Bir kitapta okumuştu, erkek karısının söylemediği her sözcüğü anladığı andan itibaren gerçekten evlidir, diye.
Eleanor, daha sözlerini dile getirmeden yüzbaşının onu anladığından şüphe duymuyordu. Yorulduğunu söylemeden gidip yatmasına izin veriyor, acıktığını hissedince sofrayı kurulu halde buluyordu. Onun için küveti sıcak suyla doldurmasından bahsetmiyordu bile.
Hiç şüphesiz yüzbaşı harika bir kocaydı.
Evli olmasalardı onu taktir ederdi ancak evlilerdi ve aralarında ki bu görünmez bağ Eleanor'un sinirine dokunuyordu.
Yüzbaşı Stanford fazla iyiydi, kendisi için bile! Ona karşı bir kez bile iyi davrandığını hatırlayamıyordu. Tabi yara sarma mevzusundan başka. Eleanor'un onu sevmediğini biliyordu ama yine de ona iyi davranmaktan geri durmuyordu. Neden?
Bir hafta olmuştu. Eleanor kafasını kurcalayan düşünceler arasında dolaşırken bir yandan da yüzbaşının kendisi ile ilgilenmek zorunda kalıyordu. Her gün başka bir iş çıkarıyor ve sorgusuz sualsiz yapmasını bekliyordu. Bazen onunla alay ettiğini düşünüyordu, bazen ise... Yüzbaşının dengesiz halleri Eleanor'u çileden çıkartmak üzereydi. Ona yorulduğunu veya acıktığını söyleyemiyordu. Ve geceleri nerede kaldığını?
Evet, yüzbaşı geceleri onunla uyumuyordu ve Eleanor, yüzbaşının nerede olduğunu merak ettiğini kendine kabullendirebilmişti artık.
Kahretsin, sadece nerede olduğunu merak ediyordu. Sabah kalktığında onu etrafta göremiyordu sonra bir bakıyor, Rodhey'nin üzerinde eve doğru yaklaşıyordu.
Bir haftası tam olarak böyle geçmişti. Sessizlik içerisinde yorgunluk ve merakla... Eleanor ailesini göremiyordu ve onları çok özlemişti. Babaannesi sıkı sıkı tembihlememiş olsaydı onları ziyarete giderdi. Beatrice bile onu görmeye gelmemişti. Tüm bu kuralların onun için geçerli olmadığını düşünmüştü. En fazla bir hafta daha burada kalır sonra ailesini ve arkadaşını görmeye giderdi.
Nal seslerini duyunca hızla pencerenin önüne vardı. Yüzbaşı geliyordu. Atından indiğini görene kadar onu izledi, ardından koltuğa geçip dün başladığı kitabı eline aldı. Onu merak ettiğini bilmesini istemiyordu.
Kapı açılıp yüzbaşı içeriye girdi. Eleanor, kitabı okumaya odaklanmış gibi görünüp başını yavaşça kaldırarak ona döndü. "Hoş geldin." dedi ve okumaya döndü. Yani yazılara göz gezdirmeye.
"Hoş buldum, kahvaltını yaptın mı?" Kahverengi ceketini omuzlarından indiriyordu.
"Evet." Dedi kız. Adamın yemek masasına baktığını gördü. "Üzgünüm, dışarıda yediğini sandığım için sofrayı toplamıştım. İstersen-"
Çalan kapı sesi cümlesini yarıda bıraktı. İkilinin bakışları kapıya çevrildi. Eleanor elindeki kitabı kapatıp yanında ki ufak sehpaya bırakarak ayağa kalmak istemişti ancak yüzbaşı elini kaldırarak olduğu yerde kalmasını istedi.
"Sen burada kal."
Yüzbaşı kapıya bakmaya giderken Eleanor elbette durmayacaktı. Peşinden ilerledi.
Kapıda yirmilerinin başında sakalları daha çıkmayan genç bir delikanlı duruyordu.
"Kimsin?" dedi Declan, içeriyi göstermemek için iki kapı pervazını tutuyordu. Eleanor adamın iri gövdesinden göremiyordu. Ancak kolunun altından bakabiliyordu.
"Bayan Stanford?"
Bayan Stanford mu?
Bu sanırım Eleanor oluyordu. Bayan Stanford. Eleanor Stanford... Bu isme alışabileceğini hiç sanmıyordu.
Yüzbaşı yana çekilince sesini çıkartmaya zorlayarak konuştu.
"Benim."
Genç adam omuzuna astığı çantasından bir zarf çıkartarak ona uzatmıştı. Postacı oğlan gidince yüzbaşı kapıyı kapatmıştı. Eleanor zarfın arkasında Beatrice'in adını görünce gülümsedi. Odasına gitmek istedi ancak kaşlarını çatarak kendisine bakan adamı fark etti.
"Bea'den." dedi. Kim olduğunu anlamayacağını düşünerek bu sefer detaylandırdı. "Beatrice. Arkadaşım."
Hızlı adımlarla yatak odasına çıkıp kapıyı ardından kapattı. Yatağın üzerine çıkıp bağdaş kurarak zarfı açıp mektubu okumaya başladı.
Çok sevgili arkadaşım El,
Nasılsın? İyi olduğunu bilmeye o kadar çok ihtiyacım var ki anlatamam. Sen gittikten sonra büyük bir pişmanlık kapladı içimi. Sana evlenmeyi söyleyerek iyi mi yaptım kötü mü yaptım bilmiyorum. Seni çok özledim. Yanına gelmeyi çok istiyorum ama yakışı kalmaz diye izin vermiyorlar. Ben de çareyi sana bu mektubu yazmakta buldum. Yalnızca bir hafta oldu biliyorum ama umarım mutlusundur. Aç kalmıyorsun değil mi? Ya da Yüzbaşı Declan sana kötü davranmıyor? Eğer öyleyse cevabında bunu gizlice belirt olur mu? Ben ne yapıp eder seni oradan kurtarırım. Canım arkadaşım benim, seni çok seviyorum. Asla yalnız kaldığını düşünme sakın. Geçen gün aileni ziyarete gittim, seni çok özlüyorlar. Karnı burnunda ablan gelmek için can atıyordu ama baban izin vermiyor. Nedense iyi ellerde olduğuna emin gibi. Umarım öyledir... Bu arada, ben iyiyim, ailen de öyle. Bir an önce bu haftanın bitmesini istiyorum, böylece tekrardan görüşebiliriz. Kendine çok dikkat et.
Eleanor mektubu okuduktan sonra dolan gözyaşlarını sildi. Arkadaşının bu içten sözleri onu duygulandırmış ve özlem duygusunu depreştirmişti. Ailesini ve arkadaşını görmek istiyordu. Eğer bu isteğini yüzbaşı ile paylaşırsa ona izin vermeyeceğinden korktu. Bu yüzden onlara bir mektup yazma kararı aldı. Oturma odasına kağıt ve mürekkep gördüğünü hatırlıyordu. Odadan çıktığı gibi aşağıya indi.
Aradığını bulma umuduyla çekmeceleri karıştırıyordu ki yüzbaşı elinde bir sandviç ile mutfaktan çıkmıştı.
"Ne arıyorsun?"
"Kağıt ve mürekkep. Aileme ve Beatrice'e mektup yazmak istiyorum." dedi başını kaldırmadan. Açtığı son çekmecede aradıklarını bulunca gülümsedi. Parmakları onları almak için uzandığında ise kaba eller çekmeceyi hızla kapatmıştı.
"Olmaz."
Eleanor'un kaşları çatıldı, başını çevirerek yanındaki adama baktı.
"Bu da ne demek? Neden?"
"Bir sonraki hafta seni ben götürürüm."
"Beni götürmeni istemiyorum. Aileme ve arkadaşıma mektup yazmak istiyorum. Şimdi." Çekmeceye uzanmak istedi ama adam elini çekmemekte ısrarcıydı.
"Olmaz dedim!"
Ses tonu genç kızın daha önce hiç şahit olmadığı kadar yüksek ve korkutucuydu. Eleanor birkaç saniyeliğine korktuğunu itiraf ediyordu. Karşısındaki adamı hiç tanımıyordu ki, kim bilir daha ne gibi huylarını görecekti.
"Anlayamıyorum, neden? Bunda yanlış olan ne?"
Yüzbaşı cevap vermedi. Çekmeceyi açıp kağıtları ve mürekkebi aldığı gibi odadan çıktı.
"Huysuz." diye fısıldadı. Hızını alamayıp bu sefer bağırdı ve adamın duyduğundan emin oldu. "Huysuz!"
"Duydum!"
"İyi!
Bu adam insanı gerçekten çileden çıkarırdı. Neden mektup yazmasına izin vermediğini anlayamıyordu. Ne vardı ki bunda? Ya asla ailesi ile görüşmesine izin vermezse? Hayır, hayır. Öyle olsaydı, seni ben götürürüm, demezdi değil mi?
Bir sorun vardı ama ne olduğunu anlayamıyordu.
Kesin bildiği bir şey varsa o da kimsenin ona yasak koyamayacağıydı. Bunun acısını yüzbaşından çıkartacaktı. Öyle ya da böyle...
Eleanor o akşam erkenden odasına çekilmişti. Yüzbaşının geceleri yatmaya yanına gelmediğini biliyordu ama nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu. Yüzbaşının onu uyuduğunu sanmasını bekleyene kadar odasından çıkmadı. Çıktığında ise onunla nerede karşılaşacağından emin olmadığı için sessiz adımlarla aşağıya indi. Kilerin olduğunu odadan ışık yanıyordu. Rahat bir nefes alan kız hızla bahçeye indi.
Arkasını kontrol ede ede ahıra adımladı. Rodhey'ın tavlasını bulması zor olmamıştı. Zaten bir tane at vardı.
"Sessiz ol." dedi, huzursuzlanmaya başlayan ata. Atlardan nefret ederdi. Ürkek ama emin bir şekilde atın ipini çözdü. "Git hadi. Git."
Atın hareket etmediğini görünce gitmek istemediğini anladı.
"Git dedim. Git hadi. Bak eğer gitmezsen seni mezbahaneye götürürüm."
At sanki anlamış gibi önce tavlasından sonra da ahırdan çıkarak karanlıkta gözden kayboldu. O gidince Eleanor sinsice gülümsedi.
Bu yüzbaşıya onunla uğraşmaması gerektiğini gösterecekti.
*
Declan evlendikten sonra çoğu gece yaptığı gibi bu gecede yardıma ihtiyacı olanlara ayırttığı erzakları kenara yerleştirdi. Sabah güneş doğar doğmaz onları sahiplerine götürmeyi planlıyordu. Kilerden çıktıktan sonra merdivenlerden yukarıya bir bakış attı. Ses seda yoktu, muhtemelen karısı uyuyor olmalıydı. Oturma odasındaki kanepeye uzandıktan sonra gaz lambasını söndürdü ve uykuya daldı.
Sabah öğütlemiş gibi güneş daha doğmadan önce kalkmıştı. Elini yüzünü yıkayıp ceketini omuzlarına geçirdikten sonra dün gece ayırdığı erzakları kilerden çıkardı. Dış kapıyı açıp erzakları bahçeye taşıdıktan sonra da ahıra girdi. Ancak beklediğini bulamadı. Tavlanın kapısı açıktı ve Rodhey yoktu!
Yerde samanların üzerinde olan iplere baktı. Kendi başına ipleri çözüp kapısını açacak değildi herhalde. Biri kapısını açmış ve en değerlisini çalmıştı.
Kim? Kim böyle bir şeye cüret ederdi?
Belki de onu çalan hırsız yakınlarda olabilirdi. Ahırdan çıktığı gibi bağırmaya başladı.
"Rodhey!"
Etrafa bakındı. Evin sağına soluna, her yere...
"Rodhey! Neredesin oğlum?"
Arka bahçeye gitti ama hayır, attan herhangi bir iz yoktu. Son kez sesini duymasını ister gibi bağırdı.
"Rodhey."
Aklı almıyordu. Kim onun gibi birinin ahırına girip atını çalmaya cüret ederdi? Bunu yapana neler yapabileceğini hiç düşünmemişler miydi? Eğer onları bulursa kendi elleriyle cezalarını verecekti. Ve kolay kolay kurtulamayacaklarına yemin etti.
"Niye bağırıyorsun?"
Declan arkasını dönüp karısına baktı. Üzerine örttüğü pançoya sarılmıştı. Kaşlarını çattı adam.
"Rodhey yok." Ellerini beline koydu. "Her yere bak-"
Declan kızın yüzündeki bilmişliği nerede olursa tanırdı. Düşündüğü şeyin olmaması için dua etti.
"Eleanor." Bu ona ilk defa adıyla seslenişiydi. Görünüşe bakılırsa genç kız da şaşırdı. "Rodhey nerede?"
Ağır adımlarla kıza yaklaştı. Genç kız ondan korkmadığını belli eder gibi kollarını göğsüne bağlamış ona yukarıdan bakıyordu.
"İpini çözdüm." dedi, önemli değilmiş gibi omuzlarını silkerek.
Adamın göz bebekleri irileşti, kaşları çatıldı.
"Ne yaptım dedin?"
"İpini çözdüm, saldım. Doğaya bıraktım. Üzgün üzgün bakıyordu. Ne olduğunu sordum. Dediğine göre vahşi bir dağ ayısı onu burada esir tutmuş. Ailesine gitmek istiyormuş. Ben de acıdım, bıraktım."
Vahşi bir dağ ayısı mı?
Declan bu genç kızın güler yüzlü masum maskesine kendini öyle bir kaptırmıştı ki aslında sinsi bir dişi olduğunun yeni farkına varıyordu. Onu seviyordu ama ona karşı hiç bu kadar öfke duyacağını tahmin etmemişti.
Bu kız resmen baş belasıydı!
Şaşkınlıktan dili tutulmuştu ve ne söyleyeceğini bilemedi. Sinirliydi, öfkeliydi. En sonunda patladı.
"Çatlak kadın!"
"Huysuz adam!"
Declan zeki bir adamdı. Dün sabah ailesine ve arkadaşına mektup yazmasına izin vermediği için Rodhey'i saldığını anlamıştı. Nasıl izin verebilirdi ki? Elinde değildi, kıskanmıştı. Dün o aptal mektup geldiğinde yüzünde oluşan gülümsemeyi görmüştü ve kıskanmıştı.
Karısının yüzüne bir gülümseme verememişti ve bu onu mahvetmişti.
Declan düşüncelerinin arasından sıyrıldığında Eleanor'un içeriye girdiğini gördü. Koşar adım peşinden ilerleyerek merdivenlerin başında yakaladı onu. Kolundan tutup kendisine döndürdü.
"Hiçbir yere gitmiyorsunuz küçük hanım." Kızın ela gözlerindeki çatlaklıkları fark edince üzerine gitmeye karar verdi. "Yaptığın şeyin cezasını çekmeden hiçbir yere gidemezsin."
Adamın takındığı tehlikeli bakış kızın yutkunmasına neden oldu. Güzel diye düşündü. Korkmalısın.
"Ne yapacaksın bana?"
Ah... Kızın bu masum bakışları yok muydu? Adamı öldürürdü. Kızın tek bir bakışı bile sertleşmesine neden olurken onunla başa çıkmak hayli zor olacaktı. Declan meydan okumaları severdi. Kolay kolay da pes etmezdi. Ancak bu onu zorlayacak bir müsabakaya benziyordu.
"Dün biraz yoruldum, kirlendim." dedi, imayla tek kaşını kaldırarak. "Küveti hazırla. Beni yıkayacaksın."
*
Hayır.
Yüzbaşı bunu gerçekten istemiş olamazdı değil mi? Keşke kulaklarında bir sorun olsaydı da bu son dediklerini duyamasaydı. Bu saçmalıktı, tamamen saçmalık. Eleanor, yüzbaşını falan yıkamayacaktı.
"Olmaz!" dedi bir anda.
"Neden olmazmış?"
Adamın yakınlığı zaten başını döndürüyordu. Hızla bir yalan düşünmeliydi. Ona onu yıkamak istemediğini söyleyemezdi ama istediği şeyi de kabul edemezdi. Bir bahane bulmalıydı.
"Çünkü... Çünkü daha kahvaltı bile yapmadık. Evet, kahvaltı! Günün en önemli öğünü."
"Benim için sorun değil. Duşumu sabahları alırım zaten."
Kahretsin! Bahanesi hiçbir işe yaramamıştı. Adam kararlıydı ve sözde cezasını çekmeden gitmesini izi vermeyecekti.
Sakin olması için kendini telkinledi. Bu adam onun kocasıydı. Eninde sonunda birbirlerine temasları olacaktı. Hem aynı evin içerisinde yaşıyorlardı. Nereye kadar ondan kaçabilirdi ki?
Ocakta ısıttığı sıcak suyu bir bez yardımı ile alırken düşündü. Dün gece o aptal atı ahırdan hiç çıkarmayacaktı. O zaman bu duruma düşmüş olmazdı. Aptal at! Hepsi senin suçun!
Isıttığı sıcak sularla küveti doldurduktan sonra bakışları kapıdan içeriye giren adama kaymıştı. Altında iç çamaşırı varken üzeri tamamen çıplaktı ve bu görüntü kızın utançtan kıpkırmızı olmasına neden olmuştu. Hızla bakışlarını çevirerek mümkün olduğunca ondan kaçınmaya çalıştı. Göz ucuyla elinde tuttuğu havluyu askılığa astığını görebiliyordu. Sanki yeşil gözleri üzerinde gibiydi. Uzatmadan suyun sıcaklığına baktı. Memnun olduğundan emindi.
"Uslu bir kadın olduğunda daha katlanılabilirsin, biliyor musun?"
Uslu bir kadın mı?
Katlanılabilir mi?
Bu adam... Eleanor ne söyleyeceğini kestiremiyordu. Bu adam gerçekten inanılmazdı. Diğerlerinin onun hakkında söyledikleri soğuk, korkutucu veya canavar gibi tabirler kesinlikle doğru değildi. Bu adam başlı başına bir huysuzdu. Huysuz!
Adamın küvete girdiğini gördü. İşte şimdi başlıyordu.
Titreyen elleri lif yerine kullandığı beze uzandı. Yüzbaşı avucuyla omuzlarından aşağıya su döküyordu. Bundan utanılacak bir şey yoktu. İçinden bunu tekrar etti. Ağır adımlarla küvetin yanında durdu. Yüzbaşıyı yıkamak için hiçbir hamlede bulunmadı.
"Hadi ama. O kadar da kötü kokmuyorumdur."
Sesindeki alay aşikardı. Yine de eğilip kendini kokladı.
Yüzbaşı onunla alay ediyordu. Meselenin kötü koku olmadığını ikisi de çok iyi biliyordu. Yüzbaşı kötü kokmuyordu. Onun kokusu... Sedir ağacı gibiydi.
Eleanor dikkatinin dağılmasına izin vermedi. Dizlerinin üzerine çöktü. Bunu yapmayı hiç istemiyordu. Yine de elinden hiçbir şey gelmediğinden emindi. Bezi ıslatarak sabunladı. Elleri hala titremekteydi. Cesaretini toplayarak adamın göğsünü yıkmaya başladı.
Düşündüğü kadar kötü değildi. Utancından ne adamın yüzüne bakıyordu ne de yıkadığı yere. Sadece yıkıyordu. Yüzbaşının istediği gibi. Köpüğün bittiğini hissedince suya batırıp tekrardan adamın vücuduna sürmek istedi ancak bileği yüzbaşı tarafından yakalanmış ve hiç beklemediği bir sırada küvetin içine çekilmişti.
Adamın kucağına!
"Bakmazsan nasıl yıkayacaksın beni?"
Adamın nasırlı parmakları kızın çenesine uzanınca ona bakmasını sağlamıştı. Göz göze geldikleri an aralarındaki ateşin kıvılcımını hissetmişti. Hızla ayağa kalkmaya çalıştı ancak adamın mengene gibi kolları kızın beline uzanıp buna engel oldu.
"Kıpraşma!" Belindeki elleri etini sıkınca bir inleme kaçtı boğazından. "Bir kazaya sebebiyet vereceksin."
Eleanor adamın ne demek istediğini anlayınca kaskatı kesildi. Kız arkadaşlarıyla bir araya geldikleri zamanlarda bu gibi konuların geçtiğini hatırlıyordu ve kucağında oturduğu bu adamın az önce sertleştiğine adı kadar emindi.
Eleanor için sertleşmişti!
Hemen bir anlam yüklememeliydi. O bir erkekti ve bu gibi durumlar onun için doğaldı. Değil mi?
Lütfen öyle olsun. Lütfen.
"Yıkamaya başla hadi."
Adamın kır yeşili gözleri yüzünde gezinirken ve koca bir sertliğin üzerinde otururken hiç de rahat değildi. Karnına kadar ıslanmıştı ve bir an önce buradan kurtulmak istiyordu. Bu yüzden dediğini yaptı. Islattığı bezi adamın omuzlarına sürmeye başladı. Adamın gözlerine bakmamak için bakışlarını vücuduna çevirdiğinde daha önce hiç fark etmediği yaraları gördü.
Yüzündekiyle aynılardı ve bunlar bıçak yaralarıydı. Kimisi küçük kimisi büyük onlarca vardı. Yüzbaşı yüzünü çevirdiğinde bu yaralara gurur duymadığına emindi. Belki de kendini savunmasız hissediyor bile olabilirdi.
Sebastian'ı düşündü. Onunda bir bacağı topallıyordu. Bu savaş düşündüğün daha çok yara vermişti askerlere. Kim bilir neler yaşamışlardı da bu hale gelmişlerdi?
O an Eleanor'un yüreğinde yüzbaşıya karşı bir merhamet filizlendi.
İnce narin parmakları sağ göğsünün üzerinde duran yaraya uzanmak isterken bileği yüzbaşı tarafından yakalandı. Gözleri buluştu. Yapma diyordu. Yaralarıma dokunma.
Parmakları bileğini serbest bıraktığında adamı yıkamaya geri döndü. Önce sağ kolunu yıkadı sonra diğer koluna geçti. Az önceki utangaçlığı tamamen gitmiş gibiydi. Ta ki yüzbaşının ellerini tekrardan belinde hissettiği ana dek. Onu bir anda göğsüne çektiğinde omuzlarından tutunmak zorunda kalmıştı.
Çok yakınlardı. Eleanor bu yakınlığın onun ölüm sebebi olacağından emindi artık. Her temasları canını yakıyordu ve bundan bıkmıştı.
Yüzbaşının bakışları dudaklarına inince yutkundu. Parmakları uzanarak uçları ıslanan sarı saçlarını omuzundan aşağıya sarkıttı. Artık açıkta kalan boynunu izliyordu.
"Kocana dağ ayısı dersin ha?"
Adamın bakışları boynu ve dudakları arasında gidip gelirken kendini onun dudaklarına bakarken buldu. Mihrapta birbirlerini öptükleri zamanı hatırladı. O zorunlu bir öpücüktü ama birazdan olacak olan öyle değildi. Eleanor, yüzbaşı onu öptükten sonra hissettiği yangını çok iyi hatırlıyordu. Alevle bir bütün olduğunu sanmıştı.
Çok fazla yakınlardı. Daha da fazla. Nefesini boynunda hissedebiliyordu.
Eleanor bunu yapamazdı. Yapmak istediği son şey olduğundan bile emin değildi. Düne kadar başka bir adamı beklerken şimdi bir başka adamın öptüğü kokladığı o kadın olamazdı. Bunu istemiyordu.
Kenarlarından tutunarak küvetten çıktı ve arkasında yüzbaşıyı bırakarak odayı terk etti.
Bölüm Sonu!
Yav tam da öpüşeceklerdi. Niye böyle oldu ki? jKDBGDJHGVOH
Bu kız iyice sinirlerime dokunmaya başladı. Yüzbaşıyı sana üzdürmem kızım! Ayağını denk al.
Bu arada atışmalar nasıldı? Devam ettirmeyi düşünüyorum. Nefretten aşka evrileceğiz yavaş yavaş. Haydi bakalım.
