İçeriğe geç

HİNDİBA

Bölüm 27 · 9 dk okuma

HİNDİBA

Bölüm 27

24. Bölüm "KAÇAMAK CEVAP"

Yerimde duramıyordum ve sağ ayağımı sürekli titretiyordum. Gözlerinin içine bakarak tüm masumluğumla sordum o soruyu.

"Sende insanların yüzlerini hatırlamıyorsun? Doğru anlıyorum. Öyle mi?"

Konuşmasına gerek yoktu, cevap için bakışları yetti bana. Ama yinede derin bir nefes alıp anlatmaya başladı. Bende dinlemeye.

"Evet hatırlamıyorum. Lise çağında tanıştım bu saçma hastalıkla. Daha yaşım on altı bile değildi. Her ergen çocuk gibi gezip tozar, yaramazlık yapardım. Dersler ikinci planda tabi. Annemi ve babamı umursamazdım. Sürekli huysuzluk çıkarır her dediğim olsun isterdim. Ergen kafası işte. Bir gün yine geç geldim eve. Üzerim felaket sigara kokuyordu. Annem sinirlendi tabi. Yanağıma bir tane patlattı. Burnum kanadı benim. Telaşla oradan oraya koşuşturdu. Elleri zangır zangır titriyordu. Ben korktuğu için sanıyordum. Meğer annem hastaymış. Yere yığıldığında anladım bunu. Sonra hastanede geçti o süreç. Sürekli onu izledim. Her okul çıkışı. Yüzünü hep hatırlamak istedim. Türkçe defterimin sayfalarına onun resimlerini çizdim. Ve bir gün veda vakti geldi. Kollarımın arasında gözlerinin kapanışına şahit oldum. Ve benimde açılmadı gözüm. Birkaç gün baygın şekilde yatmışım hastanede. Uyandığımda ise kimseyi hatırlamıyordum. O günden sonra da hatırlamadım. Biri dışında. "

Yutkunarak dinlediğim acı hikayenin karşısında gözlerimden süzüldü yaşlar. Sesim boğuk bir şekilde" Annen mi? "diye sordum.

Başını zorlukla salladı. Bakışlarını çekerken gözlerimden etrafı süzdü bir süre. Soru sormak doğru olmaz diyerek geriye çekildim. Kendini toparladığında tekrar gülümsemesini yaptı.

"Sen peki ne zamandır böylesin ve neden? "

Geriye doğru yaslanarak konuştum.

"On bir yaşımda. Annemin anlattığına göre bir araba bana vurup kaçmış. Olayın nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz. O kaza sonrasında da kimseyi hatırlamadım. Ailemi bile. Gözlerimi hastanede açtım senin gibi. Üç dört hafta yoğun bakımda kalmışım. Sonrası böyle.. "

Sonunda aynı hikayeye sahip bir arkadaş bulmuştum ve buruk bir hüzün oturmuştu içime. Dolan gözlerimi elimle silerken" Peki beni nasıl hatırladın? Nasıl oldu bu? " dedim.

"Bunu anlatmak yerine göstermek isterim. Benimle gel."

Ayağa kalktığı sırada montumu ve çantamı elime aldım. Peşinden soru sormadan yürüdüm. Sıralı dizilmiş masaların yanından geçerek tahta merdivenden aşağı doğru inmeye başladık. Karanlık bastırırken önümü görmekte zorlanıyordum. Elim korkulukları sıkıca tutarken adımlarımı yavaşlattım. Sonunda ışığı yakmasıyla aydınlanan oda karşısında sakinleştim. Kamaşan gözlerimi ovarken Yiğit tozlu odanın içinde bana bakıyordu. Burası bir nevi depoydu. İçeride eski püskü sandalye ve masa, rafları tozla kaplı vitrin, örümcek ağlarından elimi süremediğim nostaljik aksesuarlarla doluydu. Duvarlar bej renginin en kirli haliydi. Birkaç adım attığımda Yiğit, duvarın tamamını ele geçirmiş kitaplığın önünde durdu. Büyük titizlikle dizilmiş kitapların arasından aldığı kırmızı kutuyu odanın ortasındaki masaya koydu. Masanın üzerine ters şekilde yerleştirilmiş sandalyelerden iki tanesi karşı karşıya gelecek şekilde düzeltip oturmamı istedi. Montumu tozlu sandalyeye asmak içime sinmesede başka çarem yoktu. Çantamı da aynı şekilde. Yinede aldırış etmedim. Yiğit naif bir şekilde kutunun kapağın açtı. İçinde mavi renkte filmli fotoğraf makinesi, bir sürü fotoğraf ve albüm vardı. Yiğit'e doğru döndüm ve "Bakabilir miyim?" dedim. Gülümseyerek başını salladı. İlk gördüğüm fotoğraf bana aitti. Okulun panosuna sırtım dönük bir şekilde sanırım kızların dedikodularını dinlerken çekilmişti. Ne zaman çektiğini bilmiyorum ama okulda çektiğine göre ilk tanıştığımız gün olabilir diye düşündüm. Fotoğrafların hepsini aynı hassasiyet ile elime aldım. Masaya bir bir bakarak yerleştirdim. Kıyafetlerden kim olduklarını hatırlamaya çalıştığım kadarıyla bizim kızları seçebildim. Diğerlerini hatırlamam imkansızdı. Neyse ki fotoğrafların arkasına yazdıkları sayesinde kim olduklarını anladım. Aslında babam ben lisedeyken arkadaşlarımı tanımam için bunun gibi bir makine almıştı ve çekmeye başlamıştım büyük bir heyecanla. Fakat bir gün sınıftan bir arkadaşın velisi hastalığımın psikolojik rahatsızlık olduğu için, okuldan gitmem adına imza toplamıştı. Yaptığım davranış onun gözünde çocuğunun özgürlüğünü kısıtladığı ve fotoğraflarının yayılmasına şiddetle karşı olduğuydu. Bu yüzden bir daha fotoğraf makinesini elime alamadım.

Çektiği fotoğrafları incelerken o beni izliyordu. Bakışlarına karşı konuşmam gerektiğini düşündüm.

"Bu fotoğraflar sayesinde tanıyorsun yani. Peki yanımda mı taşıyorsun hepsini, zor olmaz mı?"

Kutunun içindeki albüme dokunarak "Taşımıyorum tabi ki. Telefonumunda kayıtlı bu fotoğraflar. Hem sana bir sır vereyim mi?" dediğinde meraklı bakışlarımla başımı salladım.

"Bu eskimiş fotoğraf makinesini yıllar önce almıştım. Arkadaşlarıma hobi olarak fotoğraf çekiyorum demiştim. Hatta kursa da gitmiştim bu yüzden. Tabi öyle bildikleri için sürekli poz verirlerdi. Bazen çılgınca. Artık alışkanlık oldu. Ara sıra çekiyorum etrafımdaki insanları. Farklı bir havası oluyor. Ama yinede insanları telefondan ya da bu fotoğraflardan eşitleyemem. Neyse ki bir şey keşfettim." dedi ve masanın üzerindeki fotoğraflara yöneldi.

"Mesela Furkan'ın fotoğraflarına dikkatli bak. En belirgin özelliği sarı kıvırcık saçları. Ama bu yetmez tanımaya değil mi? Kaşları bir erkeğe göre ince. Göz kapağının hemen yanında da küçük bir su çiçeği izi var. Sesi de ince ve biraz cırt gibi. He birde yürüyüşü tam bir haylaz çocuk gibi. Kollarını ileri geri atarak hatta bazen o sweatshirtlerinin kollarını sıvazlayarak yürür. "

Söylediklerini fotoğrafla birleştirirken beni nasıl anlatacağını merak ettim.

"Peki benim özelliklerim ne? Nasıl tanıdın o gün? Bir de onca kalabalık arasında"

Parmağım kendi fotoğrafımın üzerindeyken düşünceli bir şekilde suratıma baktı ve sessizliğin ardından konuştu.

"Aslında senin öyle ortaya çıkan bir özelliğin yok. Yani sıradan bir yüzün var." dediğinde ağzımdan "Allah razı olsun ya. Kendimi hiç bu kadar kötü hissetmemiştim." dedim.

"Ya yanlış anlama beni. Bozulma hemen. Sevimlisin. Tatlısın. Hatta güzelsin. Ama direk bunlarla seni ayırt edemem ki."

Söyledikleri karşısında utanan suratımla birlikte "O halde avm de nasıl geldin yanıma?" dedim.

"O gün Ali ile birlikteydim. Seni gördüğünde gülerek kölenin morali bozulmuş dedi. Köle deyince zaten okulda dedikodular tez yayılır biliyorsun anladım sen olduğunu yanına geldim. Ali gelmek istemedi biraz çekimser o."

"Anladım. Evet Ali fazla çekimser ve.. " elimin altında olan fotoğrafa gözüm kaydığında Ali yazısını gördüm. "Buradaymış bak. Bu sefer ben anlatayım. Ali'nin saçları seninkine göre daha koyu ve gür. Teni ise açık. Kaşları koyu kahve ama sert biçimi var. Ve.. Çenesinin tam ortasında oyuntu var. Sesi de tok ve güzel. Çekici de derdim ama o soğuk ifadesine yakışmıyor. Omuzlarını gere gere yürüyor ve başı da hep eğik."

Elini şıklatarak "Çok iyiydi." dedi. Buna öyle çok sevindim ki tüm fotoğrafları teker teker yorumladım. Sıra Samet'e geldiğinde ise uzun bir süre baktım. Onu her türlü hatırlıyordum. Sessiz kaldığımdan dolayı" Devam etmek istemedin mi? "dedi. Fotoğrafları kutuya koyarken" Bu kadar kişi yeter. "dedim. Kutunun kapağını yerleştirirken gözlerime doğru baktı.

"Samet'i hatırlıyorsun değil mi?"

Şaşkınlıkla kekeler halde hızlı konuştum.

" Ne? Nerden çıktı şimdi? "

"Bakışlarından." dedi ve devam etti. "Ona baktığında öyle emin ismini söylüyorsun ki anlaşılmayacak gibi değil. Diğerlerine karşı tedirginsin. En yakın arkadaşına bile belki."

Söylediklerini kabul etmek istemesemde doğru olduğunu biliyordum. Bu yüzden sessizce dinledim. Büründüğüm yüz ifademi seyrederken gülümsedi. Lafı değiştirmek adına" Peki sen? Hiç hatırladığın bir yüz var mı? Benim gibi. " dedim. Gözlerini üzerimden çekip etrafı süzdü. Oturma şeklini daha rahat bir hale getirip arkasına yaslandı. Söylemek üzere kendini toparlamıştı ki telefonuna gelen aramayla birlikte sustu. Ekranda yazan isim Samet Demirhan'dı. Niye aradığını merakla beklerken aramayı açtı ve sesi hoparlöre verdi.

"Efendim Samet."

"ıı.. Şey için aradım. Kulaklığım. Masanın üzerinde kalmış olmalı. Şimdi geliyorum da. Bi bakar mısın?"

" Gelmene gerek yok. Ben getirim sonra."

Sesi yüksek bir şekilde çıktı.

"Olmaz. Yaklaştım zaten."

Yiğit ile aynı şaşkın bakışlara sahiptik. Telefonu kapattığında "Fazla belli ediyor." dedi. "Neyi?" diyerek sözünün devamını getirmesini istedim.

"Senden hoşlanıyor. Anlamadın mı?"

Kalbime düşen sözlerin her harfi batarken acıtıyor gibi terlemeye başladım. Mutlu olmam gereken yerde kaçmak için mücadele veriyordum. Doğru olduğuna inanmak istediğim halde yalan diyerek kandırıyordum kendimi. Çünkü korkuyordum. Eğer bir kez inanırsam hep inanmak isteyeceğim. Bir kez güvendiğim an hep güvenmek isteyeceğim. Onu hayatımın merkezi haline getirip kaybetmemek için savaşacağım.

Peki gücü var mıydı gönlümün yeni bir aşkla yanmak için?

İçime düşen sıkıntı bu sorunun en net cevabıydı belki de. Sustum. Dizilen düğümleri yutkunurken "Cevap vermediğine göre.. Sende ona karşı aynısın. Doğru mu tespitim?" dedi. Yerimden kalkarken cevapladım. "Kalkalım mı artık? Çok geç oldu."

Hızlı adımlarla merdivenleri çıkmaya başladım. Her bastığımda gıcırdayan tahta basamakların sesi kulağımı tırmalıyordu. Giriş kata geldiğimizde uzun süre karanlık odada olduğumdan gözlerim puslu görmeye başladı etrafı. Çıkış kapısına yönelirken kapının açılmasıyla beraber kaçmaya çalıştığım soruların cevabıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Nefesini verirken çıkardığı ses kulaklarıma nüfuz ederken, sinirden kızaran gözlerine bakmak karnıma istemsiz bir acı yükledi. Nerede ve kiminle olduğumu unuttum adeta. Ayaklarımın bağı çözülmüş bakışlarım onu izliyordu. O ise benimle karşılaştığına sevinmemiş gibi başını yüzümden çevirdi. Adımlarını tutarsız bir şekilde geriye çekti. Dağılan saçlarını eliyle düzeltirken yanımıza gelen Yiğit'e kekeleyerek "Ben...kulaklığımı.. Kulaklığımı almaya geldim." dedi. Ses tonu kıskançlıktan kuduran bir erkeğin sesiyle aynıydı. Bunu kendi de iyi bildiğinden benimle iletişime geçmedi belli ki. Yiğit hafifçe gülümseyip içeri geçmesi için eliyle masayı işaret etti. Hiçbir şey söylemeden gösterilen yere doğru yöneldi. Arkasından ona bakarken Yiğit ile göz göze geldim. Bir şey söylemem gerekli diye düşündüm. "Bugün için teşekkür ederim Yiğit. Seninle konuşmak iyi geldi. En azından beni anlayan birini bulmak dertleşmek heyecan verici."

Yiğit'in elinde o an farkettiğim çantam ve kahverengi montum vardı. Arkamda onları nasıl bıraktığımı hatırlamıyordum. Bir şey söylemek üzereyken, utanan yüzümü saklamaya çalıştım başımı çevirerek. Duvardaki çerçeveleri incelemeye koyuldum görmesemde. Ellerim terlemiş şekilde dudaklarımı sıkıyordum. Duygularımı bu kadar açıkça ortaya sermek kabul edeceğim bir şey değildi. Kaçmak en iyi çözümdü. Montumu ve çantamı isteyip hızla çıkardım kapıdan. Bir daha uzun bir süre görüşmeyebilirdik hem. Zor değildi. Cesaretimi topladım. Yumruğumu sıkarak Yiğit'e doğru döndüm. Ağzımı tam açmışken "Bunları almadan gidemezsin değil mi?" dediğinde tekrar kapadım. Başımı utanarak salladım. Montumu elime doğru uzattığı esnada Samet bize doğru hızlı adımlarla geliyordu. Hızlı olmalıydım. Uzattığı montumu panik halinde elime aldım. Çantamı da yine aynı şekilde uzatmasına izin vermeden elinden çektim. Bu yaptıklarıma karşın "Bir daha görüşelim. Bu yarım oldu. Konuşacağımız daha çok şey var." dediğinde "Tabi görüşelim en kısa zamanda.." dedim. Aceleyle sürgülü kapının açılmasıyla dışarı attım kendimi. Atan kalbimi sanki susturacakmış gibi elimi üzerine koydum ve fısıldadım. 'Sus artık. Sakin at lütfen beni ele verme.'

Havanın soğukluğu bedenime işlemeye başladığında birkaç dakikadır orada dikildiğimi anladım. Elimde tartop olmuş montumu düzeltmek adına hafifçe silkeledim. Üşüyen ellerimle montumu giymek zor olacaktı. Çantamı düzgünce yere bıraktım. İçim rahat etmesede.. Montumu iki elimle beraber tutup üzerime atmak üzere kaldırdığım sırada arkamda biri olduğunu hissettim. Buz tutmuş ellerime dokunan sıcacık eller.. Kim olduğuna bakmama gerek yoktu. Görmeden bile tanıyordum nasılsa. Ellerimi parmaklarının arasından yavaşça çektim. Montumu giydirmesine izin verdim. Fermuarımı çekmek üzere karşıma dikildi. Hiçbir şey olmamış gibi rahat tavırlarla fermuarı çekti ve yine yüzüme bakmadan montumun yakasını düzeltti. Bunları yaparken onu izlemek öyle güzeldi ki yüzünün her karesini ezberliyordum. Bir daha görmeyecekmiş gibi inceliyordum.

Uzun kıvrık kirpikleri güneşle buluştukça sarı renkte olduğunu belli ediyordu. Keza saçlarıda öyle.. Yüzünde tek tük çıkan sakalları belli olmuyor diye umursamamıştı belli ki. Göz rengi ise sanki kahveden daha açık.. Bal gibi.. Dudakları nefes alıp verdikçe güzel bir koku yayılıyordu. Sıcak ve kadifemsi...Gitgide büyüsüne kapılıyordu ruhum.. Bir sazın tellerine vuruyordu kalbim. Çıkan her notaya bir türkü söylüyordu dilim. Ben uzaklaşmaya başlıyordum benliğimden. Ta ki elini gözlerime doğru hareket ettirene kadar..

Saniyelik bir titremeyle kendime geldim. Utanmam gerekirken cesaretli olmaya karar verdim.

"Dün akşam bir ihtimal..." devamını söyleyemeden duraksadım. "Ya da boşver bir şey yok. "

Sorduğum ya da soramadığım soruyu biliyor gibi bakışlarını yüzümden çekti. Ne bekliyordum ki? Çantamı yerden aldım ve "Hoşçakal." dedim. Çekimser bir halde elini salladı. Benim kolumu kaldırmaya dermanım yokmuş gibi oradan uzaklaşmaya devam ettim.

Bölüm sonu

3 yorum