Gecenin karanlığında savsak adımlar, düzensiz nefesler ve bitkin bir bedenle evimin önündeydim. Kafamdaki yara bütün gün kanamış, ağrı ve acıyı birbirine karıştırmıştı. Beynimin başıma ağırlık yaptığını hissediyordum. Gözlerimi yorgunluktan zar zor açık tutarken cebimden anahtarı çıkarıp deliğe bin bir uğraşla soktum. İçeri bir adım atayım derken gözüm kararmasıyla kendi dengemi kuramadan resmen yere yapışmıştı bedenim. Sert düşüşüm yüzünden inlerken kendimi çevirip karanlık tavanla bakışmaya başladım. Şapkam yere düşerken kafamdaki sızı ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde kulaklarımda sert bir çınlamaya sebep oldu. Kulaklarımdaki çınlamanın sesi git gide artarken ellerimi kulaklarıma bastırmaya başladım. Acı yüzünden bağırmaya çalışırken kendi sesimi duyamadığımda gözlerimde karardı. Nefesim kesik kesik beni boğarken olduğum yerde nefessizlikten çırpınmaya başladım. Bir elimi kulağımdan çekip sertçe göğsüme vurmaya başladığımda acımadım kendime! Boğuluyorum ve hiçbir şey yapamıyorum! Sanki biri gırtlağımdan tutup da beni boğazlıyordu!
Kapana kısılmıştım. Göğsüme her vuruşumda acısını hissetsem de vurmaya devam ettim kıvranarak. Kulaklarımdaki çınlama azalmaya başladığında diğer elimi de kulağımdan çekip bir çırpınışla kendimi kollarımla sürüyerek dışarı çıkarmaya çalıştım. Bedenimi hareket ettirmeye çalışsam da gücü çekilmiş gibi hareket etmiyordu. Sürünürken tüm gücümle ittiriyordum vücudumu.
Gözlerimin bulanıklaşmaya başlaması işimi zorlaştırırken yaşamaya olan inancımla sürüyerek kapıdan çıkarmayı başardım. Kendimi nefes almaya zorlayarak başımı taşıyamadığım için yere vuracağımı düşünürken bir anda yumuşak bir yere düşmesiyle anlayamadım ne olduğunu. Gözlerimin bulanık görmesi yüzünden önümdeki bulanıklıktan gelenin kim olduğunu anlayamadım.
Kulağımdaki çınlamanın yanı sıra bilinmeyen ses daha boğuk bir tınıyla geliyordu. Bedenimin belirli yerlerinde dokunuş hissetsem de tam olarak neremden kavrandığımı hissedemiyorum. Havayı iliklerime kadar çekmek istesem de olmuyordu.
Nefes, ben sadece nefes alabilmek istiyorum. İçimden bir ses burada can vereceksin diye sayıklıyordu. Beynimin bir köşesine yer edinip de kıvranmamı istiyordu.
Bir daha hiç nefes alamayacaksın!
"Dayan, hastaneyi arayacağım!" diye kulağıma gelen boğuk sesle gözlerim büyüdüğü için çırpınmaya ve adrenalini en derinime kadar hissettim. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyi çırpınarak sıkarken nefes alamasam da zar zor konuşmaya başladım.
"D-ur!" dediğimde gözlerimdeki bulanıklık artarken çırpınışlarım daha da çok artmıştı. Yüzümden sıcak ve ıslak gözyaşlarımın aktığını hissediyordum. Kulaklarımdaki çınlama yavaş yavaş geçse de nefesimi sonuna kadar harcayarak konuşmaya devam ettim. "İçeri-de, laboratuvar var." dediğim gibi daha zorlanmaya başladım. Sanki nefesim takınmıştı. Derin soluk alacağım diye resmen kendimi parçalıyordum. Beynim başıma ağırlık yapıp geriye düşerken kaldıramıyordum bile. Dayanamıyorum..
"Ne yapmam gerektiğini söyle!" dediği gibi endişeli sesin sahibi beni sarsmaya başladığında beynimin döndüğünü hissetmiştim. Gözlerim yerinden çıkacak gibi geriye kayarken son nefesimi de ortaya koymuştum.
"Orada oksi-jen tü-pü var. Git!" dediğim gibi bu sefer cidden boğulmaya başlamıştım. Resmen zamanla savaştığımı hissediyordum. Bedenimin sıkıca kavrandığını ve sallandığımı anlasam da gözlerim kararmaya başlamıştı. Can havliyle ellerim boğazıma giderken parmaklarım boğazıma istemsiz çizikler atıyordu. Kendime hakim olamıyorum. Bir anda bir yere konulmamla birkaç ses ve etrafta dolaşan adamın bir anda yüzüme bir şey taktığını anladım.
Kulağımdaki çınlama yavaş yavaş geçerken bulanık görsem de bulunduğum ortamın laboratuvar odası olduğunu anlamıştım. Laboratuvarın beyaz bulanık tavanına baktım. Yattığım yerin burada bulunan masalardan biri olduğunu anlamıştım. Yüzüme takılan maskeden bir anda hava üflemeye başlamasıyla kendimi nefes almaya zorladım. Ne kadar zorlandım bilmiyorum ama hafif bir nefes aldığımı hissediyordum.
Nefes, nefes alabiliyorum. Çırpınmayı kesmeye başladığımda yanımda yorgunlukla nefes alıp veren birini işittim. Başımı yana çevirip baktığımda gözümde biriken yaşta şakaklarımdan akıp gitmişti. Yüzümde yorgun bir gülümsemeyle dudaklarımı hareket ettirerek 'teşekkür ederim' dediğimde saçlarımda hissettiğim sıcak ve yumuşak elleri okşamaya başlamıştı beni. Neden bilmiyorum ama dokunuşlarında annemin sıcaklığını hissetmiştim. Dokunan kişinin ellerine saç tutamlarım karışmıştı. Bana onun gözünde nasıl baktığını kestiremedim.
Muhtemelen laboratuvar masasının üstünde can çekişerek maske bağlı halimle zorlukla soluklanmaya çalışıyordum. Belki de acıyordu ama birisinin bana acıması umurumda değildi şuan. Sadece ellerinin arasındaki huzura odaklanmak istiyordum. Nefeslerim beni her sakinleştirdiğinde düzelmeye başladı. Gözlerimi kırpıştırıp düzgün bir görüş açısına sahip olduğumda beni kurtaran kişiye merakla bakmaya başladım o sırada.
Sarı uçlu saçları gözlerinin önüne gelirken, çift göz kapağından koyu kahve gözleri merakla bitik durumumu kontrol ediyordu. Yüzünün şekline göre biçimli bir buruna sahipti. Bebek gibi dudakları karşımda benim adıma seviniyordu. Al yanakları onda çok tatlı duruyordu. Açık ten rengi elinde olsa ay gibi parlayacak gücünü ortaya koyacaktı. Bebek gibi bir cildi vardı. Karşımdaki adam benden daha yakışıklı olduğuna varsayabilirim ama bunu ne kadar bilime kanıtlarımla katkım olsa da yakışıklılık konusunda kanıtlayamazdım. Elmacık kemiği bana bakarken zar zor yutkunup hareket etti. Gözlerini benden anlayamadığım bir şekilde kaçırıyordu. Aslında sert bir yapıya sahip olduğu belliydi ama anlık mı bilinmez kendini olaya kaptırmış ve düşünceli hali ortaya serilmişti. Gözlerim bebek dudaklarına kayarken konuşmasıyla hareket etmişti dolgun dudakları.
"Daha iyisin, değil mi?" dediği gibi başımı yorgunlukla sallamıştım. Bu halime memnun bir gülümsemeyle bakarken gözlerini kısıp bir şey demeden saçlarımı sevmeye devam etmişti. Ellerini arada çeksem mi veya sevmeye devam mı etsem diye tereddüt etse de okşamayı seçmiş ve başımdaki yaraya değmeden özenle sevmişti. Yüzümde neden olduğunu anlayamadığım huzurlu bir gülümseme meydana gelmişti.
Kalbim yavaş yavaş, kademe kademe hızlı atıyordu onun yanında. Elleri beni mayıştırıyor, huzuru iliklerime kadar hissettiriyordu. Tanrı aşkına, en son kim beni böyle sevmişti. Elimde olsa kucağına kedi gibi yapışıp mayışarak uyumak isterdim. İçimde karnımı huylandıran, kulaklarımda çınlamaya nazaran güzel bir müzik duyulur gibiydi. Belki benim hayal ürünümdü ama kendimi ona bırakırsam her şeyi yapacakmış gibi hissetmem normal değildi. Hem de hiç değildi. Kalbimin karanlık dünyasından sıyrılıp heyecanla atması normal miydi?
Tatlı yuvama senle gitmek istemem sana ağır gelir miydi? Geçmişteki mezarıma toprak atmıştım ben. Evimi küle çevirip yakmıştım. Ya sana da aynı şeyi yaparsam? Ben deneyip durduğum bu dünyada küçücük bir umuda sarılıp her şeyi yapacak bir cesarete sahiptim. Ama sadece şimdilik kollarında uyusam olmaz mı?
Sana ihtiyacım var..
Yumuşak kadife gibi bakışları başıma gittiğinde beni endişelendirmek istemediği için anlık kaşlarını çatmıştı. Ne olduğunun farkındaydım ama benim adıma duyarlı olması hoşuma gitmişti. Benim de şansıma yara kanaya kanaya bu günü bulmuştu. Maskenin hava üfleme sesine nazaran kendi sesimi güçlükle bulup konuşmaya başladım.
"Orada bir yara olduğunun farkındayım." dediğim gibi orta kalınlıkta kaşlarını çatarken saçlarımı seven elleri anlık durmuştu. Ellerini tekrar hareket ettirdiği gibi saç tutamları elinin arasında kayıp gitti. Dudaklarını ne yapacağını şaşırdığı için yalarken parlayan dudakları çok dikkat çekiyordu. Biçimli dudakları zorlansam da nefesimi hızlandırıyordu. Biraz önce nefessizlikten boğuluyordum. Şimdiyse heyecandan nefesim hızlanıyordu. Gözlerimi baktığı noktadan zorla çekip yüzüne baktım. "Bana ayna getirebilir misin? Yada sadece telefonunla yaranın fotoğrafını çekip bana versen de olur." dediğimde anladığına dair başını salladı.
Bir anda yapacağı işin ciddiyetine bürünüp telefonu cebinden çıkardı. Başımı kadrajın önüne alıp ayarladığını anladım. Başımı biraz havaya kaldırıp fotoğrafı çekme sesi duyulduğu gibi başımı yerine koymuştu. Telefondan galeriye girip bana verdiğinde dokunmatik ekrana iki defa tıklayıp yakınlaştırdığımda gördüklerime inanamadım! Yara kendi kendine deliği onarmış ve normal bir sıyrık gibi gözükmesine sebep olmuştu! Hayatımda yaşadığım en anormal durum bu olabilirdi. Ben daha kötü olmasını beklerken hiç beklemediğim bir sonuçla karşılaşmıştım. Çocuğa çaktırmadan normal bir yara görmüş gibi geri verdim.
"Teşekkürler, bay-" dediğim gibi ismini bilmediğim için susmak zorunda kalmıştım. O bu halimi görüp gülmeye başlarken ön dişlerinin tavşan gibi belli olması şaşırtmıştı. bu koca adamı olduğundan daha sevimli gösterirken yanaklarından tutup sıka sıka sevmemek için zor tutmuştum kendimi. İçimdeki heyecan bana hiç iyi gelmiyordu..
"Benim ismim Jeon Jungkook. Sizde R.E.X. ilaç şirketi sahibi Kim Taehyung olmalısınız." dedi ve başını eğip mahcup olmuş gibi dudaklarını dişlerken tekrar konuşmuştu. "Ben dedektifim efendim. Buraya kayıp ihbarı Young-Soo-Min adına sizlerle konuşmak için gelmiştim."
(⊙_⊙)?
Yarama yapılan hafif dokunuşlar yüzünden yavaş yavaş mayışmaya başlamıştım. Dedektif Jungkook geldiğinden beri benimle ilgileniyordu. Elindeki pamukla başımdaki yarama tentürdiyot sürüyordu. Yaram normalde sızlamadığı halde sanki naz yapmak ister gibi acıyordu. Bana ne oluyor? Sırf bana dokunsun diye bu kadar nazlanmak istemem çok fazlaydı. Mutfaktaki bar sandalyesine oturmuş ellerim önümde parmaklarımla oynuyordum stresten.
Benim düşünmem gereken bunlar değildi. Asıl konuşmamız gereken konulardan korkmam gerekti. Öldürdüğümüz bir ceset vardı. Yaptığımız suçların delillerini saklayıp bütün polisleri ve bu işten çalışan herkesi salak konumuna düşürecek kadar gizlemiştik her şeyi. Şimdi bu yaptığım benim bir salak olduğumu söylüyordu. Resmen bir dedektifin ellerinde eriyip bitmediğim kalmıştı.
Yanımdan bir bandaj ve bant aldığı gibi hafif acıtmayacak şekilde başımı sarmaya başladığında ellerimle oynamaya devam ettim. Kalbim kesinlikle sakin kalamıyordu. Sakince dinlenen o huzurlu şarkının içinde acı çekiyor gibi hissediyorum. Kalbimin kendine ait karanlığına başkasını sürüklemek istemiyorum. Dipsiz kuyunun içinde benim gibi birinin daha mahsur kalması neye sebep olur? Sonunda sarmayı bitirip benim önüme geldiğinde önce siyah montuna değdi gözlerim. Yavaşça yüzüne çıkıp baktığımda, kalbimin teklediği gibi heyecanı kasıklarımda kelebek etkisine yol açmıştı. Yüzündeki hafif gülüşü ve içten bakışlarıyla önümdeki bar sandalyesine oturdu. Gözlerine bakmaya utanıp kaçırırken parmaklarımla oynamaya devam ettim.
"Şimdi daha iyi misiniz?" dediğinde başımı salladım. Parmaklarını çeneme koyduğu gibi kaldırdığında şaşkınlıkla yüzüne bakmaya başladım. Yüzünü daha da yakınlaştırıp gözlerini gözlerime odaklayarak konuşurken gözlerim dudaklarına kaymıştı. "Bakışlarınızı kaçırmanıza gerek yok. Kötü bir niyetle gelmedim buraya sakin olun." dediğinde dudaklarının hareketi zat zor yutkunmama sebep oldu. Çenemdeki parmaklarının olduğu yer sanki hücrelerime kazınmış gibi ellerini çekse de hissetmeye devam etmiştim. Gözlerinin ışıltısı beni resmen cezbediyordu.
Daha ne kadar hayran olabilirim..
"En son ne zaman Young-Soo-Min'le görüştünüz?" dediğinde düşünmeye başladım. Düşüncelerim onun yüzünden allak bullak olmuştu. Başını benden biraz uzaklaştırıp dik bir şekilde oturduğunda bedeninin yapılı olması beni anlık sersemletmişti. Gözlerimi gözlerine sabitleyip konuşmaya başladım.
"Şey.. Hatırlamıyorum. Aslında hatırlıyorum ama bunu size nasıl söylemem gerek bilemiyorum." dediğim gibi parmaklarımın arasında parmaklarını hissettiğimde ellerimize baktım. Parmaklarının naif, yumuşak ve sıcaklığı içime işlerken sıkıca tutmuştu ellerimi. Güven vermek istediği anlaşılıyordu. Keşke ona söyleyebilseydim..
"Bana her şeyi söyleyebilirsiniz. Size elimizden geldiği kadar yardım eder ve korumaya çalışırız. Bundan emin olun bay Kim." dediğinde yüzümde utangaç bir gülümsemeyle karşılık verdim. Şahsen verdiği güven içimi ısıtıyordu.
"Bana sadece Taehyung deseniz yeter. Young-Soo benim eski sevgilim. Ondan bir ay önce ayrılmıştım. Bizim şirkette laboratuvar hizmetlerinde öncülük ediyor. En son toplantıdan sonra benim odamda tekrar birlikte olmak istediğini ve benden ayrı kalmak istemediğini söylemişti. Tabi ben reddettim ve odadan kovdum. En son o zaman konuştum." dedim bazı gerçekleri saklayarak. Onun orada bana mastürbasyon çektiğini söylesem utancımdan yüzüne bile bakamazdım. Dediklerimi ciddiyetle dinleyen dedektif Jungkook başını sallayarak onaylamıştı beni.
"Peki, hiç bir anormallik sezdiniz mi? Sizden bir şey yapmanızı veya yapmamanızı ısrarla istedi mi?" dediğinde kafama dank etmişti. Virüs programına bakmamı istemiyordu ama neden? Bu virüs programına bakmamı bu olacak olan senaryolar yüzünden mi istemiyordu? Profesör Arthur geldiğinde de onların isimlerini duyduğunu söylemişti. Onların gelmesi bu kadar önemli değilken çabuk duyulması imkansız. Peki ya gerçekten birbirlerini tanıyorlarsa?
Dudaklarımı stres içinde dişlerken ne demem gerektiğini kestirememiştim. Ellerimin arasındaki ellerim titremeye başladığında gerginliğimi saklayamamıştım. Kaşlarını çattığını gördüğümde zar zor yutkundum ve söylemeye karar verdim. Başımı eğip göz temasımızı zorlukla çekip ellerimize bakmaya başladım.
"Aslında benden istemediği bir şey vardı. Benim odama geçmeden önce bir toplantı yapıyorduk. Üniversite profesörü Arthur Andersen ve öğrencisi Jack Ryan gelmişti. Bir virüs programı hakkında toplantı yapıyorduk. Araştırmaya benimde katılmamın doğru olduğunu düşündüm ama o istemedi. Young-soo'nun tersi pistir. Onu orada reddettiğim için bir geri dönüş yapıp bana zarar vermesini bekledim şahsen." ve dediğim gibi de olmuştu. Bana zarar vermeyi başarmıştı. Yine de istediği sonucu alamamıştı.
"Size bir şey yapamadı çünkü bir anda ortadan kayboldu." dediği gibi başımı salladığımda anlayışla karşıladı." Peki onu hala seviyor musunuz? İlişkinizin nasıl olduğu hakkında bir fikrim yok ama biraz içine girmek isterim. Tabi izniniz olursa." dediğinde yüzüne baktım. Bakışlarıyla benden onay istediğini anladığımda zar zor yutkundum. Derin bir nefes verdim ve gözlerimi gözlerine diktim.
"Bunun mahsuru olmaz. Aslında ilişkimiz berbat ötesiydi. Tanışmamızda da olduğu gibi bu zamana kadar hep kavga eder yine de ona o zamanlarda olan sevgim yüzünden affedip kaldığımız yerden devam ederdik. Her seferinde ya cinsellikte sınırını aşar yada ulu orta yerde illaki bizi rezil edip suçu bana atardı. Bir gün." dediğim gibi benim hakkımdaki düşündükleri geldiğinde zar zor yutkunup devam ettim." Bir gün gerçekten sınırını aştı. Bara gittiğini bana söylememişti. Boş verip bende kendi eğlenceme bakmaya karar verdim bende bara gittiğimde onu gördüm. Young-Soo herkesin ortasında bir masanın üstüne çıkmış bağırarak şarkı söylüyordu. Tabi şarkı bittiği gibi alayla konuşmaya başladı benim hakkımda. Benim adıma ağzına gelen her şeyi söylemeye başladı. Dediklerini demek istemiyorum. Anlayın işte ağır sözler dile getirilemeyecek kadar kötü benim için." dediğim gibi dedektif Jungkook kaşlarını çatmıştı. Ciddi ifadesinin yanı sıra dişlerini sıktığını fark ettiğimde ellerini sıktım.
Bakışları sıktığım eline gittiğinde, zar zor yutkunduğunu elmacık kemiğinin zar zor hareket etmesinden anladım. Bir anda sinirlenmesini anlayamazken anlık kendini silkelenip konuşmaya devam etmişti.
"İlişki konusunda cidden berbat bir durumla baş başa kalmışsınız. Sizin adınıza zor olmalı." dediğinde dudaklarımı dişledim. Bakışları dudaklarıma düştü bu sefer. Benim adıma evet zordu ama bir şekilde bunu da aşacaktım.
"Her şey bir gün olacağına varır. O günlerde geçecek." dediğimde hız kesmeden devam etmişti.
"Peki bu virüs nasıl bir şey ki sizin bakmanızı istemedi?" dediğinde bu dediğine şaşırmıştım. Aslında bunu bende tam olarak bilmiyordum. Bu konuda bende bilgisizdim. Anlayışla konuşmaya devam ettim.
"Aslında bunu siz anlayabilir misiniz bilmiyorum ama yine anlayacağınız dilde anlatmaya çalışacağım." dediğim gibi dudaklarımı içe geçirip düşüncelere dalarken bakışlarının yumuşadığını ve bana bakarken ki gözlerinin ışıltısını gördüm. Anlık dünyadan soyutlandığını anladım ama bozuntuya vermeden kendimi düzeltip konuşmaya devam ettim.
"Bu virüsün kendi yapısı bilinmiyor. Sürekli yapısı değişiyor ve farklı bir hücrenin genine bürünüp onu taklit ediyor. Taklit ediyor dediğime bakmayın hiçbir işlevi yerine getiremiyor. Şimdilik deney farelerinin üstünde denendi. Tabi ben anlaşmayı fes ettirmeden önceydi. Bana çok tehlikeli geldi. Biz bir ilaç şirketiyiz ilk başlarda yenip yutulur zannetmiştim ama öyle değildi. Zor ve işlevsiz bir virüs ama deney farelerini zıvanadan çıkarıp deliye çeviriyordu. Yaşam fonksiyonları sıfır ve o haliyle bile yaşayabiliyor olmaları sizce de tuhaf değil mi? Bende bu yüzden anlaşmayı fes ettirdim. Başkalarının ne düşündüğü umurumda değil. Ben insanları kötü bir duruma sokacak ilaç üretmek istemiyorum." dediğimde kaşlarını çatmıştı. Sanki aklına bir şey gelmiş gibi ciddiyetine geri dönerken tekrar konuştu.
"Size gelmeden önce bay Arthur'un yanına uğramıştım. Bana bu virüsten söz etmedi. Hatta şirkete toplantıya gelme amacının Jack'in staj görmesi amacıyla yapılan bir toplantı olduğundan söz etmişti." dediğinde şaşırdım. Bay Arthur'un dediği yalan sinirimi bozarken ciddiyetimi bozmadan biraz sesimi yükselterek konuştum.
"Alakası bile yok! Orada James de vardı. O da size benim dediğim sözleri diyeceğine eminim. Hatta elimdeki dosyaları bile gösterebilirim size. Kardeşimi çağırabilirim isterseniz ona da soracağınızı sorabilirsiniz." dediğimde sinirle çıkışmam onu güldürürken kendini gülmemek adına tutup parmaklarımın arasındaki elini çekip sargıyla sarılı başıma çıktı. Parmaklarına karışan saç tutamlarım beni anlık sakinleştirip mayıştırırken sakin bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
"Sakin olun başınızda yara varken sinirlenmeyin. Başınızın ağrımasını istemeyiz." dediğinde elleri saçlarımdan kayıp severek hareket ettiriyordu. Anlık nerede ve ne yaptığımı unuttuğum gibi başımı ellerine sevmesi için ittim. Ne yaptığımın farkına vardığımda heyecan içinde başımı geri çekip pörtlek gözlerimle ona baktım. Utançtan yüzümün sıcak bastığı gibi kızardığında başımı eğmiştim. Küçük bir kıkırtı duyduğumda konuşmaya başladı.
"Sanırım okşanmayı seviyorsunuz." dediğinde cevap vermedim. Bir anda ayağa kalktığında yüzüne baktım. "Benim artık gitmem gerek. Eğer yürüyebilirim derseniz siz odanıza geçin beni geçirmenize gerek yok. Uykunuz gelmiştir saat geç oldu." dediğinde başımı salladım. Bana yarım ağız gülümseyip belini benim boyuma göre eğdi. Orta oktavlı sesiyle mesafe takınan halinden sıyrılıp konuştuğunda, bacaklarımı birbirine bastırmamak için kendimi zor tutmuştum. "Seni daha çok okşamak isterdim. İyi geceler Taehyung."
