İçeriğe geç

HİNDİBA

Bölüm 2 · 11 dk okuma

HİNDİBA

Bölüm 2

1. Bölüm “İLK KARŞILAŞMA”

Yolculuk boyunca değişen zamanın içinde kurduğum hayaller yol arkadaşım oldu. Ne bir kitap ne de bir arkadaş vardı yanımda... Kendimle başbaşa kalabildiğim kendime sırdaş olduğum en özel andı benim için.. Son senenin vermiş olduğu buruk bir mezuniyet heyecanı vardı üzerimde. Nasıl geçtiğini anlayamadığım koskoca dört yılın son evresindeydim. Ağlayarak geldiğim bu şehre ağlayarak veda edecektim belki de. Gözlerimin önünden geçen film şeridine şöyle bir göz geçirdim. Annem, babam ve bana dört yıldır eşlik eden mor valizimle sonbaharın gelişini kutlayan ağaçlar eşliğinde bu şehre ilk kez gelmiştik. Yüksek binalardan ve kalabalık insan topluluğundan sonra böylesine küçük bir şehir ilaç gibi gelmişti. Etrafın büyüsüne kaptırırken kendimi, varmak istediğimiz yere geldiğimizi annemin kolumdan çekmesiyle anlamıştım. Başımı annemin beni çektiği yere bakmak için kaldırdığımda beş katlı, duvarları pembe, cam kenarları beyaz boya ile kaplanmış binanın tam orta yerine kocaman "BULUT KIZ ÖĞRENCİ YURDU" yazılı tabelası ile karşı karşıya kaldım. Kalbim yeni başlangıç yapacağım için duyduğum heyecandan mı yoksa ailemden ayrılacağım için çektiğim ızdıraptan mı bilmiyorum hızlı atmaya başlamıştı. İçeriye girdiğimizde birçok yeni öğrenci ve onları kayıt yaptırmak için gelen aileleri vardı. İçimde oluşan yalnızlık duygusunun burada bulunan diğer öğrencilerle birlikte azalacağına dair umut etmiştim. Bu yoğunluk arasında uzunca bir süre de olsa sonunda kayıt işlerini yapmış, kalacağım odaya bakmak için asansöre binmiştik. Odam binanın en üst katında koridorun sonunda dört kişilik çok da büyük olmayan sade bir döşemeye sahipti. Yeni oda arkadaşlarıma selam bile vermeden valizimi ranzanın kenarına doğru sürdüm. Yüzüm asık olduğundan konuşmak istemiyordum ki annem de benimle aynı fikirde sadece kapıdan selam vermişti. Artık günün sonunda karnımızı doyurmak üzere merkeze doğru sessizce yürümüştük. Sıra sıra dizili lokantalar ve aralarına karışan kafeler öğrencilerin varlığını çoktan hissettirmişti küçük şehre. Gözlerimle gittiğimiz her yeri kaydeder gibi bakıyor ve tek başıma kaldığımda unutmamak adına inceliyordum. Yine de kaybolmak pek de mümkün değildi. Hangi yola girsek sonu yine aynı yere yani buradaki insanların da dediği gibi mecburiyet caddesine çıkıyordu. Sonunda zar zor karar verdiğimiz iki katlı lokantada yemeğimizi yiyebilmiştik.

Sıra veda vaktinde...

Onlara hissettirmemek için öyle sıkmıştım ki kendimi ağlamamak için savaş vermişti gözlerim. Otobüs biletlerini almak üzere yazıhaneye varmıştık. Tam yirmi dakika sonra servis gelecekti ve saat altıyı on iki geçiyordu. Neden bu kadar net hatırladığımı bilmiyorum ama galiba hayatımın en büyük vedalaşması olacağı için beynim her dakikasını kaydetmişti. Dolan gözlerim o yirmi dakikaya daha fazla dayanamadan süzülmeye başlamıştı. Babam beni ağlar halde görür görmez yanaklarımdan öpüp sımsıkı sarılmıştı. Ben ilk kez babamın ağladığını o gün görmüştüm ve öyle dokunmuştu ki kalbime bir an onlarla geri dönmeyi düşünmüştüm. Fakat dedim ki kendi kendime "Melike büyüdün sen. Pes etme sakın. Eğer pişman olmak istemiyorsan elinden gelenin en iyisini yap. Ve onları güldürmek istiyorsan şimdi katlanmalısın ağlamaya." Böyle teselli bulmuştu o gün kalbim ve alışmaya çalışmakla geçirmiştim o ilk yılımı. Sonunda ağlamakla geçen günlerim Allah'ın izniyle şu günlerde gülerek geçiyordu. Mutlu olduğum o kadar çok anı birikti ki bu küçük şehre daha ne yaşayabilirim diye düşünmeden de edemiyordum kendimi. Ama yaşadığım onca güzelliklerin yanında yaşamadığım eksik bir şey var gibiydi..

Çözmem gereken bir sır vardı sanki...

Tatmayı beklediğim duygular ya da..

Çözülmemiş problem..

Yarım kalan hikaye..

Ve beni bekleyen şehir sararmış yapraklarla karşıladı. İki saatlik yolculuğun ardından bu küçük şehre yani Bolu' ya vardık. Valizimi aldıktan sonra otogarın kapısının açılmasıyla içeri girer girmez gözüm Nur’u aradı. Etrafımdaki kalabalığın içerisini kolacan ederken arkamdan sarılmasıyla irkildim. Bedenimi kavrayan ellerini tutarak yüzüne doğru döndüğümde o mavi gözlerindeki sıcaklığı özlediğimi daha çok anladım. Sadece üç ay ayrı kalmıştık ama bize sorsanız bir yıl gibiydi. Tatil boyunca her gün günde yaklaşık iki saat konuşmuş da olsak yüzyüze edilen sohbetin yerini tutmazdı elbette. Belki aynı şeyleri tekrar tekrar konuşacaktık ama bu bizim için pek de önemli değildi. Ne de olsa ses yalnızca işitme duyumuza etki ederken gözler tüm bedenimizde hissetmemize ve o heyecanı bizzat yaşamamıza vesile olurdu.

Sarılma faslını bitirdikten sonra nihayet valizlerimizle birlikte otogarın arka tarafında bizi bekleyen servise doğru yürüyorduk. Sabah otobüs saatini yanlış hatırladığımdan dolayı evden aceleyle çıkmıştım ve neredeyse aileme hoşçakal bile diyememiştim. Bu yüzden yanıma aldığım eşyaların ne olduğundan habersiz, bir yandan Nur ile konuşurken diğer yandan çantamı kontrol ediyordum. Görebildiğim kadarıyla makyaj çantam, şarj cihazım ve en önemlisi cüzdanım yerinde duruyordu. Son bir hamle.. Anahtarımı bulduğumda çantamı serbest bırakabilirdim. Çok şükür ki kulaklığımı, takılı bir halde çantamın dibinden çıkardım. Hâlâ başım çantama doğru eğik iken valizimin tekerleğine takılan bavulun çarpma sesiyle irkildim. Elimde tuttuğum anahtar ve kulaklık karmaşasını çantama hızla atarken öfkeyle karışık şaşırmış bir ifadeyle başımı kaldırdım. Hafifçe arkamı döndüm. Ağzımdan çıkmasını beklediğim "Yavaş olsana!" cümlesinin yerini donuk bir ifadeye bıraktı. Dilimin tutulmasının sebebi sanırım bu şehirde daha önce bu kadar yakışıklı birini görmediğimdendi. Uzun ve iyi bir fiziğe sahip olmanın özelliğini kıyafetine yansıtmış olmanın gururuyla açık kahve saçlarını- hatta sarı diyebileceğim kadar açık kahve saçlarını- yana doğru dalgalandırmış, yüzü de bir o kadar güzel iken gözlerini yarım yamalak bana çevirdi. Sanırım özür dileyecekti. Bunu öyle içten bekliyordum ki boğazıma takılan kelimeleri bir anda yutkundum. Hazırdım.. Konuşmasını beklerken birbirine kenetlenmiş valizlere baktı. Alnına dökülen saçlarını eliyle geriye taradıktan sonra bavulunu sertçe çekti. Fırlayan tekerleğe aldırmadan arkasına dönüp gitti. Olduğum yerde hayal kırıklığımı gizlemeye çalışırken Nur'un "Yavaş olsana biraz! Heyy!" sesiyle anca kendime gelebildim. Yerde hızlı bir şekilde giderken sonunda terminalin camlı duvarına toslayarak durabilen tekerleğe doğru koşturdum. Nur yanıma geldiğinde ben etrafımdaki bakışlara aldırmadan tekerleği valizime takmakla uğraşıyordum. Içimden geçirdiğimi düşündüğüm ses ağzımdan tökezleyerek çıktı. "Pislik çocuk! Salak olan benim. Of! Nasıl takacağım bunu şimdi."

Tam o sırada önümde beliren kişi yardım elini uzattı. Çöktüğüm yerde başımı yukarı kaldırdım. Onu gördüğümde dizlerimin sızlamasına daha fazla dayanamayarak elimdeki tekerleği eline doğru koyarken zorlukla ayağa kalktım. Hafifçe gülümseyerek "Ufaklık. Sakin ol biraz. Hallederim hemen." dedi. Söylediği sihirli kelimeden kim olduğunu anladım. Sorunun çözeleceğinden kuşkum yoktu artık. Bu yüzden biraz da olsa rahatladım. Yavuz abi yani valizimi tamir eden kişi üst kat komşumuzun oğluydu. Hani annelerin o hep övdükleri komşu çocuğu varya işte o. Ama hakkını yemek istemiyorum benim de övülmesinden hoşnut olduğum kişidir. Çünkü kendisi her daim kurtarıcım gibiydi. Ne zaman başım sıkışsa etrafımda ilk o belirir, ne zaman bir problem olsa önce o çözerdi. Hatta küçükken onun superman olduğuna falan inanırdım. Fazla abartmış olabilirim ama şuan ki duruma bakarsak bunu demekte haklıymışım. Kendisi benden iki yaş büyük ve yüksek lisans öğrencisi. 1,75 boylarında kumral, sevimli suratıyla kızların ilgi odağı konumunda.. Ve bir zamanlar benim içinde öyleydi. Şuan ne hissettiğimi ben bile bilmiyordum.

Kısa bir süre içerisinde tekerleği yerine takmanın mutluluğuyla ayağa kalktı. Ellerini silkelerken konuştu. "Yeniden çıkabilir. O yüzden dikkatli götür. He bir de bantlamayı unutma."

Valizimin kulpunu tutararak biraz yerinde hareket ettirdim. İyi gibi görünüyordu. "Teşekkürler Yavuz abi. Geri kalanını hallederim ben." Yüzüme o tatlı ifadesiyle gülümserken "Yarın okulda görüşürüz o zaman." dedi. Başımı sallayarak onayladım.

Nur ile beraber sonunda servise binmeyi başardık. Hareket saatine biraz varken arka koltuklara yöneldik. Sıcaktan biraz bunalmış olsam da az önce yaşadıklarım daha da terletmişti beni. Şalım boğazımı sürterken iğneyi hafifçe oynattım. Nur ise sıcaklığa aldırmadan konuşmaya devam ediyordu. Söyledikleri aklıma giriyor mu emin olmasam da sadece onaylayıcı kelimeleri kullanıyordum. İstemsizce bakışlarımı kontrol edemiyordum. Gözlerimin neyi aradığını iyi biliyordum. Fakat bu biraz tehlikeliydi. En azından kalbim için… Biraz sonra gözlerime takılan o görüntünün içinde buldum kendimi. Otogarın çıkış kapısında saçlarını eliyle düzeltirken elindeki telefonundan bir şey izliyordu. Siyah dar pantolunu bir erkekte ne kadar iyi duruyorsa o kadar iyiydi. Ayrıca beyaz tişörtünün üzerinde, omuzlarına bağladığı çizgili sweat ile de tarz görünüyordu. Bir anda kendi kıyafetlerime baktım. Kot pantolon, beyaz bol gömlek ve gri şal.. Oldukça sade ve renksiz suratımla tam bir fiyaskoydum. Tekrar başımı kaldırdığımda asıl gerçekle yüzyüze geldiğimi anladım. Hep olmak istediğim o uzun boyda, sarı saçlarını savurarak ona doğru koşan kız arkadaşına başkalarına sakladığı gülüşünü yaparak sarıldı. Yine etrafa bakınmadan kız arkadaşıyla bir müddet konuştuktan sonra başı eğik bir şekilde servislere doğru yürüdüler. Valizimin tekerleğine çarpıp beni görmezden gelen o çocuğun sadece çemberindeki kişiler ilgi odağıydı sanki. Özür dilemek bu kadar mı zordu ya da yaptığı hata karşısında en azından "Pardon" diyerek uzaklaşmak? İlla yakışıklı diye benim gibi sıradan biriyle iletişime geçmesi yazmıyor muydu onun kitabında? Niye bu kadar önemsediğimi anlamıyordum. Kız arkadaşına sarıldığı o anda neden içimin sıkıldığını bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı.

Hayatım boyunca yarım kalan hayalerimi kendi zihnimde tamamlardım. Aşk benim için uzaklardan esen naif bir rüzgar gibiydi. Ne zaman yaklaşırsam şiddeti artar, fırtınaya çevrilirdi. Bu yüzden uzaktan seyretmeyi yeğleyenlerdenim. Ama merak ettiğim bir şey vardı. O rüzgar bir gün beni de hindiba gibi özgürlüğüme ulaştıracak mıydı?

Nur dinlemediğimi farkedip benimle birlikte aynı yöne doğru çevirdi başını. Heyecanla servisin camından parmağıyla çocuğu işaret ederek sesi yüksek bir şekilde "Ukala orada bak! Havalı havalı yürümesini biliyor. İnsan özür diler!" dedi. Bize bakan insanlar karşısında utanarak Nur'u yatıştırmak için kısık bir ses tonuyla " Boşver sen onu, tanımıyoruz zaten. Modumuzu düşürmeyelim ne de olsa kızlar bizi bekliyor" dedim ve neyse ki kaldığımız yerden devam ettik sohbetimize. Nur ile iki yıldır aynı odayı, aynı evi, hatta aynı sırayı paylaşıyorduk. İki artı bir, ikinci el eşyalarla düzenlediğimiz küçük bir dairede üç kişi kalıyorduk. Tatlı atışmalar, eğlenceli vakitler, derin sohbetlerimiz ve birde misafirlerimizle süsledik evimizi.

Eve vardığımızda Hilal bizden önce varmış, diğer arkadaşlarımızla beraber sofrayı hazırlamaya koyulmuşlardı bile. Sıkıca sarılmalarımızın ardından pencereye doğru yasladığımız tahta masanın etrafında toplandık. Beş kişilik samimi bir arkadaş ortamımız vardı. Her birimizin farklı huyları olsa da birbirimizi kendimizde olmayan özelliklerimizle bütünleştirdik. Beş farklı hayat bir dünyada birleşti diyebilirim. Sanki geçen üç ay değil de bir gün gibi hemen plan yapmaya koyuldular. Grubumuzun atarlı ve bir o kadar da şefkatli yüreğiyle Sena yine her zaman ki o yüksek sesiyle "Ee. Ne yapıyoruz kankişler? " diyerek ayağa kalktı. Onunla beraber harekete geçen Hilal aceleci tavırlarla eşlik etti.

"Hadi karar verin!"

Sesler yükselirken, Nur vazgeçemediği kafeye gitmek için ısrar ediyordu. Ve Cemre' nin tribiyle son buldu.

"Hep oraya gidiyoruz zaten! Canlı müziğe gidelim!"

Ben sessiz bir şekilde bu ekibin nasıl anlaşabildiğini düşündüm.. Çok geçmeden cevabını buldum. Birbirimize saygı duymamız, kusurlarımızı gizlice örtmemiz ve dürüst bir şekilde kendimizi ifade etmemizdi.

Hızlıca yediğimiz yemeği henüz sindirirken çarşıya doğru yürüyorduk. Yüzümüzdeki gülücükler geceyi gündüzle aynı kıldı. Meydan ışıl ışıl aydınlanırken bunun tadını çıkarmak isteyen gençlerle doluydu. Soğuk olması alıkoyamazdı bu güzellikten. Sıra sıra dizilmiş kafelerin önlerinden geçerek müzik sesine doğru yöneldik. Evimize uzak mesafe de olan bu yer nedense birlikte yürüdüğümüzde kısa görünüyordu. Bu yüzden onlarla birlikte olmak zaman ve mesafe kavramını yok sayıyordu. Canlı müzik yeni başlamışken bizimle beraber bir çok gençte içeri girmeye devam etti. Kafeye girmemizle masa belirlememiz baya zaman aldı. Her birimiz farklı masaları işaret ediyor, gürültüden dolayı birbirimizi duymuyorduk. En son garsonun yönlendirmesiyle karanlığın içerisinden arkalara doğru ilerleyebildik. Loş ışık ve slow şarkılar eşliğinde ortamın büyüsüne kaptırdık kendimizi. Derdi olmayanının bile dertleneceği bir yerde dünya sıkıntılarına kendini kaptırmak zor değildi. İçeceklerimizi yudumlarken "İstek parça yazalım " dedi Cemre ve garsondan peçete ile kalem istedi. Ne yazsak diye düşünürken ağzımdan çıkan şarkıyla istek parçamızı belirledik.

'Belki üstümüzden bir kuş geçer' yıllar geçsede benim için eskimeyen bu şarkı eşlik etti gecemize. Aslına bakarsanız bir şeyin sürekli tekrarlanmasından sıkılırım. Ama nedense bu şarkıyı ne zaman duysam ilk kez dinliyormuş gibi odaklanırdım sözlerine. Belki de gökyüzüne aşık bu kızın gönlüne hissettirdiği içindir. Geçmişe dalarken usulca Nur'un dürtmesiyle gözümdeki bulutlar bir anda kayboldu. Sesi yüksek bir şekilde "Sabah ki çocuk değil mi bu!" diyerek dikkatimizi ona çevirdi. Kızların "Ne oluyor! Kim! Neyden bahsediyorsunuz? Hey!" sesleriyle şarkının atmosferinde oluşan bu görüntü kafamı iyice yormaya başladı. Karanlıkta zar zor seçebildiğim kişi gerçekten de oydu. Sabah ki narsist çocuktu. Engelleyemediğim bir duygu vücudumu ele geçiyordu. Bakışlarım hala onu izlerken yanındaki kişiler de beraberinde puslu görüntüde netleşti. Yanında saçlarının renginden hatırladığım kadarıyla terminalde sarıldığı kız olmalıydı ve iki erkek arkadaşıyla birlikte hemen yan masamıza oturdular. Kızların sesinin duyulmasını istemediğimden masaya doğru eğerek başımı inledim.

"Hişt! Sessiz olun yan masaya oturdular. Duyacaklar. Lütfen.."

Sesim öylesine acınaklı çıktı ki bir anda herkes sessizliğe büründü. Benden olayı anlatmamı beklediklerini biliyordum. Ama anlatılacak bir şey gerçekten var mıydı emin olamadım. Başımı Cemre'nin omzuna doğru gizlerken Nur'a" Sen anlat" dedim. O kızlara fısıltıyla olayı anlatırken ben saklamaya çalıştığım yüzümü hafifçe dışarı çıkardım. Yüzünü tam göremediğim için biraz daha yaklaştırdım. Görüş alanım şuan tam anlamıyla kusursuzdu. Elimi farkında olmadan çeneme koydum. Saçları loş ışıklarla bütünleşmişken yüzüne yansıyan ışıkla daha da güzel görünüyordu. Dudaklarına kondurduğu gülücüklerin nedenini merak etmeye başlamadım değil. Ne konuştuklarını duymasamda arada bir şarkıya eşlik ettiği zamanı yakalayabildim. İç sesim yanlış anlaşılmaya müsaitken, gözlerim ona bakmak için savaş veriyordu.Ta ki umduğu şeyi bulana kadar.. Işıkların bir anda aydınlanmasıyla başını oturduğum masaya doğru çevirdi. Elim hala çenemde, gözlerim onun gözlerindeyken yakalandığımı anladım. Kısılmış bakışlarını yüzümden çekmezken, kalbim güm güm atmaya başladı. Kendimi çoktan ele verdim. Yüzümdeki ifadesizliği bozmak zorundaydım. Başımı hızla çevirdim. Kızların neye güldüğünü bilmediğim halde onlara katıldım. Neyse ki ışıkların tekrar sönmesiyle rahat bir nefes aldım.

Neden bu şekilde bir tevafuk yaşıyorduk bilmiyordum ama umarım bir daha karşılaşmayız.

Bölüm sonu

6 yorum