Karargahın nöbetçi kulesinden ve nizamiye girişinden Pars Timi’nin yürüyerek yaklaştığı haberi geldiğinde, Albay Veysel karargah binasının önüne fırlamıştı. Ancak yaklaşan karaltıları gördükçe adamın adımları yavaşladı, ciğerindeki nefes düğüm düğüm oldu.
Karşısında dimdik duran bir tim değil, âdeta cehennemden yürüyerek çıkmış bir enkaz vardı.
Sinan omzunu sararak yürümeye çalışıyor, Hakan ve Görkem yaralarını gizlemeksizin komutanlarının arkasında ilerliyordu. Mert’in elleri ve yüzü kurumuş kan içindeydi; gözlerinde hâlâ o dondurucu cinnetin gölgesi geziniyordu. Yüzbaşı Barış ise başı öne eğik, bir suçlu gibi en arkadan geliyordu.
Veysel Albay’ın gözleri en önde yürüyen Defne’ye takıldığında yüreğine oturmuş gibi bir sarsıntı yaşadı.
Defne’nin saçları dağınıktı, yüzünde toz ve kurumuş kan izleri vardı. Omuzlarına Mert’in geniş askeri parkası dökülüyordu. Parkanın yakalarını elleriyle öyle sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Albay, kadının o zırh gibi duruşunun altında ne kadar büyük bir kırılma yaşandığını bir bakışta hissetti. Bakışlarında hem bir askeri komutanın dehşeti hem de baba yarısı bir büyüğün derin kaygısı vardı.
Dudakları titredi. Neredeyse ağzından *"Ne oldu kızım sana?"* cümlesi dökülecekti ama askerlerin ortasında kendi sesini güçlükle topladı.
"Pars..." dedi Albay Veysel, sesi pürüzlü ve boğuk çıkarak. "Bu haliniz ne? Ne oldu dağda?"
Orttalığı ağır, zehirli bir sessizlik kapladı. Kimse konuşmadı. Mert bir adım öne çıkmak istedi ama bakışlarını Defne’den ayırmadı.
Defne, parkanın önünü daha da sıkı tutarak birkaç adım öne çıktı. Bakışları tek bir an bile kırpılmadan, hemen arkasında ezilmiş bir halde duran Yüzbaşı Barış’a kaydı. Gözlerindeki o çelik soğukluğu, alandaki herkesin içini ürpertti.
"Açıklamak ister misiniz komutanım?" dedi Defne, doğrudan Barış'ın gözlerinin içine bakarak. Sesi buz gibi ve mesafe doluydu. "Yoksa ben mi açıklayayım?"