Noterden çıkarken Kaan’ın elinde birçok evrak vardı. Yeni satın aldığı ikinci el arabanın devir işlemlerini tamamlamıştı. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu arabaya artık sahipti. Bu hayal için motosikletini satmış, üstüne birikimlerini eklemişti. Babasının küçükken aldığı, kapıları açılabilen o metal oyuncak arabasının gerçeği şimdi onun ellerindeydi. Eskimiş bir model olsa da çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olmanın heyecanını yaşıyordu. Arabanın resmen kendisine ait olmasıyla birlikte, sürücü koltuğuna otururken içini bir sevinç dalgası kapladı.Cabrio aracına bindikten sonra ilk işi, tavanı açmak ve rüzgârı hissederek yola çıkmak oldu.Kaan, 30 yaşında; sarışın, 1.80 boyunda, atletik yapılı ve mavi gözlüydü. Yakışıklıydı. Girdiği ortamlarda genç kadınların dikkatini çekerdi. Hırslı ve azimli bir polisti. 12 yaşına kadar hep doktor olmak istemişti. Ancak o yıl, babasının Asayiş Büro’da görevliyken bir suç çetesiyle girdiği silahlı çatışmada şehit düşmesi, bu hayali tamamen değiştirmişti. O gün, Türk bayrağına sarılı tabutun başında babasının resmini taşıyor, gözyaşlarını saklamadan elinden bırakmıyordu. Bu büyük kayıp, onu çocukluk hayallerinden koparmış ve yeni bir hedefle doldurmuştu: babası gibi polis olmak.Kaan, küçüklüğünden beri bilgisayara ve teknolojiye büyük ilgi duyardı. Bu merakını fark eden babası, o zamanlar oldukça pahalı olan Windows XP işletim sistemli bilgisayarı hiç düşünmeden almıştı. Hatta bilgisayarın taksitini ödeyebilmek için sigarayı bırakmıştı. Kaan, henüz yedi yaşındayken basit kodlar yazabilecek düzeydeydi. Zekiydi. Bilgisayar dilleri ve İngilizceye büyük merak duyar, arkadaşları oyun oynarken o kendi oyunlarını yazmaya çalışırdı.Yeni arabasıyla Fatih’teki Emniyet Müdürlüğü otoparkına geldiğinde, aynı şubede çalışan arkadaşı Nihat ve ekibi aceleyle binadan çıkıyordu. Nihat, onu görünce seslendi:“Yeni bir ihbar daha! Galiba yine kimlik hırsızı. Adresi tespit ettik, özel harekâtla gireceğiz. Hemen çıkmamız gerek, diğer ekip yolda!”Sivil aracın anahtarını Kaan’a fırlattı. Kaan havada yakaladı.“Kim bu herif yahu? İyi mi kötü mü anlamıyorum. Gidelim bakalım, bahtımıza ne çıkacak.”Sürücü koltuğuna geçti, motoru çalıştırdı ve hızla yola koyuldular.Fatih’te bunlar yaşanırken Mecidiyeköy’deki Özel Psikiyatri ve Psikoterapi Kliniğinde bir seans yapılıyordu. Psikiyatrist Doktor Elif Kılıç, karşısında ağlayan hastasının boğulmak üzere olan hıçkırıklarının yatışmasını sabırla bekliyordu.Gözyaşlarını silen, 45 yaşlarındaki kadın konuşmaya başladı:“Artık iyice kuruduğumu hissediyorum. Kocamın yüzünü bile göresim gelmiyor. Hatta tenine bile katlanamıyorum. Geceleri uyuyamıyorum. Yatakta saatlerce dönüp duruyorum ama gözümün ucuna bile uyku girmiyor… Aşırı kilo aldım. Ve sanki her yerim, özellikle de ayaklarım kupkuru…”Elif gözlüğünü çıkarıp camlarını sildiği sırada hastasını dikkatle dinliyordu. Kadının sözleri bitince, göz temasını koruyarak konuştu:“Ayça Hanım, yaşadıklarınız hormonal geçiş sürecine bağlı. Ne yazık ki biyolojik yapımızda belli bir dönemden sonra hormonlarımızın azalmasıyla bu tür şikâyetler görülebiliyor. Sizi bir kadın hastalıkları uzmanına yönlendireceğim. En azından hormon tedavisiyle bu süreci daha kolay atlatabilirsiniz. Ama öncelikle inanmanız gerek. Çünkü bu süreci atlatacak iç güce sahipsiniz.”Kadın, Elif’in ilgisi ve empatisiyle biraz rahatlamış görünüyordu. “Evet, gideceğim. Çok teşekkür ederim...”Terapi bitmişti. Kadın, doktorun elini sıkarak vedalaştı. Elif, onu kapıya kadar uğurladı.Odasına döndüğünde siyah, kısa küt kesim saçlarını elleriyle geriye doğru itti. 1.75 boyunda, düzgün fiziğe sahip, otuz yaşlarında bakımlı bir kadındı. O gün üzerinde beyaz gömlek ve siyah dar etek vardı. Boydan boya halı kaplı ofiste yalnız kaldığında sivri topuklu ayakkabılarını çıkarıp yalınayak masasına yöneldi. Seans sırasında sessize aldığı telefonunu kontrol etti. Gelen birkaç WhatsApp mesajını cevapladı. Saat 15.30’du. Bir sonraki seansa yarım saat vardı. Ayakkabılarını tekrar giydi, sigarasını ve çakmağını aldı, odadan çıktı.Ural, bir hastane koridorunda elinde sıra numarasıyla bekliyordu. Yanındaki bankta 60 yaşlarında bir kadın daha oturuyordu. Efe ise yanı başında ayakta, kollarını göğsünde birleştirmişti. Duvardan destek alarak sessizce bekliyordu. Önünde dört kişi vardı. Gözü sürekli poliklinik kapısının yanındaki dijital sıraya kayıyordu. Bir yandan da son günlerdeki sağlık sorunları zihnini meşgul ediyordu.Bir süre sonra monitörde adı yandı. Sırası gelmişti. Polikliniğe girdi.Doktor, ellili yaşlarda bir endokrinoloji uzmanıydı.“Buyurun oturun. Ural Sert’ti, değil mi?”“Evet,” dedi Ural ve koltuğa yerleşti.Doktor, bilgisayardaki kan tahlili raporlarına göz attı. Ardından konuşmaya başladı:“Yaş 28… Alerji görünmüyor. Şeker, kolesterol normal. Ama TSH değeriniz çok düşük. T3 ve T4 ise tersine oldukça yüksek. Bu tablo bize hipertiroidiyi gösteriyor. Beslenme düzeninizi değiştirmeniz gerekiyor. İyot içeren yiyeceklerden kaçınmalısınız. Özellikle deniz ürünlerinden uzak durun. Spor ve ağır iş de yok. Ne iş yapıyorsunuz?”Ural başını öne eğerek cevap verdi:“Bir yazılım firmam var. Masa başında çalışıyorum, hareketsizim. Ama... bu çarpıntılar, gördüğüm halüsinasyonlar? Kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyor. Sürekli terliyorum, ateş basıyor.”“Bunların hepsi tiroidin aşırı çalışmasından. Vücut, fazla iyodu hormona çevirip ihtiyacınızdan çok fazla salgılıyor. Size bir ilaç yazacağım. Sabahları alacaksınız. Eğer çarpıntı devam ederse, gün içinde bir doz daha alabilirsiniz. Ama önce tiroitte nodül var mı yok mu, kanser riski açısından PET taraması ve biyopsi gerek. Randevuları alıp öyle tekrar görüşelim.”Reçeteyi yazdı, kağıda kodu not edip Ural’a uzattı. Ural teşekkür ederek çıktı. Efe hâlâ dışarıda aynı pozisyonda bekliyordu.Ural ve Efe hastaneden birlikte çıkarken, Efe sordu:“Bilgisayarlı tomografi için randevu almayacak mısın? Doktor kanser olabileceğini söyledi. Nereye gidiyorsun? Önce şu randevuyu halledelim.”Ural cevap vermedi. Arabaya yöneldi, sürücü koltuğunun yanındaki koltuğa geçti. Efe, sürücü tarafının kapısını açarken içeride oturan Ural’a döndü:“Arkadaşım, neden böyle yapıyorsun? Adam kanser olabileceğini söyledi. Erken teşhis çok önemli. Randevuyu şimdi almazsak günlerce beklemek zorunda kalırız!”Ural, gözlerini kaçırdı. Ses tonunu yükseltti:“Hemen arabaya bin!”Efe, kısa bir duraksamanın ardından derin bir iç geçirdi. Az önce araçlarını park eden bir kadının şaşkın bakışları arasında, sessizce arabasına bindi. İkisi de ön camdan karşıya bakarken bir süre konuşmadan oturdular.Efe, sonunda iç çekerek:“Peki… O zaman ben karışmıyorum…”Kontağı çevirdi ve aracı çalıştırdı.Ural hâlâ susuyordu. Efe, gerginliği azaltmak için konuyu değiştirmeye çalıştı:“Ne dersin, bir şeyler içelim mi?”Cevap gelmedi. Efe, arkadaşının biraz önce aldığı haberin etkisinde olduğunu düşünerek daha fazla üstelemedi.Efe Yılmazer, 28 yaşında, sarışın, 1.75 boylarında, yakışıklı, bekar bir yazılımcıydı. Ural’la aynı evde yaşıyorlardı. Efe çok az uyuyan, çalışkan biriydi. Ural ise siyah, uzun ve kıvırcık saçlı; zayıf ve çelimsiz görünüşlüydü. Bir kamu kurumunda yazılım üzerine çalışıyor ama sağlık sorunları nedeniyle altı aydır pasifte tutuluyordu. Kurum, iyileşene kadar maaşını ödemeye devam ediyordu.Kısa bir süre sonra bir kafeye oturdular. Ural, sipariş için gelen garsona şöyle dedi:“Bize iki latte lütfen.”Garson kız şaşkındı:“ ‘Size’ iki latte… Peki. Hemen getiriyorum.”Siparişi hazırlarken, göz ucuyla hâlâ Ural’a bakıyordu. Latteler geldi, masaya bırakıldı. Kız, açıklama bekliyordu adeta. Ural, gözlerini garsona dikip bir açıklama yaptı:“Arkadaşım arabayı park ediyor da…”Kız uzaklaştıktan sonra Efe geldi, sandalyeye oturdu. Ural düşünceliydi. Efe, saate göz gezdirdi.“Unutma, saat dörtte Elif Hanım’la randevun var.”Ural, başını kaldırmadan konuştu:“Daha vakit var. Ama açıkçası bu doktorun bana faydası olacağını sanmıyorum. Sen de duydun; bu halüsinasyonlar tamamen tiroit kaynaklıymış.”Efe karşı çıktı:“Hayır. Bu sadece tiroit değil. Bugün bunu da konuşacağız. Doktora mutlaka söylemeliyiz.”Garson kız hâlâ göz ucuyla bakıyordu. Efe bu ilgiyi fark etti, Ural’a gülümseyerek:“Kızın gözü sende kaldı...”Ural başını çevirip kıza baktı, sonra yeniden Efe’ye döndü:“Şu an hiçbir kızla ilgilenecek durumda değilim.”Garson siparişleri götürdükten sonra hâlâ aynı masaya bakıyordu.Kahveler bitti. Efe hesabı ödedi. Masadan kalkarken garson kız, yüklü miktarda bırakılan bahşişe şaşkın bir bakış attı.Bir saat sonra, terapi saatinden on dakika erken gelmişlerdi. Bekleme odasında sessizce bekliyorlardı. Ural gergindi. Efe, önündeki dergileri karıştırıyordu. O sırada Elif Kılıç kapısını açtı. Bekleme salonuna girerek elindeki kağıttan ismi okudu:“Efe Yılmazer!”Kimse cevap vermedi. Elif tekrar kağıda baktı ve parantez içindeki ismi okudu:“Ural Sert?”“Evet, Ural Sert olacaktı,” dedi Ural hemen.Elif, listeye bir kez daha göz gezdirdi.“Ah, evet! Özür dilerim. Yardımcı sekreter ismi yanlış yazmış. Buyurun lütfen.”Ural odaya yöneldi. Ardından Efe de içeri girdi. Ural, Elif’in dikkatini çekecek şekilde avuç içini ona gösterdi: Başparmağını içe kıvırmış, diğer parmaklarını üstüne kapatmıştı. Bu evrensel bir yardım çağrısıydı. Elif, bu işareti hemen fark etti.Oda modern döşenmişti. Üçlü bir koltuk ve karşısında tekli bir koltuk yer alıyordu. Elif, tekli koltuğa oturdu, bacak bacak üstüne attı ve notlarını kucağına aldı. Seans öncesi yapılan bu yardım işaretini zihnine not etmişti.Efe Yılmazer, 28 yaşında, devlet destekli bir kurumda çalışan üst düzey bir bilgisayar mühendisi idi. Altı ay önce, bazı yabancı hacker’ların “Çok Gizli” bir projeye saldırdığı gün projeyi korumayı başarmıştı. Ancak bu yoğun stresin ardından bir sinir krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. Yapılan tüm muayene, test ve gözlemler sonucu, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Mehmet Selim Emre tarafından kendisine kesin bir tanı konmuştu.İlk dönemde katatonik hale giren Efe’ye EKT uygulanmış, ardından ilaçlarla desteklenen tedaviye geçilmişti. Zamanla olumlu tepkiler göstermeye başlamıştı. En önemlisi, zihninde oluşturduğu “karakterler” giderek siliniyordu.Efe, çalıştığı kurumda olağanüstü başarılıydı. Kurum, onu tamamen kaybetmemek için “gözetimli izin” uygulamıştı. Sağlık Bakanlığı da onun sağlığına kavuşması için tüm imkânları seferber etmişti. Bu kapsamda Prof. Dr. Mehmet Selim Emre tarafından özel bir ekip kurulmuş, psikoterapist olarak Doktor Elif Kılıç da bu ekibe dahil edilmişti. Ancak Elif’e, Efe’nin tam olarak nerede çalıştığı ya da ne yaptığı bilgisi verilmemişti.Son zamanlarda ilaçlarını aksattığı için, Efe’nin zihnindeki “Ural Sert” karakteri yeniden canlanmıştı. Bugün gittiği endokrinoloji kliniğinde yaşadığı tüm sağlık sorunlarını Ural’a aitmiş gibi kurgulamıştı. Doktorun monitörde kendi ismini göstermesine rağmen o, orada “Ural Sert” olarak oturuyordu. Yazılım firması olduğunu söylemişti, oysa yoktu.Garsona verdiği “bize iki latte” siparişi de buydu: Zihninde hem Efe, hem Ural’dı. Garson kız ise kafede oturan ve kendi kendine konuşan bir adama şaşkınlıkla bakıyordu.
Bölüm 1
1. Bölüm Avuç İçindeki Sır
Bölüm sonu
3 yorum
İnsanların mesleklerine olan bağının sebebi hep ilgimi çekmiştir güzelmiş
1YanıtUral aslında efe mi yoksa efe mi Ural
2YanıtŞimdi bu efe alzheimer gibi birşey mi ya yada kişi bozukluğu merak ettim
1Yanıt


