İçeriğe geç

Hilaf Alavere

Bölüm 9 · 11 dk okuma

Hilaf Alavere

Bölüm 9

3.BÖLÜM-MECAL IV

“Kız saflık temsilcisi.”

…

Bir kapı kapanış sesi ardından tam yanından gelen su sesi. Sesleri bu kadar net dinlemek ve duyabilmek rahatsız ediciydi. Uzun süre sonra ilk defa sessizliğin sesine odaklanmıştı.

"Uyumadığını anlayabiliyorum." Duyduğu ses tanıdıktı, buna aslında içten içe sevinmiş ama tabii ki yüzüne tek bir zerresini bile yansıtmamıştı. Sevinmesinin sebebi kabullenişinde gizliydi. Anlamıştı kaçamayacağını.

"Neden hep yanımda oluyorsun?" Hep yalnız bırakılırdı, buna alışmıştı. Bu ona kendini güvende hissettiren yegâne şeydi. Anne babası bile sadece onu barındırmıştı. İlgiyi hissetmeyeli uzun zaman oluyordu, sevgiyi de öyle. Küçükken babasıyla iyi anlaşırdı oysa hayal meyal hatırladığı günlerde. Bu adamın ne kadar kötü biri olduğunu biliyordu, yanında değildi. Bu adam onun karşısındaydı.

"Bir görev bırakıldı." Tabii ki sadece bir görevdi. Pekala biraz da meraktı. Ne sandığını sordu kedine, ne olabilirdi ki?

"Peki görev esnasında beni ellemeyin." Etrafı incelemeye başladı, gözlerini hala üzerinde hissediyordu. Odanın içi ağır bir şekilde adaçayı kokuyordu. Oda tahta döşemeydi, bembeyaz bir yataktaki tek siyahlıktı saçları. Dağılmış ve dolaşmışlardı, üzerinde hala aynı kirli kıyafetleri vardı.

"Temizlenmek istersin." Diyerek odadan ayrıldığında, oda da tek başına kaldı. Yatakta doğruldu ve gösterdiği banyoya yöneldi. Evden ayrılmadan önce yanına aldığı çantası buradaydı telefonu da öyle.

Üzerindekileri çamaşır sepetine atıp açtığı sıcak suyun altına girdi.Üzerine yanına aldığı uzun kazak elbiseyi ve altına ise dizlerine kadar gelen çoraplarını giydi.

Saçlarını buradaki kurutma makinesi ile kuruttuktan sonra arkadan bir örgü ile toparladı kabaran siyah saçlarını. Yüzü solgun değildi, kendini hiç olmadığı kadar iyi hissedebilme potansiyelini hissediyordu içinde. Ne yapacağını bilememesi dışında pek bir sıkıntısı yoktu.

Ah bir de lanetlisin ve saflık temsilcisi diye bir zımbırtı var diye hatırlattı zihni. Bunu düşünmemeye çalıştı ve yatağa geri döndü. Telefonuna gelen mesajları kontrol etti.

(Dün)

Efdal: Neden baban çeviri eşliğinde seni bana sormak için aradı?

(12:30)

Efdal: Benim evimde kalmışsın, ben bunu niye yeni öğrendim.

(13:02)

Efdal: Merak etme bozmadım, ama önceden söylemen daha iyi olur.

(13.02)

(Bugün)

Efdal: Merhaba!?

(17:36)

Mesajları gördüğünü görmüş olmalıydı ki tekrar yazmıştı. Ona ne diyeceğini bilmiyordu. Ailesinin gerçeği nerden öğrendiğini de bilmiyordu. Bu imkansızdı. Ailesinin ekstra bir şeyler bildiğini düşünüyordu. Belki de ailesi ondan daha fazlasını biliyordu, kız bunu algılayamıyordu. Ailesi neden onunla konuşmuyordu, ailesi neden onu korumuyordu?

Meyus: Yarın okul var mı?

(17:36)

Hangi günde olduklarından emin değildi. Gün algısı son birkaç günde oldukça bozulmuştu.

Efdal: Meyus! Uyuşturucu mu alıyorsun!? Bu gün cuma yani yarın okul yok.

(17:37)

Meyus: Hayır tabi ki! Sadece- yarın anlatacağım, sabah kahvaltı için buluşabiliriz?

(17:37)

Yalnız kalmayı seviyordu, alışmıştı ama Efdal'ı kaybetmekte istemiyordu. Bunca yeni şey gibi hayatına bir anda düşmüş biriydi. Kaderde bir amacı olmalıydı. Belki deneyebilirdi, birine güvenip anlatabilirdi.

Efdal: Pekala, öyle olsun.

(17:38)

Onaylamasına sevinmişti, şuan bir akacı olmadan onu merak eden tek kişi olarak görüyordu onu. Ellerine baktı, gücü hissedebiliyordu. İşin garip yanı özellikle ellerinde hissetmesiydi. Oda hala adaçayı kokuyordu, bu kokuyu dağıtmak istedi. Ellerini iki yanına getirdi ve sağında açık olan camdan odadaki tüm havanın gittiğini hayal etti. Odadaki koku gitmişti. Bu işi lanetten daha fazla sevdiğini itiraf etmeliydi. Elinin ucunda ufak bir çiçek hayal etti. Avcunun içinden yeşeren ufak güle baktı,aslında özellikle gül hayal etmemişti ama aklı onun kendisine ettiği hitap şeklindeydi.

Gül güzeli.

Camdan gördüğü kadarıyla o eski konaktaydı. Elinde tamamen yeşermiş gülü masaya bıraktı. Gücü sanki bir şekilde ellerine bağlıydı ve oradan geliyordu.

Yeni şeyler denemek istedi. Sağ elini sol, sol elini ise sol omzuna yerleştirdi. Geçen gün televizyonda denk geldiği dizideki kız ellerini etrafında sallıyordu ama bu ona pek mantıklı gelmedi.

Eve gidiyorum.

Gözlerini açtığında bir değişim olmadığını görmüştü, kendini biraz daha zorladı. Bunu yaparken istemsizce nefesini tutuyor istemeden bunun onu daha da dayanıklı kıldığını düşünüyordu.

Eve gidiyorum.

Kendi kendine verdiği koordinat sonrası gözlerini açmadan tereddüt etmişti. Üzerine esen kuvvetli bir rüzgar onu taş zemine düşürene değin.

Evinde değildi, eski konakta da değildi. Kolay olması aptallık olurdu. Denediği aptallıktı. Etraf taşlarla çevriliydi, aynı bir mağara gibiydi burası. Yerinden doğruldu, neden buraya geldiğini ve nerede olduğunu anlamlandıramıyordu lakin oldukça yorulmuştu uzak mesafe gelmiş olabilirdi.

Biraz ilerleyip bir taşın köşesine oturdu, simsiyah korkutucu bir mağara gibiydi burası ama oldukça büyüktü de. Koridorlar açılıyordu sağa ve sola. Bu mağara gittikçe soğuklaşmaktaydı. Lanetli haline bile oldukça soğuk gelmişti. Acaba buradaki bitkiler bu soğuğa nasıl dayanıyordu? Etrafta güller vardı, birden fazla. Dağınık çalıların aralarında dikenleriyle taşları sarmışlardı.

Dikenler dokunanı sağ bırakmayacak gibiydi, lakın taş bu dikenlerin içinde kalabiliyordu. Eski konağı düşündü. Burada daha fazla kalmak istemiyordu. Sağ elini sol, sol elini de hızlı bir şekilde sağ omzuna koyduktan sonra gözlerini yumdu. Biraz havadan düşüyormuş gibi hissetse de belinden ve dizlerinin altından kıvrılana kadar onları aralamamıştı.

"Vay canına o tavandan mı düştü?" Duyduğu ses Emir'e aitti. Gözlerini açtığında Bert'in ona bakan siyah gözleriyle göz göze geldi. Soru soracaklarını tahmin ediyor lakin cevaplamak istemiyordu.

Kucağından hızla indi.

"İnekler aşkına bu kaza sen duştayken olmadı." Emir'in bu dediği üzerine ne kadar engellemeye çalışsa da kızaran yanaklarımı hissediyordu. Bu iyi bir kaza olmazdı. Şuan ki kaza da pek iyi olmamıştı. Gittiği mağarayı düşünmemeye çalıştı. Belki de eve dönemliydi. Bu konak onu ürkütüyordu.

"Emir! Şu kovayı al şuradan diye kaç kere söyledik? Kanlandı her yer." Kovanın içinde ne olduğunu sormak bile istemiyordu. Son birkaç gün aptalca davranmış ve kaçmaya kalkmıştı. Kaçırılmış ardından hiç bilmediği insanların evinde konaklamıştı. Emir sese doğru 'kan saçan' kovasına gittiğinde bakışları çoktan ona dönmüş olan Bert’e döndü.

"Ben eve gitsen iyi olacak." Takatsizdi ne yapacak olsa zihni onu önceden engelliyordu.

"Benimle gel." Fark etmeden uzattığı eli, tutmadan kapıya yöneldi. Kapıdan çıktıklarında karşılarında duran kadın onlara gülümsüyordu.

“Merhaba anne.” Annesi oğluna yöneltmedi bakışlarını doğrudan kıza yönelik konuştu.

“Biraz konuşmak ister misin Meyus?” Annesinin bunu söyleyerek yalnız bırakılmalarını istediğini anlamıştı ama annesinin kızın saflık temsilcisi olmasını ondan gizlemesi ardından bunu yapmaya kesinlikle niyeti yoktu. Görev ona kalmıştı ve hakkında her şeyi bilmek istiyordu.

“Beni bölmeyerek dinle o vakit sende.” Söyleyeceklerini kırpmadan söyleyecekti ve oğlu bazen bu konuda bir bahçıvan titizliğinde olurdu.

“Bert her zaman bu kadar ağırbaşlı durmuyordu biliyor musun?” Annesinin lafı nereye çekeceğini anlamamıştı.

“Hovardanın tekiydi anlayacağın. Olgunlaştıktan sonra daha ağırbaşlı biri oldu. Bu sebepten eğer ki verdiğin tepkilerden seni yadırgayacak olursa-” Leman durakladı ve yüzüne hain bir tebessüm yerleştirdi. Ne pahasına olursa olsun oğlunu korurdu sonuçta.

“Ona birkaç esmerin ya da birkaç sarışının adını sor bakalım hatırlayacak mı?” Şaşkınlıkla annesine döndüğünde Meyus sinirleri altüst olmuş bir şekilde ufak bir kahkaha çıkardı dudakları arasından. Bert’in annesinin ciddi olup olmadığını sorgular bakışları aniden kıza döndü. Onu ilk defa bu denli gülerken görmüştü. Kız bunun onu ne denli ilgilendirmesi gerektiğini sorguluyordu.

Umurunda değildi.

Kadın kızın yaşadıklarının zorluğunu anlıyordu, o an kimsenin düşünmemesine rağmen o hissediyordu kızın ihtiyaç duyduğu anne sıcaklığını. Kızın ailesinden sakladığını görebiliyordu ve ailesinin vereceği tepkiyi kestirebiliyordu, kızda yol açacağı yıkımı görebiliyordu.

Başta sadece oğlunu korumaya yönelik olan anne içgüdüsü şimdi yavaşça bu kızın üzerine de eğriliyordu. Lanetlenmek dememişti, olgunlaşmak demişti. Oğlunun aslında o çağa lanetlendiğini bilirdi. Ne oğlunu yaralamak ne de kızı bu konuda daha fazla korkutmak istemişti.

“Kesinlikle soracağımdan emin olabilirsiniz.” Nihayet ifadesizliğine dönmeden eklemişti Meyus cümlesini kahkahalarının sonuna. O kadar saçma bir muhabbete dönüyordu ki istemsiz bir keyif duydu.

“Hatırlamaz ise söyle aramaktan çekinmesin, ben hatırlatırım.” Meyus tebessüm ederken bu sefer kadın kıkırdadı. Bert gözlerini devirerek annesine baktıktan sonra Meyus’a dönmüştü. Kızın dudaklarının kıvrıldığı nokta şuan aşağı kaymış vaziyetine geri dönmüştü.

"Koşabilecek kadar güçlü değilsin, kendini uzak bir yere yollamışsın." Kollarıyla kızı kavrayıp kucağına aldığında itirazlarını kulak arkası etmişti, koşmaya başladığı anda nefesi kesilen kız cümleyi tamamlamamıştı.

Orman çıkışına geldiklerinde bir arabanının önünde durmuşlardı. Kucağından hızla indi.

"Şunu yapmayı kes, görevi tek başına kucaklaman gerekmez." Ve arabanın arka koltuğuna yerleşti. Arabanın hareket etmesinin üzerinden yaklaşık yarım saat geçmesinin ardından araba durmuştu.

Yol boyu görevinin sorunsuzluğundan emin olmak için arkaya bakmış, bunu fark eden kız ise asla gözlerini camdan ayırmamıştı.

"Görevine burada mı devam edeceksin?" Sonsuza kadar buna gönderme yapabilirdi, bıkmadan. Ve yapacaktı da.

"Evet, Meyus uzatmamalısın." Uzatmayı planlıyordu yalnız eve çıkana kadar ufak bir ara verebilirdi. Oldukça lüks olduğu her halinden belli olan bu uzun bina geldiği yerde kesinlikle sırıtmazdı. Burada yerleştikleri ev daha taşra havasında olduğundan ister istemez böyle bir ev görmeyi garipsiyordu. Geldiği yeri düşünmeyeli epey olmuştu. Bunu nedense istemiyor, bundan sürekli kaçıyordu. Eski hayatında da kaçtığı çok şey vardı. Ama şuan onlara bazı gerçeklerle bağlanmıştı.

"Önüne dikkat et." Kolundan geriye doğru çekildiğinde neredeyse bir ayağının içine batmak üzere olduğu o çukuru fark etti. Aniden geriye çekilmek vücudundaki panik dalgasını harekete geçirmiş ve düşmek istemediğini düşünmüştü. Ayakları havalandığında kolunu sağlamca kavramış el olmasa uçan bir balon misali uçacağını düşündü. Ayakları daha da havalandığında bunu kontrol edemiyor gittikçe daha çok paniğe sürükleniyordu.

Paniği arttıkça kontrol edemediği şeyler ortaya çıkıyordu. Tırnaklarındaki başkalaşımı hissedebiliyordu. Vücudunun kasıldığını hissetti. Elleri tamamen pençelere dönüştüğünde hava duramamış yere düşmekten son saniyelerde kurtarılmıştı. Ayaklarını dizlerinin altındaki kollara doğru istemeden bastırıldığında hatırladı, derin nefes almalıydı. Aldığı birkaç nefes sonucu gelen uğultuları daha net seçebilmişti. Birkaç derin nefes daha, sonrasında pençeler zaten kendiliğinden yok olmuşlardı.

"Bu sürekli olacak mı?"

"Kendini ve paniğini kontrol etmen gerek." Aslında bunu her zaman bu yönden yansıtmıyordu. Sesler yoğunlaştığında pençeleri gelmemişti, içinin içine sığmadığını hissetmişti sadece o kadar. Kontrol bilmiyordu. Bunu nasıl yapabileceğini bilmiyordu.

O istemiyordu lakin bir şeyler gerçekleşiyordu. Kucağında duran bedeni güçlü hissetmiyordu. Yaklaşık on dakikadır dönüşüm geçirmeye direniyordu. Bu zordu bunu farkında olan genç adam zaten kızı bırakma niyetinde değildi.

"Kıpırdanma gül güzeli."

"Görev adı mı bu? Gül güzeli görevi?" Sesi bile kısık çıksa da yapacağı göndermeden geri kalmamıştı.

Adam ise kızın hiçbir şeyden haberi olmadığını her geçen dakika daha çok görüyordu. Kendi annesini bile tanımıyordu bu kız.

"Evet bu, gül güzeli." Göreve sinirlenmeyecekti. Sinirlenmesinin sonuçları iyi olmuyordu. Gerçekten uzun süre asansörden indiklerinden halsizliğine rağmen kendini kucağından attı. Saçma sapan inanışlardan biri aniden aklına geldiğinde yapmıştı bunu. Gereksizdi ama kendine hakim olmamıştı.

Eşikten geçerken adam arkasındaydı.

"Ah tabi." Diye mırıldandı genç adam eve giren siyah saçlı kızın ardından. Oldukça büyük olan bu ev son derece modern döşenmişti.

"Ev eşyalıydı sanırım." Kafam doluydu öylesine konuşuyordum.

"Öyle." Amerikan tarzı mutfağın karşısındaki uzun döner sandalyeye yerleştim. Başka bir şey söylemeden çalmaya başlayan telefonu yanıtlamıştı. Hala iyileşmemiş yaraları kendi tedavi etmeyi düşündü kız. Gücünün olduğunu biliyordu, güç vücuda çok hızlı yayılırdı. Yaralarının gençliğini düşünse de bunun bir faydası olmuyordu.

Efdal'a her şeyi anlatmayı planlamaya başladı zihninde. Senaryolar çok kötüydü.

Onu bu dünyaya çekemezdi. Buna hakkı olmadığını bilse de yıllar sonra ilk defa büyük bir yalnızlık hissetmişti. Sandalye de yavaş yavaş dönmeye başladı. Baş ağrısı onu düşüncelerden uzaklaştırırdı.

Hızı gittikçe artıyordu. Bu hoşuna gitmeye başlamıştı ki sandalyeden atladı. Sızlayan bilekleriyle dönmeye devam etti. Sanki havalanmıştı, ayaklarını kullandığını hissetmiyordu.

Yaraları sızladı, gözyaşları dönmenin etkisiyle etrafa saçıldı. Ufak bir çığlık süzülüyordu ağzından.

Alev aldığını hissetti.

"Sakin ol." Duyduğu telkin ile dağılan dikkati yere düşmesine sebep olmuştu. Bu çıkarttığı alevleri de söndürmüştü.

"Dolunaylar hiç hoş geçmeyecek." Diye fısıldadı kız acıyla. Onu, kendini kontrol edemiyordu.

"İçindeki güç çok kuvvetli, seni yok etmeden onu kullanmalısın." Kullanmaktan kastı neydi bilmiyordu. Sadece sakin hissetmek istiyordu.

"Onları geçiremiyorum." Yaralarını gösterdi.

"İplerdeki büyülü bir bitki, saf büyü onu geçirmekte yeterli olmaz."

Elinde bir kavanozla yerde oturan kızın yanına eğildi. Altındaki eşofmanını hafifçe yukarı sıyırdı. Bileklerinden başlayarak soğuk kremi derisine temas ettirdiğinde kız hissettiğiyle usulca inledi. Krem bileklerini ferahlatıcı bir etkiyle sararken dokunuşların tenini yaktığını hissediyordu. Krem garip kokuyordu. Tüm yaralarına krem temas ettiğinde her yerinde ufak sızılar hissediyor sakin kalamıyordu. İçindeki gücün ucu bucağı olmadığını hissedebiliyordu. Oturduğu yerden yaralarındaki krem bulaşmasın diye kalkmamıştı. Hala yanına çökmüş olan adam görevini izliyordu. Daha önce bu kadar kendini çeken bir görevi olamamıştı.

"Yeter bu kadar. Bu yorucu." Aslında yorucu falan olduğu yoktu, sadece ona bedenen yaklaşmış olanı kendinden uzaklaştırmak istemişti.

"Nerede yatacağım?" Sesi her zamankinden daha mesafeliydi kızın. Rüzgar olmaktan korkuyordu. Bu güç onu korkutmuştu lakin bunu itiraf edebileceğini sanmıyordu.

"Kalkabilecek misin?" Kalkamayacaktı lakin önce nerede yatacağını söylemeliydi. Sorusunu yineledi.

"Nerede yatacağım?" Genç adam irdelemesinin nedenini anlamamıştı.

"Sağdan ikinci kapı." Ayağa kalkamayacağını düşündüğü kıza yaklaştı. Elini kızın beline koyduğu an kızın bedeninin yok olması ise beklemediği bir şeydi. Bunun paniğiyle hızla odaya yöneldi genç adam.

Yatağa biraz havadan düşse de bunu başarmış olmasına sevinen kız yatakta üzerini bile örtmüştü.

"Görev uyuyacak." Odadan çıkmasını vurgulamıştı, bir bilinmezlikteydi ve bu bilinmezlikte iletişim sırtını delebilecek en büyük hançer olurdu. Genç adam kapıyı yavaşça kapattığında kadın düşünmeye başladı. Gücünün olduğunu biliyordu, yapabileceklerinden korkuyordu. Kaçamayacağını biliyordu.

İnsanlar vardı, tek kurtlar onlar değildi bu barizdi. Bacakları hızla iyileşiyordu, bunu hissedebiliyordu.

Ne yapacağını bilemiyordu. Hayatı böyle mi olacaktı? Korkuyordu. Ailesi ne yapıyordu? Neler biliyordu? Kaybolduğunu bile fark etmemiş olmalılardı. Bu üzücü olmalıydı, ama üzülmüyordu artık.

Saflık temsilcisi diye bahsetmişlerdi ondan rüyalarında. Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordu zihninde.

Eve gitmek istiyordu, normal olmak belki de. Bundan bile emin olamıyordu.

O eve bir daha dönmeli miydi bilemiyordu. Gözlerinden akan yaşları engelleyemiyordu. Onlar kurusundu, akmasınlardı artık ama olmuyordu, dur durak bilmez gibi akıyorlardı. Büyüsünden korkuyordu, pençelerinden korkuyordu. İnsanlara yapabileceklerinden, zihni kendi kendini yiyip bitirmek üzereydi. Zihninden geçirdiği yer ile aniden kendini orada bulmak beklediği bir şey değildi bir tabi.

Gözlerini araladığında siyah gözler ile göz göze geldi. Bir yatakta bulmuştu kendini yatağın hemen kenarında duran siyah gözlerinde bunu beklemediği barizdi. Kızın gözleri adamınkilerden ayrılırken çıplak gövdesine kaymış ve gözlerini hızla tekrar yukarı çekmişti.

"Özledin sanırım?" Adam üzerine kızın gelmesinden dolayı bir kazak giymişti. Kız yorumda bulunmamıştı, düşünmemesi gerekiyordu ve onun yanındayken zihni duruyordu adeta. Adamın yatağın diğer tarafına uzanmasıyla bir süre durdu öylece. Ondan etkilendiğini inkar edemezdi, en azından onu yanındayken onun kokusu etrafını sardığında endişelerine yoğunlaşamıyordu ve o an tek ihtiyacı olan buydu. Bunu sorgulamayacaktı.

Çünkü kolayı buydu. Adam kızın yatağın karşı tarafına yatmasını beklerken beklemediği bir şey oldu.

Kız usulca adamın göğsüne sindiğinde kokusu zihnini daha çok bulandırmıştı. Düşünmeyi kesmenin ardından uykuya dalması fazla uzun sürmemişti.

"Gül güzeli, dikenin olamadığım her an kendime batıyorum." Adam kendine battı, en çok kendini kanattı. Kanayan yaraları sarılmadı hiçbir zaman, oysa ceplerinde hep sargı bezi taşımıştı onun için.

Dikeni olmadı onun ama dikensiz gül olmazdı. Batanlara dayandı, kanadı. Rüyalarında kapatıldı kanayan yaraları.

Bölüm sonu

4 yorum