İçeriğe geç

Huysuz Yüzbaşı

Bölüm 10 · 10 dk okuma

Huysuz Yüzbaşı

Bölüm 10

Beş Çayı

"Sen iyi bir askersin, yüzbaşı."

Eleanor uyandığında pencereden içeriye sızan tatlı güneş ışığı yüzünden gözlerini kırpmak zorunda kalmıştı. Nerede olduğunu ve dün yaşadıklarını hatırladı. Evlendiği adamı hiç tanımıyordu. Bunu bilmek karnına bir ağrı saplanmasına neden olmuştu.

O an sert bir gövdenin üzerinde uzandığını fark etti. Aman tanrım, bu yüzbaşıydı!

Eleanor yüzbaşının üzerinde mi uyuya kalmıştı?

Hayatında daha önce hiç bu kadar utanç verici bir anı yaşadığını hatırlayamıyordu. Yüzbaşıyı yıkarken de utanmıştı, sertliğinin üzerine otururken de... Pekala. Ancak utandığı çoğu anlar onun etrafındayken yaşanmıştı.

Kalbi hızla atmaya başlamıştı. Belindeki iri elleri onu sıkı sıkı tutuyor, gitmesine imkan vermiyordu. Olduğu yerde bir kuş gibi çırpınırken bu yüzbaşının onu daha sıkı tutmasına neden olmuştu. İki kolu birden onu sarmışken artık hareket etmesi imkansızlaşmıştı. Yüzbaşı ona her dokunduğunda hissettiği o sıcaklık bedenini hızla ele geçirmeye başlamıştı. Fakat bu sefer ardında başka bir his bırakmıştı. Alışılmışlık hissi. Söylemek korkuyordu ama Eleanor, bu sıcaklığa alışıyordu.

Kalp atışları usul usul normale dönerken, bakışları da eski halini aldı. Yüzbaşı onun kocasıydı. İçinden bunu tekrar etti. Bu son derece normaldi. Sadece normal.

Ela gözleri adamın yüzünü incelemeye başladı. Kara kaşları, kara kirpikleri vardı. Saçlarına ve sakallarına ara ara aklar düşse de esas rengini kapatmıyordu ve itiraf etmek istemese bile ona yakışıyordu. Dudakları, bir erkeğin dudaklarının da pembe olabileceğinin ispatı gibiydi.

Eleanor'un bakışları adamın yara izine kaydı. Sol kaşının üzerinden başlayıp çenesine kadar uzanıyordu. Hala görebildiği için kendini şanslı saymalıydı. Nasıl olmuştu acaba? Yara izi yeni açıldığını belli ediyordu. Savaştayken olduğu da aşikardı. Yoksa esir mi düşmüştü? Esir düştüyse nasıl kurtulmuştu? Çok acı çekmiş miydi acaba? Nasıl katlanabilmişti?

Neden birden bire onu bu kadar merak etmeye başlamıştı böyle?

Bir kez daha çaresizce çırpınma çabası, kendini bir anda yüzbaşının altında bulmasıyla sonuçlanmıştı. Nasıl olduğunu anlayamamıştı ancak kır yeşili gözler, gözlerinin içine bakıyordu.

Eleanor'un kalbi tekrardan hızlanmaya başlamıştı. Adamın gözlerinin içine baktıkça aklına tek bir soru geliyordu. Bunca zamandır uyuyor numarası mı yapıyordu? Hayır, buna imkan yoktu. Hem bunu yaparak eline ne geçecekti ki?

Olamaz! Yüzbaşıyla birlikte başka birisi daha uyanmıştı.

Yine mi?

Adamın sertliğini hisseder hissetmez altından kurtulmaya çalışmıştı ancak bu sertliğine daha çok sürtünmesine neden olmuştu.

Lanet olsun!

Kapı çaldı. Ardından Rosie'nin sesi duyulmuştu. Onları kahvaltıya çağırıyordu. Eleanor, yatak yarılsa da içine düşsem diye düşünürken yüzbaşı bir anda üzerinden kalkmıştı. Nefeslerini kontrol altına alırken göz ucuyla yanındaki adam baktı. Avuç içleriyle yüzünü sıvazlıyordu.

"Üzgünüm. Eski alışkanlıklar."

Sanırım onu düşman askeri sanmıştı.

Hızla yataktan kalktı. Kıyafetlerini giyinirken ağzında geveledi. "Seni kaldırmamaya çalıştım ama..." Devamını getirmeye cüret edemedi.

"Banyo yapmam gerekiyor." Adamın sesi uykulu çıkıyordu. Eleanor anladı. Neden banyo yapmak istediğini biliyordu ve buna izin vermeyecekti. Yüzbaşı ona sinsi olmasını söylemişti. İşte, artık oluyordu.

"Yapamazsın. Eve gidiyoruz, orada yaparsın banyonu." Yüzbaşı ondan böyle bir cevabı beklemiyordu ki başını kaldırarak ona baktı. Kendisini korkutacağını sanıyorsa yanılıyordu. Eleanor kollarını göğsünde bağladı. "Kalk hadi, bizi kahvaltıya bekliyorlar."

"Sen git. Ben sonra gelirim."

"Olmaz. Yakışığı kalmaz."

Yüzbaşının her söylediğine zıt gitmek aşırı hoşuna gitmişti. Yüzündeki şaşkınlık da adeta bir ödüldü. Adamın şaşkınlığı yavaş yavaş yerini gülümsemeye bıraktı. Daha doğrusu, bu bir sırıtmaydı.

"Ne yapmaya çalıştığını görebiliyorum. Beni aşağıdakilere alay konusu etmek istiyorsun." Tek kaşını kaldırdı. "Kabul ediyorum."

Kahretsin! Yüzbaşı çok zeki bir adamdı, kendi tabiriyle strateji uzmanı. Nasıl anlamıştı onunla oynadığı oyunu?

Yüzbaşı ayağa kalkınca Eleanor bir adım geriye çekildi. İri ve yapılı vücudu göz korkutuyordu. Ama göstermek istediği kaslı gövdesi değil, başka bir yeriydi. Eleanor özellikle oraya bakmadan çekiniyordu ancak adam yaklaştı ve tam önünde durdu.

"Başka biri için değil, sadece senin için sertleştiğimi bilmeleri iyi olur."

Eleanor'un vücudu kaskatı kesildi. Yanakları kızardı. Utançtan her an yerin dibine girebilirdi.

"Ben aşağıya iniyorum." dedi, adamın yanından ayrılıp kapıyı açacağı zaman sesini duymuştu.

"Bekle."

Parmakları kapının kulpuna uzanamadan durdu. Arkasını dönmeye bile cesaret edemiyordu ama giyindiğinden emindi. Birkaç dakika sonra belinde hissettiği kolla kalbi tekledi. Ensesine değen ılık nefesi tüylerini diken diken etmişti.

"Daha akıllıca düşünmeni isterken buna gerçekten uyacağını tahmin etmemiştim. Etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Bir sonraki hamleni merakla bekliyor olacağım. Karıcığım."

Karıcığım?

Eleanor uzun süre bu kelimeyi üzerinden atamayacaktı. Hoşuna giden bir şey varsa o da yüzbaşı tarafından taktir görmekti. Kabul etmek istemese bile...

Jerry, Eleanor'un görüp görebileceğini en güzel kahvaltıyı hazırlamıştı. Uzun zaman sonra karnını iyice doyurduğundan emin olmuştu. Yediği her lokma ona ailesini hatırlatmış ve özlemini depreştirmişti. Biraz daha dayanmalıydı.

Gitme vakti geldiğinde neredeyse kasabadaki herkes meydanda toplanmıştı. Yüzbaşının bu kadar çok seveni olduğunu bilmek nedense içinde bir yerlerde memnuniyet hissi uyandırmıştı. O, kucağında Agatha'yla beraber çoğu gazi olan askerlerle vedalaşırken Eleanor da kadınlarla vedalaşıyordu.

"Bir sonraki gelişinde daha çok konuştuğunu duyacağım." dedi yaşlı Marie. "Sen artık bizden biri sayılırsın."

Öksürük krizi tutunca Rosie onu kahvehaneye götürmüştü. Alice birkaç adım öne çıktı. Eleanor'a sarılarak avucunun içine bir şey bırakmıştı. Bir çift patik.

"Olurda bir gün bebeğiniz olursa ilk hediyesini ben vermek istedim."

Eleanor avucunun içindeki şeye hayretle bakarken dili tutulmuştu. Aklı durmuş gibiydi. Ne diyeceğini bilemeyince yüzbaşı imdadına yetişti. Kadının beline sardı kolunu, destek vererek.

"İnce hediyen için teşekkürler Alice." Gülümsedi. "Kullanacağımızdan şüphen olmasın."

Yüzbaşı kucağındaki kızla vedalaşıp annesine teslim ettikten sonra artık yola koyulmuşlardı. Yarı yolda yine gelirken olduğu gibi bir atlı arabaya denk gelmişler ve kalan yolu dinlene dinlene gitmeye başlamışlardı.

Eleanor elinde gökyüzüne tuttuğu patiklere bakıyordu. Kar gibi beyaz ve yumuşacıktı. Alice'nin bunları kendi elleriyle ördüğü açıktı. Her genç kız gibi o da hayatı boyunca bir gün çocuk sahibi olmayı düşünmüştü. Sanırım düşünmediği tek şey çocuklarının babasıydı.

"Alice'in kocası nasıl öldü?"

"Neden soruyorsun?"

"Hiç, sadece... Alice hamile ve neredeyse altı aylık gibi duruyor ama siz-"

"Dokuz aydır savaştaydık." diyerek onun sözünü tamamlamıştı. "Dale'in olduğu destek grubu daha sonradan aramıza katılmıştı. Kollarımda öldü, beni korurken. Zaten sonra da... Her neyse."

"Agatha seni babası yerine koyuyor."

Adam güldü. "Beni çok seviyor ama yalnızca bir tane babası var. O da, ben değilim." Kolunu başının altına koydu. "Ayrıca Agatha'nın babası olamam. Kendi çocuklarım ne olacak?"

Yutkunma ihtiyacı duydu Eleanor. Avuçları arasındaki patikleri karnına bastırarak bakışlarını yola çevirdi. Kendi çocuklarım diyordu. Yani baba olmayı düşünüyordu. Onu kim suçlayabilirdi ki?

"Dün beni gördüğünde Agatha kulağına bir şey fısıldadı. Ne dedi?"

"Bir prenses gibi görünüyormuşsun." Eleanor gülümsedi. "Ancak kibirli olanından."

Gülümsemesi hızla solmuştu. Ancak bu sefer de yüzbaşı gülüyordu. "Sana inanmıyorum."

"Keyfin bilir."

Yol boyunca bir daha konuşmadılar. Eleanor eve vardığında derin bir nefes alıp vermişti. Burayı özleyeceğini aklının ucundan geçirmezdi ama özlemişti işte. Onlarla birlikte evine dönen biri daha vardı. Yüzbaşı Rodhey'i görür görmez sırtını okşamış ve onunla ilgilenmeye başlamıştı.

Eleanor eski rutinine geri dönmüştü. -En azından bir gün önceki rutinine.- Yüzbaşı ile daha az konuşma rutini de kaldığı yerden devam ediyordu elbette. Westfield'dayken aralarında bir şeyin değiştiğini sanmıştı ama hayır. Değişen tek şey artık geceleri yalnız yatmıyor oluşuydu.

Üç gün geçmişti. Eleanor geceleri yüzbaşı ile yatıyor sabahları yalnız kalkıyordu. Fakat en azından yüzbaşının nerede olduğunu biliyordu. Atıyla veya bahçesiyle ilgileniyordu.

Bu arada ailesine olan özlemi daha çok kabarmıştı. Geceleri ablası ve kız kardeşi ile birlikte oturup sohbet etmeyi, babasının nasihatlarını ve hatta babaannesinin hikayelerini bile özlemişti. En çok da arkadaşı Beatrice'i özlemişti. Ona anlatacağı o kadar şey birikmişti ki yan yana gelmeyi iple çekiyordu.

Öğle vaktiydi. Yüzbaşı bahçeden gelip eldivenlerini çıkarırken Eleanor da yerleri siliyordu.

"Görüyorum ki hala hazırlanmamışsın?"

"Bir yere mi gidiyoruz?" Elindeki kirlenmiş bezi kenara bırakıp adam baktı.

"Evet. Eğer şimdi hazırlanırsan ailene beş çayına gidebiliriz."

Genç kızın gözleri heyecanla açılmıştı. Hızla yerden kalktı.

"Hemen hazırlanıyorum!"

Koşarak odasına çıktığı gibi gündelik kıyafetlerinden kurtulmuş ve en yeni, en güzel kıyafetini giymişti. Aslında bir banyoya ihtiyacı vardı ancak yüzbaşı onu acele ettirir diye bundan vazgeçmişti. Bu yüzden özel günler için getirdiği kokulardan süründü. Son moda işçilikli eldivenini ve pembe renkli kurdeleli şapkasını takmış, gitmeye hazırdı.

Bu süre zarfında yüzbaşı da üzerini değiştirmişti. Birlikte bahçeye çıktılar.

"Ata binmekten korktuğunu biliyorum..."

"Korkmuyorum!" diyerek cevap verdi. Daha sonra pes etti. "Tamam, belki biraz."

"Fakat atla gitmez zorundayız. Akşama doğru döneceğiz. Tepeyi aydınlatan bir şey de yok-"

"Akşama kalmayız, söz veriyorum."

Eleanor'un hevesli bakışları adamın iradesini yıldırmıştı. Tepeden inerek kasabaya indiler. Yeni evli çifti bir arada gören kasaba halkı meraklı bakışlarını gizleyemeden onları izliyordu. Kimisi yüzlerinin güldüğünden söz ediyor kimisi ne çabuk birbirine alıştığını sorguluyordu.

"Şuna bakın ne kadar da mutlu."

"Yüzüne bir ışıltı gelmiş, hamile mi acaba?"

"Görende sevmeden evlendiler sanır. Bunlar baya baya olmuşlar."

"Evlendikten sonra ilk defa birlikte dışarıya çıkıyorlar. Mutlu rolü oynadıklarına bahse girerim."

"10 papel veririm."

Eleanor çoğunu duyuyordu. Hepsi dedikoduydu. Babası olsaydı bırak konuşsunlar derdi. Hem, ailesini göreceği için mutlu olduğunu kimseye açıklamak zorunda değildi.

Ailesinin evine vardığında kapıyı açan Bayan Amoy karşısında onları görünce epey şaşırmıştı.

"Kim gelmiş Amoy?"

İçeriden gelen babaannesinin sesini duydular. Eleanor dili tutulmuş kadını kapıda bırakarak hızlı adımlarla içeriye girdi.

"Eleanor?"

Onu ilk gören babaannesi olmuştu. Babası okuduğu gazetesini indirip kimin geldiğine bakarken genç kız ve babaannesi çoktan birbirlerine sarılıyorlardı bile.

"Eleanor? Burada ne işin var?"

Bu sefer babasına sarıldı kız. "Neden? Gelemez miyim?"

"Bu kadar erken gelmeni beklemiyorduk."

"Ablam mı geldi?" Eileen merdivenlerden kafasını eğerek gelenin kim olduğuna baktı. Ablasını görünce merdivenleri birer ikişer inerek ablasına sarılmıştı. "Seni çok özledim."

"Ben de bir tanem."

Eleanor küçük kız kardeşinin kendisi gibi olan sarı saçlarını okşayıp alnına bir öpücük bıraktı.

"Eileen! Genç bir hanımefendiye yakışır hareketler mi bunlar?"

"Karışma lütfen anne. Baksana ne kadar çok özlemiş ablasını." Bay Douglas hala birbirlerine sarılmakta olan kızlarına baktı. Fakat bir eksik vardı. "Eudora'ya burada olduğunu haber vermeliyiz."

"Doğuma az kaldı. Bırak evinde otursun."

"Babaannem haklı baba. Hem yarın onu görmeye giderim." dedi. Ancak sözler ağzından çıktıktan sonra yüzbaşı ile göz göze geldiler. Onayını ister gibi bakıyordu. Yüzbaşı tek bir baş hareketiyle onu onaylayınca ona dünyaları vermiş gibi sevindi.

Eileen ablasının kollarından ayrıldı. "Hayır, hayır. Babam doğruyu söylüyor. Eğer Eudora, ablamın burada olduğunu bilip de ona söylemediğimizi öğrenirse çok üzülür. Ben hemen gidip ona çağırayım."

Eileen, babaannesinin itirazlarına rağmen hızla evden ayrılmıştı.

"Yüzbaşı, ayakta kaldınız. Lütfen oturun."

Eleanor ve yüzbaşı yan yana aynı koltuğa oturdular. Babası ve babaannesinin radar misali gözlerini üzerlerine dikmiş her hareketini takip ediyor ve anlam yüklüyorlardı. Eleanor, babasının bunu mutlu olup olmadığını bilmek için yaptığından emindi.

"Eleanor, bu şekilde haber vermeden ailenin evine gelinir mi? Seni bundan daha iyi yetiştirdiğimizi sanıyordum."

Babaannesi moralini bozacak en uygun cümleleri seçmekte asla zorlanmıyordu.

"Kabalığımı bağışlayın ancak buraya gelmek benim fikrimdi." Yüzbaşı, Eleanor'un dizlerinin üzerinde duran elini tutunca genç kız en az sözleri kadar şaşırmıştı. "Sizi ne kadar çok özlediğinden bahsedince kırmak istemedim."

"Çok iyi yapmışsınız yüzbaşı."

Babasının sözleri genç kızı mutlu etti. Adamın bakışları yalnızca birbirine sıkıca kenetlenmiş ellere bakıyordu. Gözlerindeki ışıltıyı nerede olsa tanırdı. Doğru bir karar verdiği için kendiyle gurur duyuyordu.

Eudora gelinceye kadar iyi olup olmadığını, evlilik hayatına alışıp alışmadığına dair bir sürü soruyu yüzbaşının da yardımları ile cevaplamıştı. Ailesinin bu kadar sorgulayıcı olduğunu biliyordu ancak yüzbaşının buna hızlı adapte olmasını beklemiyordu. Bugün yaptıkları için ona sonsuza dek borçlu kalacaktı.

Eleanor, ablası geldiğinde daha mutlu olmuştu. Az kalsın onu çağırmayacaklarını öğrenen Eudora babaannesine bir güzel kızmıştı. Doğumda olsa bile kız kardeşini görmek için yolları aşacağını bile söylemişti. Eşi Steve'i aşağıda diğerleri ile birlikte bırakarak kız kardeşlerini Eileen'in odasında toplamıştı.

Kapıyı arkalarından kapatır kapatmaz Eudora kız kardeşine döndü. "Şimdi söyle bakalım. Sana iyi davranıyor mu?"

"Evet." Bir soluk bıraktı. Gerçekleri söyleyecekti. "Bunu söyleyeceğimi düşünmezdim ama mutluyum. Arada bir birbirimize giriyoruz. Mesela geçenlerde çok sevdiği atı saldım, gerçi o da bana biberli omleti yedirmişti."

Eudora ve Eileen aynı anda konuştu. "Ne?"

"Demek istediğim, sessizlik içinde geçirdiğimiz zamanları saymazsak oldukça iyi anlaşıyoruz. Yüzbaşı iyi bir koca. Benimle çok güzel ilgileniyor. Ev işleri yaptığım zamanlarda yorulduğum için yemeğimi o yapıyor..."

"Ev işlerini sana mı yaptırıyor? Bir hizmetlisi olduğunu sanıyordum."

"Var, ancak yüzbaşı evlendiğimiz zaman geçici bir süreliğine tatil yapmasına izin vermiş. Önümüzdeki hafta yeniden başlayacak."

Sessizlik oluştu. Eudora kız kardeşinin bu kadar iyi bakıldığına inanmakta zorluk çekiyordu. Aralarında anlaşmazlık çıkıp Eleanor'un geri döneceğine emindi. Ama şimdi, duydukları onu şaşırtmaya ve yanıltmaya yetmişti. Eğer kız kardeşi mutluysa o da mutluydu.

"Ne oldu?"

"Şaşırdım, açıkçası. Sebastian ile olanlardan sonra..." Eudora ne söylediğini farkına vardı. "Bu çenesi düşük ablanı lütfen affet bir tanem. Öyle söylemek istemediğimi iyi biliyorsun. Seni adına gerçekten mutluyum."

Eleanor'u kendisine çekip sıkı sıkı sarıldı. Şu son hafta yalnızca onu düşünüp durmuştu. İyi mi, yemeğini yiyor mu? Yüzbaşı ona iyi davranıyor mu? Sürekli diken üstünde durmuştu. İyi olduğunu onun ağzından duymak yüreğine su serpmişti.

"Yani şimdi yüzbaşıya aşık mısın?"

Eleanor küçük kardeşinin sözleriyle dumura uğradı. Nedensizce kalbi hızlanmış, sanki yüzbaşı buradaymış gibi korkmuştu.

"Hayır!" dedi, hızla. "Tabii ki hayır."

Zaten bir kere aşık olmuştu. Ve aşkının ona neler yaptığını görmüştü. Artık aşık olmak istemiyordu. Eleanor'un ki mantık evliliğiydi. Ölünceye kadar da verdiği sözden caymayacak, yüzbaşıya saygı ve sadakatle bakacaktı.

"Neler saçmalıyorsun sen Eileen? Aşk bu kadar kolay mı? Evlenen çoğu kadına sor bakalım, sevdikleriyle mi evlenmişler?"

"Sen evlendin." dedi genç kız, büyük ablasına. "Ben de sevdiğimle evleneceğim."

"Umarım." dedi Eleanor. "Umarım benim kaderimi yaşamazsın ve sevdiğin adamla evlenecek kadar şanslı olursun."

Bölüm Sonu!

Yıldıza basmayı unutmayın :)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.