İçeriğe geç

Hudut

Bölüm 8 · 2 dk okuma

Hudut

Bölüm 8

Bölüm 8: Fırtına Öncesi

Telsiz odasından yükselen siren sesleri ve Tabur Komutanı Albay Veysel’in gür sesi, karargah binasındaki tüm havayı bir anda bıçak gibi kesti.

İçtima alanında toplanan Pars Timi’nin karşısında Albay Veysel, elindeki operasyon raporunu hışımla sallıyordu. Dünkü devriye görevi sırasında, timdeki erlerden birinin telsiz disiplinsizliği ve açık frekanstan kodsuz konuşması yüzünden taburun bir sonraki intikal güzergahı açığa çıkmış, koca bir bölük yeniden planlama yapmak zorunda kalmıştı.

Albay Veysel’in öfkesi tam anlamıyla Defne’nin üzerinde patladı.

"Üsteğmen Yalçın!" diye kükredi Albay, tüm timin önünde. "Bu tim senin sorumluluğunda! Masanda cetvel hizalamayı biliyorsun ama adamlarına bir frekans disiplinini öğretememişsin! Benim askerimin canını riske atacak amatörlüklere bu birlikte yer yok! Eğer bu timi sevk ve idare edemiyorsan, yarın o rütbeyi de komutanlığı da masama bırakır gidersin! Anlaşıldı mı?!"

Tüm tim buz kesmişti. Mert, hazır oldaki duruşunu bozmadan çenesini sıktı; gözleri öfkeyle kasılıyordu. Defne’nin suçsuz olduğunu, hatanın erlerin dikkatsizliğinden kaynaklandığını herkes biliyordu ama askeri hiyerarşide faturayı her zaman komutan öderdi.

Defne, bakışlarını bir milim bile kaçırmadan, gözlerini Albay’ın tam ortasına sabitlemişti. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısının belirmesine izin vermedi. Yutkundu, sesindeki o çelik gibi sertliği koruyarak bağırdı:

"Anlaşıldı komutanım!"

Albay Veysel hışımla arkasını dönüp karargah binasına girerken, içtima alanına ağır ve ezici bir sessizlik çöktü.

Hata yapan Er Sinan’ın başı öne eğilmişti, Hakan yutkunamıyordu bile. Bütün tim, bir kadın olarak burada var olmak için her gün iki katı mücadele veren komutanlarının, sırf kendi dikkatsizlikleri yüzünden böyle ezilip azarlanmasının mahcubiyeti altında eziliyordu.

Defne yavaşça time doğru döndü.

Ellerini arkasında birleştirmişti ama yumruklarını o kadar sıkıyordu ki tırnakları avuç içine batıyordu. Gözleri alev alevdi. İçinde kopan o fırtınayı, öfkeyi ve kırgınlığı bastırmak için göğsü hızla kalkıp iniyordu. Sesini yükseltip bağırmak, hepsini içtima alanında saatlerce koşturmak istiyordu; ama sesinin titremesinden veya öfkesine yenik düşmekten korktuğu için dişlerini birbirine kenetledi.

Aralarında dondurucu bir beş saniye geçti. Defne’nin gözleri tek tek askerlerin üzerinde gezindi. En son Mert’in endişe ve öfke dolu gözleriyle kesişti.

Defne derin, titrek bir nefes verdi. Sesi bağırmıyordu; ama o alçak, pürüzsüz ve dondurucu ton, içtima alanındaki her bir askerin ruhunu kesecek kadar keskindi.

"Siktirin gidin gözümün önünden," dedi Defne, her bir kelimenin üzerine basarak. "Gözüm görmesin sizi."

Hiç kimse kımıldayamadı. Birkaç saniye kimse ne yapacağını bilemedi.

"TİM, SAĞA DÖN!" diye gürledi Mert, ortalıktaki o ağır baskıyı kırmak ve timi oradan çıkarmak için. "KOĞUŞLAR BÖLGESİNE, MARŞ MARŞ!"

Askerler başları öne eğik, mahcup adımlarla hızla dağılırken; Defne arkasını dönüp boş içtima alanına doğru birkaç adım attı. Titreyen ellerini cebine soktu, başını gökyüzüne kaldırıp gözlerini kapattı.

Mert, timin peşinden gitmedi. Birkaç adım geride durdu. Defne’nin o dimdik durmaya çalışan ama omuzlarına binen yükle sarsılan siluetine baktı. Aralarındaki tüm o alaycı, muzip mesafe bir anda eriyip gitmişti. Şimdi ortada sadece kırılmış ama gururundan ödün vermeyen bir komutan ve ona ilk defa bu kadar derinden üzülen bir adam vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.