İçeriğe geç

HİNDİBA

Bölüm 35 · 7 dk okuma

HİNDİBA

Bölüm 35

31. Bölüm "KÜTÜPHANE"

Tüm gün dosyayı hazırlamakla meşguldüm. Akşam dersine sabahtan gitmek mantığa uymasada ödevi teslim etmek için katlanmalıydım. Okula geldiğimde saat daha on birdi. Ödevin toplanacağı yer, kantinin olduğu katta oniki numaralı sınıftı. Burası hazırlık okuyacaklar için dil sınıfların olduğu bölümdü. Oniki nolu sınıfın kapısına geldiğimde hafif aralık vardı. İçeride birileri var mı diye süzdükten sonra ilk sıraya oturdum. Siyah dosyayı masaya koydum ve beklemeye başladım. Etraf sessizken her hareketimde sıralardan ses gelmesi ürkütücüydü. Bu kat için hayalet bölüm diye boşuna demiyorlardı. Telefonumla biraz meşgul olmak istedim. En azından vakit geçirecek tek şey buydu. Beni etkisine alırken neredeyse nerede olduğumu unuttumuştum. Kapının gıcırtı sesiyle yerimden sıçradığımda anladım bunu. Karşımda uzun boylu, saçları bağlı gözlüklü bir kız vardı. Ezgi olabilir mi diye düşünürken beni gördüğünde yanıma doğru geldi ve gözlüğün çerçevesini parmağıyla düzeltir gibi yaptı. Bakışlarını kaçırken sesi de tuhaf bir biçimde çıktı.

"Merhaba ben.. Ben Ezgi."

Kendini tanıtmasına sevindim ve bende aynı şekilde tanıttım. Elimi uzattığımda hafif bir şekilde tuttu ve bıraktı. Etrafı süzerken gözleri, boğazını temizleyip tekrar bakmadan konuştu.

"Ödev yanında mı?" dediğinde "Evet alabilirsin." dedim ve dosyayı eline uzattım. Titreyen elleriyle alırken "Ta.. Tamam.. Ben teslim edeceğim. Gidebilirsin. " dedi. Biraz tuhaf ve korkak birine benziyordu. Her neyse.. Ödevi teslim etmenin rahatlığıyla dışarı çıktım. Sırada boş boş kampüste gezinmek vardı. Tabi ben bunu yapmayacaktım. Onun yerine vaktimi en iyi harcayacağım yeri seçtim. Kütüphane.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Huzur aramak isteyenler için en güzel yer burasıdır. Yüzlerce kitapların arasından geçerken aldığım o koku bambaşka bir aleme sürükler beni. Moralim bozuksa ve düşünceler içerisindeysem ilk buraya gelir teker teker rafları dolaşırdım. Sonra beğendiğim birkaç kitabı açar önce kokusunu hisseder, daha sonra okumak üzere otururdum pencere kenarındaki köşeme.. Okudukça açılan zihnim boş şeyleri birazda olsa alıp götürürdü sanki bir süpürge gibi. Bazende ılık ılık eserdi okuduğum cümleler. Estikçe ısındığını hissederdim buz tutmuş kalbimin. O erimeye devam ettikçe ben daha çok okurdum, ta ki yeniden atmaya başlayana dek. Artık rahatça kalkabilirdim karamsar duygularımdan.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Bu aralar ihmal ettiğim ruhuma eşlik etmek için her zaman ki masaya oturdum. Sayfaları açıp okumaya başladım. Yavaş yavaş huzur bulurken kalbim telefonumun titremesiyle normal haline döndü. Telefonumu elime aldım ve ekranda 'Gıcık' yazıyordu. Niye arıyordu ki beni? Açıp açmamak konusunda kararsızdım. Önemli bir şey olmasa aramazdı heralde. Sesimi düzelterek açtım.

"Efendim."

"Okula gittin mi?"

"Evet okuldayım."

"Peki teslim ettin mi ödevi?"

"Evet ettim az önce."

"Hı.. Tamam ya. Unutursun falan korktum da."

"Unutmadım merak etme."

Sinir bozucu narsist insan. Beni mutlaka bir yerden vuracaktı yoksa rahat edemiyordu.

"Kapatıyorum sorgunuz bittiyse Samet Bey."

"Tamam akşam görüşürüz Melike Hanım. "

Gıcık yine iş peşindeydi. Gerçi bir bakıma da haklıydı. Gruba yazmam gerekiyordu. Hemen WhatsAppı açtım ve gruba teslim ettiğimi yazdım. Doğru düzgün mesajlaşmadığımız için sohbet geçmişi iki hafta öncesinde kalmıştı. Furkan'ın profil fotomuzu değiştirdiği yerde. Profil fotoğrafını açtım. Bu Atatürk Orman parkında projemizi yaptığımız gün çekildiğimiz fotoğraftı. Biraz kilolu çıksamda neşeli görünüyordum. Samet her zamanki gibi fevkalade çıkarken, Furkan çıkardığı dil ve rock işareti yaptığı eliyle oldukça sempatik görünüyordu. Ali ise kadraja girmemek için sanki hem uzak hemde soğuk bir ifade ile poz vermişti. Geçen gün yaptığı centilmenlik gözümün önüne gelince fotoğraftaki haliyle alakası yoktu. Şuan ne yapıyordu acaba? Bugün derse gelip gelmeyeceği bile bellisizdi. Başımı yukarıya kaldırdım. Nedense gözlerim karşı masadaki kişiye takılı kaldı. Yeşil renkli ceketi ve içine giydiği kareli mavi gömleği bir yerden tanıyor gibiydim. Elini başına dayamış şekilde önünde açık olan kitaba boş gözlerle bakarken yukarı doğru kaldırdı. Hemen telefona eğildim. Grup fotoğrafıyla karşı karşıya geldiğimde bir şey belirdi. Bir saniye. Karşı masada oturan kişi Ali değil miydi? Telefonu elime aldım ve kaldırdım havaya. Etrafa çaktırmadan karşılaştırmak istedim. Bu kesinlikle Ali'ydi. Burada ne işi vardı? Sayfaları bile çevirmeden sabit bir yere odaklanmış öylece düşünüyordu, bir derdi vardı belli ki. . Selam vermek istiyordum fakat karşılık verecek bir halde değildi ve sinirlenebilirdi. Merakta ediyordum deli gibi. Gidiyormuş gibi yanından geçip selam vermem yeterli olurdu belki sohbet etmeye. Ayağa kalktım. Montumun fermuarını çekip çantamı omzuma aldım. Aldığım kitabı ise yerine koymak adına kucakladım. Yavaş adımlarla Ali'ye doğru yürüdüm. Beni henüz farketmemişti. Biraz daha yaklaştım ve hala farketmiyordu. En sonunda masanın başında dikildim. Sandalyeyi tıkırtadır gibi yapıp karşısına oturdum. Nihayet çıkardığım sesle kaldırdı başını. Dolan gözleriyle karşı karşıya kaldım. Selam verecek iken "İyi misin?" çıktı ağzımdan.

Elleriyle gözlerini silip kitabın arasına koyduğu telefonunu hızlıca aldı. Boğuk bir sesle "İyiyim. Bir şey yok." dedi. Bir şey yok cümlesinde aslında o kadar çok şey vardı ki anlatılmak istenen fakat anlatacak kadar mecali olmayabiliyordu insanın. Bu yüzden ısrar etmekte kararsızdım. Ama dökülürse rahatlardı kelimeler. En azından benim için öyle..

" Anlatmak istersen dinlerim. Söylemek istediklerini içinde tutma."

Hala sessizce önünde açık olan kitaba bakıyordu. Israr etmekten hoşlanmadığım halde devam etmek istedim. Yardım etmek istedim. Tıpkı o gün anlatamadığım halde sardığı gibi yaramı.

"Konuşmak istemiyorsan o zaman bende seninle birlikte oturmaya devam ederim. Dersin başlamasına daha çok var nasılsa.." omuzlarımı silkip çiçek pozisyonu aldım. Bir şey söylememeye yemin etmiş gibi susmaya devam ediyordu. Acıkan karnım neredeyse zil çalmak üzereydi. Stresten bacağımı sallamaya başladım. Bu inatçı keçeyi nasıl konuşturabilirdim? Aklıma getirdiğim onlarca çözümden sonra asıl sorunu hatırladım. Bu sefer daha sert bir sesle "Derdin her neyse mutlaka bir çözümü de vardır." dedim.

"Ölümünde mi?"

Ağzımdan birden çıkan "Hıh!" sesiyle ne yapacağımı bilemeden öylece kaldım oturduğum yerde. Şaşkınlıktan diyecek bir şey bulamıyordum. Birkaç dakika sonra konuşmaya başladı.

"Babannem, bir aydır yoğun bakımdaydı. Bir umut bekledik günlerce, haftalarca. Fakat sonunda alıp götürdü onu toprak. En son görüştüğümde 'oğlum seninde yuva kuracağın o günü görebilir miyim bilmiyorum ama kalbin ne isterse, ona doğru yönel.. Bolca dua et ve beni unutma olur mu kuzum? ' demişti. O zaman kalbime öyle bir sancı oturdu ki boğazım düğümlendi, konuşamadım. Sadece 'peki babannem' diyebildim. Ağlamamı duymasın diye telefonu kapattım. Sonra bir daha da konuşamadık. Son bir kez konuşmak isterdim. 'Seni çok seviyorum' demek için.. " sesi daha çok titredi. "Annem çalıştığı için bana o bakardı. Küçükken herkes anne diye ağlarken ben babanne derdim. Şimdi bir daha bu kelimeyi diyemeyeceğim için üzülüyorum. Sevindiğimde kucaklayamayacağım. Ağladığımda konuşamayacağım. Ve onu öyle çok özledim ki, sesi hala kulağımda yankılanıyor, gözleri hep gözlerimde.."

Damlalar süzülürken gözlerimden teselli cümleleri bulamadım. Ne denirdi rahatlatmak için? Acısını dindirecek bir cümle varmıydı? Sessizce izledim onu.. Biraz zaman geçtikten sonra kalbimin sesine kulak verdim. İçimden geçenleri döktüm ona.

"Ben gerçekten çok üzgünüm. Ne denir bilemiyorum ama ne söylersem söyleyim seni teselli edemeyecek cümleler. Ama babannen arkasında çok güzel bir torun bırakmış. Onu bu denli özleyen, bu denli üzülen başkası olamazdı. Ben dedemi kaybettiğimi öğrendiğimde gözümden tek bir yaş damlamamıştı. Sanki öylesine biri gibi..Halbuki her gidişimde kapıdan içeri girer girmez ilk dedemi sorardım. O evdeyse rahat bir nefes alırdım değilse bahçede oturur gelmesini beklerdim. Şimdi tek bir damla yaşı akıtmaktan acizdim. Çünkü o an inanmak istememiştim. İnanırsam asıl o zaman ölürdü. İnanırsam eğer o eve girecek halim kalmazdı. Tuttum kendimi ta ki cenaze aracını görene dek. İşte o zaman inandım ve ağladım hem de hüngür hüngür. Sonra annem dedi ki "Tamamen yok olduğunu mu sandın vefat edenlerin. Onlar olması gereken yerdeler. Asıl biz bu dünyada ölüyüz." Bende öyle düşünmeye başladım. Her özlediğimde dedemi dua ederim. Dua edersem ona mutlaka ulaşır ve benim duama yanıt verirdi.. Böyle konuşurum onunla; bir fatiha, üç ihlas... Sonra şöyle derim 'Allah bizi ahirette karşılaştırsın. Sevdiklerimle sonsuza kadar orada beraber olabileyim' Beni rahatlatan tek şey bu dua olur. "

Gözlerime bir müddet masum bir ifadeyle baktı. İkimizinde gözleri yaşlı bir halde susuyorduk. Onun için gerçekten çok üzülmüştüm. O duyguyu iyi biliyordum. Fakat elimden hiçbir şey gelmiyordu. Biraz sonra çantamdan çıkardığım bir yarabandını açık kalan kitabın sayfasına yapıştırdım. Ne olduğunu anlamadı.

"Bu yaranı iyileştirmez biliyorum ama en azından yaranı kapatacak bir yarabandı vardır elbet. Her ne kadar izi kalsada birazda olsa teselli bulup yeniden kalkarsın yarına. Hayat devam ettiği sürece gelen şeyler acıtsada hoşgeldin diyerek açmalıyız kapıyı. Ne de olsa derdi veren dermanını da en güzeliyle verirdi, öyle değil mi?"

Eliyle nazikçe dokunarak yarabandına, gözlerini kapattı. Biraz sonra "Sanırım teselliyi buldum." dedi. Hafifçe tebessüm edip "Kalkalım mı?" diye ekledi.

"Kalkalım çok açım ben."

Bölüm sonu

2 yorum