İçeriğe geç

HİS

Bölüm 1 · 12 dk okuma

HİS

Bölüm 1

Gizli numara

Ben Mihri.

İçinde bir cinayetin tüm delillerini taşıyan, kadavralaşmış hisleri yeniden doğmayı bekleyen, umutsuzluk çarklarını her an başında döndüren 17 yaşında bir genç kızım.

Hayatım boyunca sessiz, sakin, acı dolu ve melankolik bir kız oldum. Hiçbir başarım yoktu. Ne resim ne müzik ne de derslerim... Hepsi vasattı. Kendimi bildim bileli edebiyata, kitaplara ve şiire merak salmıştım. Ve bu şekilde ruhumdaki kasveti satırlara dökebiliyordum. Belki bu kadar küs olmasaydım hayata her şey daha farklı olabilirdi. Fakat bu küslüğümün haklı bir nedeni vardı.

Ölüm döşeğindeydim. Geçen her saniye aleyhime işliyordu. Önümde bir gelecek yoktu. Geçmişim yalanlar üzerine inşa edilmişti ve tamamen boş bir yaşantıya ayak uydurmaya çalışıyordum.

Bunu yaklaşık bir sene önce farkedebilmiştim. 6 yaşımdan beri sürekli kullandığım ilaçlarım vardı. Ve bu ilaçları her alışımda annemin yaşlı gözleri buna eşlik ediyordu. Hiç anlamazdım o yaşlarda... İlaç iyi bir şeydi ve böylesine iyi bir nimetin kötü bir yanı olamazdı değil mi? Fakat yanılıyordum. Hayatımın bu kadar karanlık olmayacağına inandığım her an aslında büyük bir yanılgının içerisindeydim. Ve bu yanılgının sebebi de ailemin bunu bana söyleme gereği duymamasıydı. Dile kolay tam 16 yıl boyunca hiçbir şeyden haberi olmayan, kendini normal bir genç kız zanneden bir aptaldım. Oysa ben; eceli 6 yaşında zorla sürüklendirildiği hastane köşelerinde belirlenmiş bir kız çocuğuydum. Çok iyi hatırlıyordum. İlk hastaneye gidişimizde annem grip olduğumu söylemişti, ikinci gidişimizde mevsim hastalığı geçirdiğimi, üçüncü gidişimizde astım olduğumu , dördüncü gidişimizde üşüttüğümü, beşinci, altıncı, yedinci... Hayatımın tam tamına 16 yılı, çer çöptü şimdi.

Kalbimde tıpta sık rastlanılmayan bir sorun vardı. Bir tedavisi yoktu. Yani kısmen... Ameliyat Türkiye'de yapılmıyordu ve orta gelirli bir aile olarak masraflarını karşılayamazdık. Gerçi hayatta kalma şansı %25 olan bir ameliyata girip, ecelimi erkene almama ne gerek vardı ki? Biraz dişimi sıksam odamın bir köşesinde son nefesimi verecektim elbet.

Çığlıklarımı hapsedip düşüncelerimi kilitlediğim ve tozlu bir kitapmışçasına kapatıp gözden uzak bir rafa kaldırdığım eski bir roman gibiydim. Sanki biraz karıştırılsa, içinden yıllanmış bir gül çıkacak, filizlenerek anıları doğuracaktı... Sanki biraz incelense, altı çizili her satırda ölümünü kabullenen küçük bir kızın çığlıkları duyulacaktı. Evrenin her köşesinden hemde... Biraz karıştırılsa notlar düşüverecekti sayfaların arasından... Kanadı kırık şiirler, ruhu olmayan sözcükler, telafisi olmayan özürler... Düşecek ve batacaktı tüm o can kırıklıkları, cam kırıkları gibi.

Tüm bu acı dolu 1 sene içerisinde yanımda olan ve hayata tutunmamı kolaylaştıran 5 kişi vardı.

Feride... Aile dostumuzun benimle yaşıt olan kızıydı ve aynı okula gidiyorduk. Bu sayede tanışmış, başta hiç anlaşamasak da sonunda çok yakın arkadaş olmuştuk. Murat, hepimiz neşe kaynağı, cıvıl cıvıl bir çocuktu. Akın, her daim bizi abimiz gibi koruyan ve kollayan, hepimizin biriciği arkadaşımıdı. Tuğba, çocukluk arkadaşım, dostumdu. Ortak acılarımızdı bizi böylesine dost eden. Ve Nur... Bir insan kan bağı olmadan nasıl kardeş olursa öyleydik biz Nur ile. Bir araya geldiğimizde kahkahalar eksik olmaz, yüzümüz hep sırıtırdı. Her ne kadar zıt karakterler olsak da hepimizi bir araya getiren ortak duygularımız ve acılarımız vardı. Ve bu acılar dostluğumuzun sağlam temelini oluşturuyordu. Hiç bozulmayacak, daimi bir temel...

Daldığım düşünceler çalan telefonum ile bölünmüştü. Oturduğum yerden telefonun nerede olduğunu bulmak için etrafa bakarken orta sehpanın üzerinde olduğunu fark etmiştim. Telefonu kavrayıp arayan kişinin kim olduğuna baktım. Feride arıyordu. Sabahtan beri kaçıncı arayışıydı bilmiyorum. Ya yeni magazin haberlerinden bahsedecekti ya da yarın ne giyeceği hakkında fikrimi sorucaktı. Telefonu sehpaya geri bırakıp kumandayı aldım. Kanalları gezdirmeye başladığımda telefon bir kez daha gürültüyle çalmıştı. Duymamazlıktan gelerek yabancı bir şarkı kanalı açtım. Göz ucuyla telefona tekrar baktığımda yine çalmaya başlamıştı.

Sıkıntılı bir şekilde nefes verip telefonu elime aldım. Aramayı onaylayıp telefonu kulağıma yerleştiğimde karşı taraftan bir ses gelmiyordu.

"Feride, artık lütfen bana işin düştüğünde mesaj at. Konuşacak durumda değilim, biliyorsun." dedim sitemli bir sesle.

Birkaç haftadır moralim iyice çökmüş, kızların söylemlerine göre ise ağır bir depresyon geçiriyordum.

Karşı taraftan bir ses gelmeyince şüphelenmeye başlamıştım. Normalde aramayı cevaplandırır cevaplandırmaz Feridenin heyecanlı ve çoşkulu sesi kulağımı doldururdu ve asla susmak bilmezdi. Şu sustuğu 10 saniye bile bazı sorunların habercisi olabilirdi.

"Feride?" Dedim dönüt bekler bir sesle. Ardından boş gürültü yapan televizyonu hızlı bir şekilde kapattım. Telefondan önce bir hışırdama sesleri ardından Feride'nin sesi yükseldi.

"Mihri." Dedi zayıf bir ses tonuyla.

"Ne oluyor? Feride bir sorun mu var?" dedim hızlıca. Feride'nin sesinde bende korku uyandıran bir gariplik vardı. Başı dertte miydi, bir şey mi olmuştu bilmiyordum. Ve sustuğu her saniye daha da endişeleniyordum.

"Hayır. Aramak istedim sadece. Parkta buluşsak olur mu seninle bir şey konuşmam lazım."

"Olur," dedim düz bir ses tonuyla. Acaba sevgilisi ile aralarında bir sorun mu vardı? "Ne zaman geleyim?"

"Saat tam 9'da parkın girişinde olacağım." Telefonu yüzüme kapattığında şaşkınlıkla öylece kalakaldım. Kesinlikle bir sorun vardı. Feride garip davranışlar sergiliyordu.

Saate baktığımda sekiz buçuk olduğunu görmüştüm. Şimdi hazırlanıp çıksam anca yetişirdim. Koşar adımlarla odaya gidip üzerimdeki bluzu çıkardım ve dolabımdan rastgele aldığım mürdüm rengi kazağı giydim. Dışarıda sadece hafif bir esinti vardı bu yüzden üstüme ince bir hırka alıp odadan çıktım. Hızlı hızlı merdivenleri inerken evdekileri görememiştim. Dışarıda olacağıma dair kısa bir not yazıp mutfak masasının üzerine bırakmıştım. Gerçi en fazla yarım saate eve geri dönerdim ama yine de haber vermeden çıkmak doğru gelmemişti. Hızlıca evden çıktığımda sokak boyunca koşmaya başladım. Feride için gerçekten de endişeleniyordum.

Feride hep, hayatı deli dolu yaşayan neşeli bir kızdı. Başına ne gelirse gelsin koca bir gülümseme ile anlatır, ardından kendi neşesini kendi yerine getirirdi. Bu davranışları işlerin yolunda gitmediğinin işaretiydi.

Telefonum çalmaya başladığında önce kolumdaki saatte baktım. Dokuza on vardı. Feride'nin aramasını cevaplandırıp telefonu kulağıma götürdüm. Nefes nefese kalmıştım.

"Parka geldim Feride. Sen neredesin?"

Etrafa baktığımda rüzgarın etkisiyle hafif bir şekilde sallanan salıncak dışında hareketli bir şey yoktu. Park bu saatlerde genelde bomboş oluyordu.

"Feride dinliyor musun beni?" Karşı taraftan yine ses gelmiyordu. Artık gerçekten endişelenmeye başlamıştım. Neden susuyordu.

Telefon tekrardan yüzüme kapatıldığında şaşkınlıkla kalakalmıştım. Feride'yi geri arıyordum ki telefon çalmaya başladı. Arayan kişi Tuğba'ydı.

"Mihri neredesin?" Demişti endişeli sesi ben telefonu açar açmaz.

"Dışarıdayım Tuğba, Feride'yle buluşacağız. Neden aradın?"

Tuğba "Ne!" Diye bir çığlık attığında kaşlarımı çattım. Niye böyle bir tepki vermişti anlayamamıştım.

"Benimle bir şey konuşması lazımmış-" diye açıklama yapmaktaydım ki Tuğba'nın söylediği şey kanımı dondurmuştu.

"Mihri hemen evine geri dön."

"Neden?" Dedim etrafıma bakarken. Şüphelenmeye ve korkmaya başlamıştım.

"Feride kaçırılmış diye duyduk. Öğle saatlerinden beri hiçbir yerde yok."

Önce Tuğba'nın söylediklerinin şakadan ibaret olduğunu düşünmüş, ardından sesindeki ciddiyeti fark edip bir süre donuk kalmıştım. Yapabileceğim en mantıklı hareketi yapmalıydım fakat beynim tüm işlevini yitirmiş, faliyetlerini gerçekleştirmemek için direniyordu. O sırada telefonun diğer ucundan Tuğba'nın endişeli sesi yine kulaklarımı doldurmuş, daha doğrusu bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmıştı.

"Kaçırılmış mı?" dedim kendimden beklenilmeyen bir soğukkanlılıkla. Feride çok saf bir kızdı, başına bir iş gelseydi bu durumun ehemmiyetini anlamayacak kadar masumdu hatta. Beni arayıp parka çağırması.. Yoksa, tuzak mıydı? Feride'yi kaçıran kişiler, artık her kimse, beni bir şekilde tuzağa mı düşürmeye çalışmıştı. İyi de neden?

"Mihri sen eve dön. Hatta dur, evine gitme Nur'un evi o parka daha yakın. Bir an önce onun evine git ben de polisi arayıp haber vereceğim. Hemen o parktan ayrıl.. Mihri beni duydun mu?"

Küçük çaplı bir şok yaşıyordum. Başımı olumlu anlamda salladım ama bunu Tuğba'nın göremeyeceğini anlayıp onayladığımı belirten bir ses çıkarttım. Titreyen ellerimle telefonu kapattığımda aklımda bir sürü soru işareti vardı. Panikatağım ve bu çalkantılı duygusal hallerim başıma bela olabilirdi. Çünkü şu an ayaklarımı vura vura kaçacağım parkın ortasında öylece duruyor ve etrafa bakıyordum. Parkın çıkışına yeltendiğim sırada Feride'nin söylediklerini duyar gibi olmuştum.

"...Seninle bir şey konuşmam lazım."

Belki de bu cümle, kelimelerin ardına gizlenmiş bir yardım çağrısıydı. Feride'nin bu çağrısını göz ardı edip kaçmalı mıydım? Belki de tüm bunlar bir tuzaktı ve Nur'un yanına gidip Tuğba'nın da bu durumu polise bildirmesine izin vermeliydim. Mantıklı düşünen bir insan böyle yapardı, duygusal düşünen insan ise bu olayın sırrını çözmeye çalışırdı.

Ve malesef ben duygusal hareket eden bir insandım.

Telefonun ekran kilidini kapatıp cebime sıkıştırdım. Titrek bir nefes alıp parkın içinde dolaşmaya başladım. Herhangi bir ipucu veyahut işaret arıyordum. Eğer bu bir tuzak ise şimdiye kadar bir hareketlilik olmalıydı. Bir av olarak tuzak yerimden kaçmıyordum fakat, avcılarım beni neden enselemiyorlardı merak ediyordum. Bir an çok saçma şeyler düşündüğümü idrak edip kendime kızdım. Olayın şokunu hâlâ atlatmış sayılmazdım. Telefonum titremeye başladığında kalbimde aynı anda korkuyla atmaya başlamıştı. Hızlıca cebimden çıkarıp kırık salıncağın yanındaki salıncağa oturdum. Arayan kişi Feride'ydi. Heyecan ve korku içinde aramayı cevaplandırıp telefonu kulağıma yaklaştırdığımda başımın döndüğünü hissetmiştim.

"Feride..." dedim düz bir sesle. Ardından daha güçsüz ve dengesiz bir sesle, "Neredesin sen! Senin kaçırıldığını düşünüyorlar." diye bağırmıştım. Eğer bir oyun oynuyorsa sonu feci olurdu. Tüm korkumu ve endişelerimi ona bağırarak kapatmaya çalışıyordum büyük bir ihtimal. Fakat telefonun diğer ucundan duyduğum o yabancı ses, beynimi allak bullak etmiş, kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüş etkisi vermişti.

"Arkadaşını özlemiş olmalısın."

Bir an sadece nefes alıp verme seslerimi işittim. Duyduğum o cümle, o cümleyi kuran erkek sesi, Feride'nin başına ne gelmiş olacağı hakkında aklıma gelen kötü şeyler... Hepsi bir olmuş da panik atağımı tetiklemeye başlamıştı sanki.

"Sen kimsin?" Donuk sesim ağzımdan çıkıp telefonun diğer ucundaki adama ulaştığında kulaklarm bir kahkaha ile çınladı. Tamamen tehditkâr, bir o kadar da kusursuz bir sesten oluşan kahkaha...

"Şimdilik bu sorunun cevabını değil de başka bir sorunun cevabını vereceğim. Fakat öncelikle aferin sana. Eğer arkadaşını bırakıp kaçsaydın, senin yüzünden başına kötü işler gelebilirdi. Fakat düşündüğümün aksine kaçmadın. İlk imtihanını geçtin, fakat bu bir ilkti ve devamı gelecek. Arkadaşın şu an sokağın köşesindeki kütüphanenin 2. katında derin bir uykuda. Telefonunu ise yanına bırakıyorum. İyi şanslar..."

Hiçbir şeyi anlamamıştım. Şaşkın bir şekilde oturuyorken telefonun diğer ucundan bir ses yine yükseldi.

"Eğer bu konuştuklarımızı bir başkasına veya polise anlatırsan Feride bu sefer gerçekten büyük bir zarar görecek, işin ciddiyetini anladığını umuyorum." Telefon yüzüme kapandığında gerçek dünyaya sonunda dönebilmiştim. Telefon ellerimin arasından kayıp yeri boylarken boşta kalan ellerimle başımı kavradım. Tamamen belirsizlikler içinde kalmıştım. Bu... gerçekten iğrenç bir şakaydı. Ve bu şakayı yapan her kimse cezasını ağır ödemeliydi.

Ya şaka değilse?

Kanımı donduran bu düşünceyle başa çıkabilmek adına başımı olumsuz anlamda salladım. Sadece kötü bir şakaydı ve benim şimdi Feride'nin yanına gitmem lazımdı.

***

Koşar adımlarla kütüphaneye vardığımda Feride'yi masalardan birine kafasını yaslamış uyurken bulmuştum. Uyandıramayınca ve ne yapacağımı da tam olarak bilemediğimden kızları arayıp gelmelerini söylemiştim. Nur başka masadan çektiği sandalyesine oturmuş ve öldürücü bakışlarını Feride'ye dikmişti. Tuğba ise elindeki su şişesini Feride'nin önüne itip açıklama bekler bir vaziyette ona bakıyordu. Ben ise masanın başında öylece duruyor ve içimdeki muhakemede ne yapacağımı kararlaştırmaya çalışıyordum. Acaba anlatmalı mıydım? Masanın diğer ucuna oturup Feride'nin anlatmasını bekledim. Sonuçta tüm bu olanlar onun başının altından çıkmıştı.

"Öldürücü bakışlarınızı artık üzerimden çekin, şaka yapıyordum." Feride sonunda konuşmaya tennezül ettiğinde bu anı bekler gibi hepimizden bir itiraz nidaları çıkmıştı.

"Hah, şakaymış. Sen onu külahıma anlat."

"Biz kaç saattir senin için endişeleniyoruz haberin var mı? Kaçırıldığını düşündük. Telefonlarımızı neden açmıyordun sen?"

"Benimle ne konuşacaktın Feride?" dedim gözlerimi kısarak. Diğer kızların azarlamalarına ben de katılmak istiyordum ama beni şüphelendiren bazı şeyler vardı. Feride daha öncesinde de bu şekilde şakalar yapmıştı fakat hiçbirinde surat ifadesi böyle değildi. Sanki silah zoruyla konuşuyormuş gibi korkulu ve bir şey onu ürkütüyormuş gibi dehşet doluydu.

"Şey," dedi saçını arkaya atıp, ne söyleceğini düşündü bir süre. Ardından yalandan bir kahkaha atıp elini 'boşver' anlamında salladı. "Öylesine aramıştım ya, önemli bir şey değildi."

"Sesin öyle söylemiyordu ama." dedim şüpheli bir şekilde gözlerimi üzerinde gezdirirken. Kesinlikle bize söylemediği şeyler vardı ve yalan söylediğini kör bir insan bile anlayabilirdi. Ve o erkek sesi... Kime aitti?

"Boşver Mihri. Her zamanki Feride işte. İlgi çekmek için zırvalamış belli olmuyor mu?" Tuğba'nın söylediği şeyle aynı anda bakışlarımız Feride'ye odaklanmıştı. Feride gözlerini kaçırdı. Ardından çantasından bir ayna çıkarıp saçlarını düzeltmeye başladığında üçümüzün aynı anda göz devirdiğine yemin edebilirdim. Feride'ydi işte. Bizim aptal, süslü kızımız. Aklımdaki tüm şüpheler kaybolmuştu. Feride'nin ayak ucundaki alışveriş poşetlerine gözüm çarptığında kaşlarımı çattım. Yani bütün gün alışveriş mi yapmıştı?

"Bunlar ne?" dedi Nur lafı ağzımdan alarak. Feride hevesle alışveriş paketlerini masaya kaldırdı. İlk eline gelen karton poşetten bir şapka ve gözlük çıkarmıştı. Ardından diğer poşetten havası alınmış bir uyku tulumu çıkardığında hiçbirimiz bir şey anlamamıştık.

"E siz hâlâ alışveriş yapmadınız mı!" diye hayretle sordu Feride.

"Ne alışverişi Feride, yine ne haltlar karıştırıyorsun?" dedim gözümün önünde salladığı şapkayı iterek.

"Aa, ben size söylemeyi unuttum. Önümüzdeki iki hafta okul kamp düzenliyor ben de hepimizin adını yazdırdım."

"Ne?!"

Üçümüzün hayret dolu bağırışı, etraftaki insanların homurtusu ile aniden kesildi. Sanırım şu an kütüphanede olduğumuzu unutmuştuk. Masadan yavaş yavaş kalkarken Feride tüm o torbalarla büyük bir gürültü yaratarak ve sanki bilerek ses çıkarıyormuşçasına peşimizden geliyordu. Omzumu silkip umursamadığımı belirten bir ses çıkarttım.

"Oh be, dünya varmış." dedi Nur kütüphaneden çıktığında. Kütüphaneleri hepimiz çok severdik ama tabii yalnız gittiğimiz zaman. Birlikte olduğumuzda sürekli konuşuyor, gürültü çıkarıyorduk ve ortam da bunu kaldırabilecek nitelikte olmuyordu.

"Kiraz kafeye gidiyoruz o zaman." dedi Nur adımlarını diğer sokağa yöneltirken. Diğerleri gibi peşinden gidecektim fakat masanın üzerine bıraktığım not aklıma geldi. Çoktan yarım saat geçmişti. Ve saatte epey geç olmuştu. Tam o sırada telefonum çaldığında arayan kişinin annem olduğuna yemin edebilirdim. Kızlara seslenip elimdeki telefonu salladım. "Annem." diye kısa bir açıklama yaptım. Onların tersine doğru yürüyüp evimin bulunduğu sokağa hızlı adımlarla ilerledim. Bir kere çalınıp kapanan telefon aklıma geldiğinde telefonumu açıp son aramalara baktım. Annem aramamıştı. Şaşkınlıkla kaşlarım çatılırken, son arayan kişinin gizli bir numara olduğunu farketmiştim. Şüphe çarkları zihnimde dönmeye başladığında gizli bir şekilde etrafıma bakındım. Hava mı soğumuştu, bana mı öyle geliyordu? Sokak boştu hatta çoğu evin içinde hiç kimse yaşamıyormuşçasına sessizdi. Telefonu geri cebime sıkıştırıcaktım fakat tekrardan çalan telefonun melodisi beni sıçratmıştı. Adımlarımı hızlandırıp diğer sokağa girerken telefonu hızlıca açıp kulağıma götürdüm.

"Arkadaşlarının yanındayken oldukça korkusuz gözüküyordun, fakat şimdi korkuyor gibi görünüyorsun gece kız."

Sıkıntıyla nefes verip adımlarımı yavaşlattım.

"Feride geri dönüp saçlarını kafandan hatta kafanı direkt vücudundan ayırmamı istemiyorsan şu şakayı sonlandır." Telefonu kapatıp yavaş adımlarla ilerlemeye devam ettim. Evet, biraz korkutucuydu. Fakat şu an tek yapmak istediğim eve gidip sabaha kadar dizi izlemekti. Bu şekilde aksiyonlu işler bana göre değildi.

Ya feride değilse?

Benim kendime kastım vardı sanırım. Her olaydan böyle kötü sonuçlar çıkarmamam gerekiyordu. Bu sadece kötü bir şakaydı ve büyük ihtimal okuldan biri benimle eğleniyordu. Feride'ye bunun hesabını daha sonra yalnız bir şekilde sormam gerektiğini zihnime not ettim.

Telefon tekrar çaldığında evimin bulunduğu sokağa girmiştim. Sanırım biraz bunun verdiği rahatlıkla telefonu açıp kulağıma yaklaştırdım.

"Ne var be!"

"Düşündüğün gibi bu bir şaka değil Mihri. Tekrar ediyorum eğer polise veya bir başkasına gidip anlatırsan. Arkadaşlarının başı derde girer."

"Sen kimsin?" Dedim korkuyla. Bu hiç komik bir şaka değildi. Gerçi şaka olup olmadığı muammaydı ama kendimi bunun şaka olduğuna inandırmaya çalışıyordum. Keşke şu an yanımda diğer kızlar olsaydı...

"Şimdilik hiç kimse," dedi o ürperten ses tonuyla.

"Ama Mihri, ilerde hiç kimsen olan bu kişi her şeyini elinden alacak."

O an ciddiye aldığım bir tehdit olmamıştı bu. Fakat kalbimin derinliklerinden bir ses bana bu sesi daha çok duyacağımı fısıldamıştı. Hayatımın ortasına atılmış bir bombanın patlama sonrası bıraktığı sağırlık gibi, bombanın patlamış olduğunun henüz farkında değildim.

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.