açabilirdim. Belki bu kadar hırslı olmasam çok daha sakin bir hayata sahip olurdum.

“ benim için endişelenmeyin artık. Neredeyse ilkokuldan beri spor yapıyorum. Şu zamana dek hiçbir şey olmadı. Şimdi de bir şey olmaz. “

Annem buruk bir tebessüm etti. Dediklerime itiraz etmedi ama içten içe hala endişeliydi.

“ Porta’yı yarın gezdirmeye ne dersin. Seni özlediğine eminim. “

“ gerçekten mi? Onu görebilir miyim? Daha bir ay dolmadı bile.”

Babam heyecanla kulaklarıma kadar ulaşan ağzıma bakarak güldü. “ biliyorum. Bu seferlik izin vereceğim. Orada çok yorulduğunu biliyoruz. Bu da ödülün olsun. “

“ teşekkür ederim. “ sevinçle babamın boynuna atıldığımda, ki bu çok nadir olur, annem de bizden ayrı kalamadı ve o da hemen kucaklaşmaya katıldı.

Kucaklaşmamız bittiğinde hep beraber sofrayı topladık ve saat çok geç olduğu için odalarımıza çekildik.

Bay Reband beni bir gün erken göndererek ne kadar büyük bir iyilik yaptığını bilemezdi. Eve geleli saatler olmuştu. Sabahtan beri birlikteydik. Ancak birlikte geçirdiğimiz vakit yetmiyordu sanki.

Bir gün daha hasret gidersek yeter miydi acaba. Yarın da birlikte olsak sonraki günler daha az hasret çeker miydim? Kim bilir.

Odama yatağımda uzanırken, yıllardır tanıdık o koku burnumu dolduruyordu. Bu kokuyu olduğu gibi Aragons’daki odama olduğu gibi taşıyabilseydim keşke.

Herkes odalarına çekileli yaklaşık bir saat geçmişti ancak benim gözüme bir türlü uyku girmiyordu. Belki de odamı bir süredir havalandırmadıkları için sıcak basmıştı.

Yatağımın yanındaki camımı sonuna kadar açtım ve gecenin havasını içime çektim. Hava bir o kadar serin ama bir o kadar yumuşaktı. Yüz dondurmuyordu ama kemiklerime hafif hafif işliyordu.

Dolunay o kadar parlaktı ki. Beni yutuverecekmiş gibiydi. Devasa bir porselen tabağa benziyordu.

Rahatlamayla kapanan gözlerimi tekrar açtığımda, odamın cephesine bakan korulukta bir duman yükseldiğini fark ettim. Sanırım yine birileri kamp yapıyordu.

Acaba kamp ateşi etrafında yine nasıl hikâyeler anlatılacaktı?

O an aklıma uzun zamandır yapmadığım bir şey geldi. Bugün o hikâyeleri dinleyecektim. İki hafta önce yarım kalan hikâyenin hatırına bugünkü hikâyelerin tamamını dinleyecektim.

Yataktan kalktım ve üzerime ceket geçirdim. Telefonumu almama gerek yoktu. Gecenin bir yarısı kimse beni aramazdı. Zaten güneş doğmadan eve geri dönecektim. Böylece yokluğum fark edilmeyecekti.

Odamın kapısını açarken gıcırdamamasına dikkat ettim. Merdivenden inerken de aynı şeklide yavaştım. Döşemelerin gıcırdamaması için parmak uçlarımda süzülüyordum.

Dış kapı en ses çıkaran kapıydı. Bu yüzden en yavaş olduğum aşama bu oldu diyebilirim.

Ayakkabılarımı giymeyecektim. Çıplak ayakla koşabilirdim. Çocukken yaptığım gibi.

Dış kapıyı da sessizce çektikten sonra sokağın sonuna dek koştum ve odamın penceresinin baktığı yöne, ormana doğru daldım. Toprak hafif nemliydi. Gecenin soğuğu iliklerime işliyordu. Yanıma ceket olmasaydım sabaha kadar kesin hasta olurdum.

Bastığım yerdeki yaprak ve kuru dallar çıtırdıyordu. Açıklığa yaklaşana kadar hız kesmeden koştum. Açıklığa yaklaştığımdaysa oradaki kampçıları korkutmamak için sessizce ilerlemeye başladım. Onlara gözükmeyecektim elbette. Sadece hikâyelerini dinleyecektim.

Ancak bir sıkıntı vardı. Etrafta alevlerin çıtırtısı hariç hiç ses yoktu. Acaba erken mi uyumuşlardı onlar da? Ya da ben mi geçe kalmıştım?

Açıklığı görebileceğim bir çalının arkasına geçtim ve etrafa bir göz gezdirdim.

Ve gördüğüm şey bir boşluktu. Etraf bomboştu.

Etrafta ne kampçılar vardı ne de çadırları.

Sadece korunun neredeyse ortasında duran şu yarım kütük, o alev almıştı.

Kimsenin olmayışını fırsat bilip çalıların arasından çıktım ve kütüğe yaklaştım. Yaklaştıkça da alevlerin arasında bir şey olduğunu fark ettim.

Kütüğün üstünde bir tavşan vardı. Bembeyaz tüyleri ve kıpkırmızı gözleri vardı. Etrafı bir çember şeklinde alevle çevrelenmişti. Biri kasıtlı olarak bu zavallıcığı buraya kıstırmış olmalıydı.

Ona yardı etmek için koştuğumda ilerideki ağaçların yakınından bir çıtırtı geldi. Ardında da bir hırıltı.

Kütüğü yakan alevlerin ışığıyla yerdeki birkaç taşı seçebilmiştim. Hemen onları elime aldım ve hırıltının geldiği yöne döndüm. Orada beni izleyen pek çok sarı göz vardı.

Arkamda alevler sarmış kütüğün içindeki tavşan da gözlerini bana dikmişti. Ve o an fark ettim. Porta ile bu koruya son gelişimizde gördüğüm tavşandı bu. Şu ürpertici bakışları olan.

Bir anlam taşıyormuş gibi o boncuk gözlerini bana dikmişti.

“ tamamdır. Etrafımda sadece hayvanla var. Biri garip bakışlı tavşan öbürleri ise…”

Emin değildim ama en kötü senaryoyu düşünmeden de edemiyordum. “ sanırım bir kurt sürüsü. En kötü ne olabilir ki?” diye mırıldandım kendi kendime.

Ancak soğuk terler dökmeye başlamıştım bile.

Sanırım kurtlar bu tavşanı yemek için buradaydılar. Ancak ne şanslılar ki kocaman bir tanesi daha gelmişti. Ben.

Çıtırtılar artarken panik seviyem artıyor damarlarımdaki kan çok daha hızlı akıyordu. “ kurtulacağız. Sorun yok. Panik yapma. Birkaç kurt sana vız gelir. Sadece nişan al. “

Kafalarına atsam olur muydu? Hayır, köpeklerin kafatasları kalın olurdu ve elimdeki taşlar hiç de onları acıtacak cinsten değillerdi. Bacaklarına nişan alsam tökezlemelerini sağlardım sadece.

Ama yumuşak doku hepimizin zayıf noktasıydı. “ gözlerine nişan al. Gözlerine nişan al. Gözlerine… “

Nefesimi düzene sokmaya çalıştığım anda bir uluma duyuldu. Ardında bir deste kurt üzerime doğru koşmaya başladı. “ en azından kurt olduklarını tutturdum! “ dedim sanki az sonra bir boğuşma yaşanmayacakmış gibi histerik bir sevinçle.

Aramızdaki mesafe fazla olsa da yakınlaşmaları pek sürmemişti. Çok hızlılardı. Etrafımı sarmalarına izin veremezdim. En öndekilere taşları fırlatmaya başlamıştım bile. Her atışımı tutturuyordum ancak yeterince hızlı değildim.

Canı yanan kurtlar koşmayı kesmişti. Henüz taş atamadıklarımsa üstüme gelmeye devam ediyorlardı.

Yedinin gözüne de isabet ettirdiğim anda sürünün çıktığı çalının yakınından bir uluma daha yükseldi.

Bu uluma ile sürü yavaşça geri çekilmeye başlamıştı. Son uluyan kurt ortaya çıktığında fark ettim ki üzerime atılanlardan daha büyüktü. Ergin bir kurt boyundaydı.

Ergin kurdun bir patisi havadaydı. Sanırım o patisini sakatlamıştı.

Diğer kurtlar inleyerek yanlarına giderken gözleriyle bizi rahat bırak der gibiydi. Daha fazla bize zarar verme der gibi yalvarıyordu. O bir anne kurttu. Bana saldıranlarsa onun yavruları olmalıydı. “ ah ahmak kafam! Bir avuç yavrudan korktum.” Dedim titreyerek. Histeri krizim henüz geçmemişti.

“ gidin buradan. Daha fazla size zarar vermeyeceğim. “ dedim anlamalarını bekleyerek.

Henüz yetişkin olamamış bir kurt sürüsüyle bu kadar baş ettiysem, ergin bir kurt sürüsü belki de beni parçalardı.

Bu gerçek o kadar korkunçtu ki. Kurtlar gözden kaybolduğunda bile titremem geçmemişti.

Arkamdaki kütük yanmaya devam ediyordu. Tavşancık hala kurtulamamıştı. Aklıma gelen ilk fikir alevle toprak atmak oldu.

Yerden avuçladığım toprakları alevlere fırlatmaya başladım. Tavşan attığım topraklardan kaçınmaya çalışsa da alevler o kadar yüksekti ki bir kısım toprak gövdesine çarpıyordu.

Alevlere bir kez daha toprak attığımda yavaş yavaş söndüler ve yok oldular. “ bu beklediğimden kolay oldu. “

Neredeyse boyumun yarısına gelen alevleri bu kadar çabuk kontrol altına almak beni biraz şaşırtmıştı ama durumun garipliğini kavrayabilecek zekâm o an pek kullanılabilir halde değildi. Çünkü bir çıtırtı sesi daha almıştım.

Bu sefer büyükleri gelmiş olamazdı değil mi? Kaçsam yakalarlar mıydı?

Dolunay ne kadar parlak olsa da ağaçların arasını seçmek çok zordu. Bana bakan sarı gözler de yoktu. Yine de tetikte bekledim.

Arkamı döndüğüm kütükten tekrar ışık yükseldiğinde cidden sinirlenmeye başlamıştım. “ lanet olsun! Kısır döngüye girdim resmen. Alevlerin o kadar kolay sönmesi şüphe vericiydi zaten! “ dedim isyanla.

Çıtırtının geldiği yönde tehdit edici bir şey göremediğim için kafamı tekrar kütüğe çevirdim.

Ve işte o an vücudum buz kesti.

Arkamdaki şey ne bir tavşandı ne de bir kurt. Ne alevler vardı ne de ışık kaynağını açıklayabileceğim bir şey.

Arkamda devasa boyutlarda bir ejderha vardı. Vücudu ışık yutmuş gibi ışıldıyordu ama bir o kadar da saydamdı ve gövdesine baktığımda bile arkasını görüyordum.

Gözlerim korkuyla açılmıştı ve ne yapacağımı bilemeden dikiliyordum. Daha doğrusu vücudumu oynatamıyordum. Kaslarım beni dinlemiyordu.

“ sonunda seni buldum. “ dedi derinlerden gelen bir ses. Sesin kaynağı o ejderhaydı ancak ses her yanımda yankılanıyordu.

“ umarım acıya dayanıklısındır. “ dedi yüzü daha da yüzüme yaklaşırken. Ve sonra olanlar oldu.

Ejderin yarı saydam vücudu benim gövdeme girerken tüm vücudum alev almış gibiydi. Ya da elektrik çarpması. Ancak bir insanın kaldıramayacağı kadar çok voltajda.

Vücudumdan ışıklar saçılırken etrafı daha da görememeye başlamıştım. Kafam dönüyor midem bulanıyor vücuduma milyon tane iğne batıyordu. Çok şiddetli bir şekilde titriyordum ancak yere düşmüyordum. Hatta yerde bile değildim. Ayaklarım artık yere basmıyordu.

Bir metre kadar havaya kalkan vücudumu kontrol edemiyordum. Tüm vücudum kramp girmiş gibi acıyordu ve ben kıpırdayamıyordum bile. Bilincimi kaybetmeden önce gördüğüm son şey tüm vücudumun güneş gibi parlamasıydı. Ağzımdan çıkan son şey ise acı dolu bir çığlık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.