İçeriğe geç

Hilaf Alavere

Bölüm 7 · 12 dk okuma

Hilaf Alavere

Bölüm 7

3.BÖLÜM-MECAL II

“Meyus, bize her şeyi söyleyeceksin."

Babasından duyulan bu emir çok yüksek sesle telaffuz edilmişti. Kızın içine bir panik yerleşti. Onlardan gizledikleri boynunu bükmüyordu, gizlemek istememişti ama ailesinin pek paylaşımcı bireylerden oluşmadığının farkındaydı.

"Neyi söyleyeceğim?" Annesi kıza bakmıyordu bile, babasının sinirli bakışlarından bile daha çok yaktı canını bu.

"Seni ısırdı değil mi? Sen de bir yaratıksın." Seni ısırdı değil mi? Isırdı.

Sen de bir yaratıksın. Yaratıksın. Sen bir yaratıksın.

Babasının sinirli haykırışı karşısında hem şaşırmış hem de korkmuştu. O da böyle tepki vermişti, o da istememişti neden ona kızıyorlardı? Çünkü suça uygun en yakın kişiydi. Kendisinin de aynını yaptığınıfark etti. O da ona yardıma gelen insanlara yaratık muamelesi yapmıştı. Sormamıştı bunu isteyip istemediklerin. Hayır, adamın yaptıklarını hatırlıyordu, o zarar vericiydi.

Öldürendi, öldürenle ölünmezdi. Ona üzülünmezdi. Hakkında üzülmeye değmeyecek olanlardandı. Ona kimse üzülemezdi ki artık, peki neden kendisi hakkında içi içini yiyordu?

"Bir yaratıksın sen. Defol." Annesi hiçbir tepki vermiyordu.

Bir yaratıksın sen.

Cümleler zihninin içinde sayısız kere tekrar ediyordu. Annesinin gözleri babası aksine panik halinde değildi. Bunu zaten anlamıştı. Bunu ıslak gül yaprağını teninde hissettiği ilk andan beri biliyordu.

Bunu hamileliğinin ilk gününde acı içinde inlerken biliyordu. Gülleri yerken dişleriyle parçaladığı yumuşak yapının boğazına takılıp onu boğduğunu ama kadın karnındakini yaşatmak için bundan başka çaresi olmadığını da biliyordu. Güllere bağladıkları yaşamı sayesinde çağırabildiği az buz enerjiyi yine güllerden almış, hamilelik boyunca sayamayacağı kadar gül yediğinden beri biliyordu.

Hamile kalmaması gerektiğini anladığından, karnındaki bebeğin ne yaptığını fark ettiğinden beri biliyordu bazı şeyleri. Herkesten önce o biliyordu, içinde hissetmişti. Odra’ya da o söylemişti.

Dilinden dökülmemişti kelimeler üzeri kapatılmıştı.

Babası ise kızından iğreniyordu, kızını silmişti. Bunu çok hızlı yapmıştı ve bu belki yargılanabilirdi. Aslında adam kızından birkaç saniyede değil annesiyle geçirdiği onca yılı temel alarak nefret etmişti.

Bu adam unutmamıştı, unutmayacaktı. Bu yüzden nefreti tazeydi. Annesinin bir anne olduğunu görmemişti kendisine karşı.

Ufak bir çocuk, ne isterdi? Parklarda oynamak ya da belki bir pamuk şeker yemek. Bu kadar basitti ama gereksiz değildi. Bir çocuğun çocuk olması için gerekirdi bunlar. Peki bir çocuk parka gitmez ise mi daha çok üzülürdü yoksa parka götürülmez ise mi? Çocuk üzülürdü parka gidemediği için, arkadaş edinemediği için, pamuk şeker yiyemediği için. Ama çocuk daha çok üzülürdü parka götürülmediğinde çünkü o zaman biri onun tüm bu mutlulukları yaşamamasını isterdi. Ona tüm bu mutluluklar dolu dünyaya getiren onu bu mutluluklardan ırak eyliyor olurdu.

Neden onu bu mutlulukların arasına doğurmuştu o zaman? Çocuğu çocuk eylemeyecek ise nedendi.

Çocuk, çocuk olmaz ise ne olurdu peki?

“Anne su alabilir miyiz?” Çocuk annesinin bu seyyar satıcıdan kendisine bir pamuk şeker almayacağını biliyordu. Sırf pamuk şekerlere daha yakından bakabilmek için istemişti o bir şişe suyu.

Daha yakından incelerse belki kokusunu alabilirdi, etraflarına çevrili naylona rağmen bunu ummaktan vazgeçmezdi. Tıpkı çikolata paketlerinin etrafındaki jelatin gibi içini sır gibi saklamazdı pamuk şekerleri, şeffaf paketten içini gösterirdi. İçini, rengini, buluta benzeyen şeklini.

Bu çocuk her zaman bir pamuk şekerdi, naylona hapsedilmiş bir buluttu, rüzgar onu dağıtmazdı belki ama oradan oraya savururdu.

Annesinin satıcıya parayı uzatmasına bakmadı, gözleri şekerdeydi. Yutkundu, tadı ağzında hissetmeye çalışıyordu. Eve şekerli pek bir şey girmezdi. Genellikle evde protein ağırlıklı besinler olurdu.

Annesinin midesiz bir kadın olduğunu düşünürdü çünkü bu kadın çok yerdi ama bir kilo dahi almazdı.Yediklerine hiç özen göstermezdi, ama nasıl yediği önemliydi onun için. Tam pişmemiş severdi etini, kuru severdi, yağın ıslaklığı bile rahatsız ederdi onu. Aslında ihtiyaç duymuyor olsa et bile yemezdi ama güçten düşmemek onun için her şeyden önemliydi.

Yaşlı adam sıcaktan neredeyse kaynayacak suyu içinde barındıran şişeyi kadına uzattı, kadın almak için bir hamle yapmadan bozuklukları cam arabanın üzerine bıraktı. Çocuğun şekerin tadını almaya odaklanması bozuklukların camda çıkarttığı ses ile bozulmuştu. Hızla suyu aldığında yanlarında kalan parka bakmamaya çalışıyordu, annesi onu parka getirmezdi ama şuan bir parkın kenarında dikiliyorlardı. Çocuk annesinin onu parka getirdiğini düşünerek kendini kandırmadı.

Annesi ona yüzüne çarpan gerçekçi rüzgarı göz ardı etmeyi değil rüzgarın içine bakmayı, gözlerini yummamayı öğretmişti.

Annesi oğlunu parka getirmemişti, oğlunu parka getiren bir anne onları buraya getirmişti. Odra’nın bakışları sıcak suyunu yudumlayan oğlunda değildi.

Annesinin yanında dikilen bir başka çocuğa bakıyordu. İgor ise içine ekilmiş nefret tohumlarını sıcak su ile yatıştırıyor, uyarıcı olan soğuğu bir bardak buzlu su ile içeceği günü bekliyordu.

Bilmeseler, unutsalar. Sıradan bir gün gibi eve gelmiş, umursanmamış olmayı düşündü. Buna odaklandı, düşüncelerin yoğunluğunu hissetti. Enerji elinden yayıldı, anne babasının zihninin yoğun bir boşluğa düşürdü. Endişeyle önünde elini sallayan annesine döndü. Hafif bir baş dönmesi hissetti, bakışlarını annesinin önünde durmadan salladığı eline kilitlediğinden olduğunu düşündü.

"Kızım sırılsıklamsın, neden burada dikiliyorsun?" Annesinin yüzündeki duygular silinmişti, her zamanki gibi bakıyordu kızına. Annelik vazifesi ve koruma içgüdüsü ile.

"Bir şey söylemek istemiyor musunuz?" Yüzünde boş bir ifadeyle odadan ayrılmak üzere olan babası durdu.

"Neden Meyus? Bir şey mi var?" İnanamadı.

"Yok tabi." Anne ve babası merdivenleri tırmanırken hayretle kalmıştı. Neler olduğunu anlamlandıramıyordu başının döndüğünü hissetti. Ama daha fazla burada kalamayacağını biliyordu.

Gerçek saklı kalmazdı. Onlar öğrenmeden gidebilirdi. Odasına girdiğinde ıslak kıyafetlerinden kurtulup sıcak bir duş aldı.

Kalın bir eşofmanın üstüne bedenini saran bir kazak giydi. Üzerine hırkasını alıp ıslak saçlarını kuruttu, başı yeterince ağrıyordu bunu arttırmak istememişti. Bu kabarmalarına sebep olsa da bu önemli değildi. Geniş spor çantasına birkaç bakım aleti ve kıyafet koyduktan sonra ağzını kapattı.

Geçen yıllarda çalıştığı bir kafeden aldığı parayı da cebine koyduktan sonra camını araladı. Gitmek mantıksızdı, ama korkmuştu. Onlara zarar vermeyi kaldıramazdı.

Kendi bedenini o ormanda bırakmalıydı, yanmalıydı. Külleri bile karışmamalıydı toprağa zehirlerdi toprağı bile laneti. Bu düşünceler ile delirme eşiğini geçtiğini düşündü. Ne yapıyordu, nasıl yapıyordu?

Bert’in kendisini bu konuda geçiştirdiğini sezmişti. Her şeyin hızlı geliştiğini hissediyor kendini sıkıyordu, tüm olanlar başına yavaşça gelse de rahatlamayacaktı. Kaos, kaos hızlıydı. O hızlı olmak istemiyordu, fırtına içini kasıp kavururken rüzgar olup bulutları dağıtmak istemiyordu, ama bulutlardan gelecek şimşeklerden habersizdi. Az önceki olayı açıklayamıyordu, hiçbirini açıklayamıyordu kendine. Biraz daha akla yatkın bir fikir ile bile avutamıyordu kendini.

Küçük bir not kağıdına Efdal'a gittiğini belirten detaylı, ikna etme olasılığı yüksek bir not bıraktı. Zaten odasına girmezlerdi de önlem almak istemişti. Camı açtığında yüzüne esen kuvvetli rüzgar ile irkildi ama devrilmedi. Camdan tek parça atladığında ayakları zemine değmemişti. Belinde hissettiği kolları omzunda da hissediyordu, ağzının üzerinde hissettiğinde ise burnunun duyduğu bir koku ile bilincini kaybetmesi uzun sürmedi.

…

"Ne bu kız? Odra torununu böyle bir riske atmış, komik."

Duyduğu ses tamamen yabancıydı, vücudu korku ile sarsıldı. Nerede olduğunu bilmiyordu, en son hatırladığı camdan atladığıydı ve sonrası bulanıktı. Kafasının arkasında ciddi bir sızı hissediyordu.

Baygınlığı bedeninin kendisini yenileyebileceği kadar uzun sürmemişti. Bert ya da Linel tarafından alıkoyulduğunu düşünse de duyduğu yabancı sesler bu fikrin arka plana atılmasına sebebiyet veriyordu. Bert’in incittiği adamı düşündü. Evinin kapısına kadar gelmişti adam ve cesedi çıkmıştı ardından. Belki de bu adamlar cesedin tanıdıkları ya da ailesiydi. Eğer bu ihtimal doğru ise Meyus kesinlikle güvende olmadığını biliyordu.

Karşı taraftan daha güçlü olduğunu düşünmüyordu ve ayrıca daha kabullenmiş sayılmazdı. Hala reddeden bir tarafı vardı ve kendisine ne yapılırsa yapılsın bedenini insanlara zarar vermek için kullanmayı düşünmüyordu.

"Uyanmış." Gözlerini araladığı fark edilmişti. Eski bir evdeydi, yerdeki işlemeli halı ve her yerdeki tablolar ev ile bütünleşmiş gibiydi.

"Kalk." Elleri arkasında zincirliydi, ve zincirler derisini incitiyordu. Aynı iplerdi diye geçirdi içinden.

Elinin dönüştüğü şeyi hissedebiliyordu. Derin nefes almayı denese de bu durumda işe yaramazdı. Ne olursa olsun kimseye zarar vermeyecekti. Bunu kendine tekrar ediyordu.

"Sıradan bir lanetli işte." Dedi büyük cüsseli adamlardan biri.

Bunların hiçbirini daha önce görmemişti. Belki Bert için çalışıyorlardı bu ihtimal daha iyi geliyordu, ölen adamın yakınları olmalarından.

"Hayır hissedebiliyorum, dışarı çıkın." Sadece kızın enerjisini hissetmek istiyordu, kana bulanmış lanet enerjisi buna yardımcı olmazdı. Adamlar bir robotmuşçasına dışarı çıkarken kızın bakışları emri veren adama takıldı.

"Pekte güzelmişsin." Adamın iltifatı güzel bir etki bırakmıyordu, zaten güzel bir dille de söylenmemişti.

"Neden buradayım?" Evden uzaklaşmak ve kendi bedenine zarar vermek isterken planı bu değildi. Lakin gerekirse buna boyun eğecekti, bu intihar değildi. Katledecekti sadece bedenini, koruyamazdı kiruhunu aynı anda. İntihar ruhun ölümüydü onun tek derdi bedeniyleydi. Bedeninin yürüdüğü yol, hayatında sapmak istemediği bir yöndeydi.

"Odra'nın torunusun. Üstelik saflık temsilcisiyken lanetlenmişsin. Bunun bir sonucu olacak ve onu gözlemleyeceğiz." Sonucu biliyordu, ama bunu düşünmemeye çalıştı. Ne olursa olsun onlara zarar vermemeliydi.

“Saflık temsilcisi de ne?" Bu kelimenin anlamını bilmese de kesinlikle aşinaydı.

"Saf numarası mı, komik kız. Şimdi uyu, yiyecek getirecekler." Duyduğu cümle ona bir denek gibi davranmaları sinirini bozuyordu. Garip şeyler yapabileceğini biliyordu, buna emin değildi ama deneyebilirdi. Ama bu adamlar hali hazırda bedenine işkence etmeyecekler miydi? Denemesine gerek yoktu. Onlar bilmiyordu ve öğrenmelerinin iyi olacağını düşünmüyordu.

Ayrıca büyü ile onlara zarar vermek istediği bir şey değildi. Bu eski püskü odada bir sobaya zincirlenmiş şekilde yatmaktan başka çaresi yok gibiydi. Elleri sobaya değiyor sıcak olmadığından canını yakmıyordu. Odaya az önce sıradan olduğunu söyleyen adam girdi.

"Bırakın beni." Pis bir kahkaha olmuştu tek duyduğu ayaklarıyla çelme takmaya çalıştı adama.

"Yaramazlaşma." Aldırmadan tekme atmaya devam ettiğinde adam sinirle ve hızla kızın ayaklarını tuttu. Adamın pençeleri eşofmanının paçalarını parçalamış derisinde ufak kesikler açmıştı. Ayaklarına bir ip doladığında yırtılan eşofmanın açıkta bıraktığı bacakları yandı. Gerçekten canını yakıyordu.

Adam elindeki su ile yanına geldi.

"İçmeyeceğim." Lakin adamın planı suyu içirmek değildi. Suyu yavaşça kızın üzerine boşaltmaya başladı. Tabii ki suda ipler gibiydi. Sıcak ve zehirli su dersini yakıyordu. Derisine temasıyla yakıcı olan bu sıvıyı neredeyse kızın tüm vücuduna dökmüştü. Derisi tamamen yok olmadan bir şeyler yapmalıydı. Yapmadı, parmakları kopana kadar direndiği gibi direndi. Acıyı zihniyle kabullenmesi gerektiğini biliyordu bedeni acıyla kavrulurken buna çabaladı.

Odaklanarak acıyı kabullenmeye çalıştı, içindeki kurtuluş çığlığını bastırmaya. Acı çığlıkları atmıyordu, enerjiyi hissetti. Kendinden uzaklaştırmayı denedi bu insanlara zarar vermeyecekti. Burada uzun süredir olmadığını yeni yeni iyileşen ensesinden anlayabiliyordu.

Dayanabilirdi. Belki yeterli kurtboğan boğardı içindeki laneti. Su tamamen bittiğinde adamın, direnmesini beklemediğini görüyordu. Sonunda kadar dişini sıksa da acı hala tenindeydi. Canı acısa da kendisini bu bedenin lanetli olduğuna ve bu acıyı çekmesi gerektiğine inandırmaya çalışıyordu.

“Yardımcıya haber verin, kız dayanıklı.” Odanın kapısında dikilen adamlardan birkaçı gittiğinde yardımcının kim olduğunu merak etti acı çeken bedenin içindeki. Yardımcı kimdi ve kimin yardımcısıydı? Belki de evinin önünde intikam sözleri veren adamın yardımcısıydı. O sebepten yapıyordu bu işkenceyi.

Şimdi asla şikayet etmeyi düşünmeyecekti. Bu adamların tanıdığını bu lanet öldürmüştü, öfkeli olmaları normaldi. Belki yanlış bir yol izliyordu ama kız bu laneti yok etmek istiyordu bedeninden ses etmeyecekti.

Odada yalnız kaldığında kapı üzerine kilitlenmişti. Odada kaçabileceği bir cam yoktu, kaçması gerektiğinden de emin değildi.Derisi hala yansa da kendini iyileştirmeye başlamıştı, bu adamların amaçlarını ya da hakkında sahip oldukları bilgileri bilmiyordu. En azından birinden bire az çok bir şey öğrenirse bu işine yarayabilirdi.

“Yardım edin!” Ona zarar verenlerin yardım çağrısına dönüş yapma olasılıkları yüksek değildi ama bir ihtimaldi ve tutmuştu. Üzerine suyu döken adam girdiğinde ise ihtimalin ironikliğine gülecekti neredeyse.

“Neyin var?” Adam iki metreye yakın bir boyda olmalıydı, oldukça cüsseliydi. Saçları neredeyse kel olacağı şekilde kesilmişti.

“Sana ne istiyorsan verebilirim.” Anlamlandıramadığı bu şeylerin hiçbirini istemiyordu. Belki biraz bilgi karşılığında adamın birkaç isteğini yerine getirebilir hatta mümkünse bu güçleri kendisinden almasını sağlayabilirdi.

“Ne istiyorsam mı?” Adamın pis gülüşü kızı rahatsız etti, beden ve ruh arasındaki ayrımı kırmamak şeklinde ne isterse yapardı.

“Ne istediğini söyle.” Kız sesinin kendinden emin ve iddialı çıkmasına dikkat etti ancak bu şekilde karşısındakinden bilgi alabilirdi.

“Saflık temsilcisi olarak neler yapabilirsin?”

“Sen neler yapabildiğimi düşünüyorsun?” Adamdan alabileceği her bilgi işine yarardı. Ve nedense bu adamın pekte ağzı sıkı biri olmadığını seziyordu.

“Beni kontrol edebileceğini, içimdeki lanet enerjisine hüküm edebileceğini biliyorum mesela. Bilmediğim bunu neden yapmadığın.” Dedikleri kızın kafasında mantıklı bir şemaya uymuyordu.

“Belki istemiyorumdur.”

“Sana zarar verdikten sonra bana zarar vermen için yeterli sebebi eline verdim, neden istemiyor olabilirsin?”

“Herkesin kendince sebepleri vardır.” Karşısındakine zarar vermek istiyordu sadece lanet ile değil. Mesela eski kuvvetine uygun bir yumruğu yüzünün ortasına indirmek onu rahatlatabilirdi.

“Bana oyun oynama küçük torun. Bana oyun oynama.” Adam sinirle kendisine yaklaştığında gerilmişti bedeni. Yaraları kendini yeni yeni yeniliyor, bağlı olduğu iplerin verdiği hasar ise eksilmiyordu.

“Oyun oynamıyorum, bir teklifim var.” Ona teklif sunacak pozisyonda olmadığı varsayılabilirdi ama hepsi biliyordu ki kız hepsinden güçlü olabilirdi. Odra yarattığı şeyin farkındaydı.

“Dinliyorum .” Adam kararı vereceğin kendisi olmadığının farkındaydı. Yardımcıdan fikir almadan kızın saçının teline dahi zarar veremezdi.

“Saflık temsilcisi olmak istemez miydin?” Kız yaptığı teklifin sağlam olduğunu düşünürken karşısındaki adamın kahkahası bunu bozmuştu.

“Beni temsilci yapacaksın öyle mi?”

Adam gülerek söylemişti bu cümlesini. Biliyordu ki temsilci olmak insanın seçeceği bir şey değildi, seçileceği bir şeydi. Kızın yüz ifadesini görmediğinde kızın şaka yapmadığını gördü.

“Sen şaka yapmıyorsun?” Kız afallamıştı, bunun olası olmasını gerçekten ümit etmişti.

“Şaka yapacak durumda gibi mi gözüküyorum?” Aslında bu durumda gözüküyor olabilirdi. İçinde barındırdığı gücün büyüklüğünü anlayabiliyordu adamın tavırlarından. Anlamlandıramasa da başına gelenler ve yaptıklarından bunların küçük şeyler olmadığının farkındaydı. Ama adamın bilmediği bir şey vardı ki kız karşısındakine zarar vermek istemiyordu.

Karşısındakilere onun üzerindeki bu lanet ile zarar vermek istemiyordu. Adamın kahkahalarını bölen çalan telefonu olmuştu.

“Buyurun efendim.” Efendim dediği kişinin kim olduğunu merak etti kız. Az önce de birinden yardımcı diye birinden bahsetmişlerdi.

“Tabi efendim, iyileşmişti zaten.” Kendisinden bahsettiklerini anlaması uzun sürmemişti. Tenine dökülecek suyu biraz daha kaldırabilirdi. Bu bedenin cefası buydu şikayet etmeyecekti. Adam ellerini çözdüğünde ise ne yapmaya çalıştığını anlamlandıramıyordu.

“Efendin kim?”

“Sorularını cevaplayacağımı düşündüren ne?”

“Ellerimi çözdün?” Adamın kuru elleri yanmış bileklerimden ipleri çözerken dudaklarımdan dökülen ufak bir inleme ile adam ellerini sanki yanmışçasına geri çekmişti. Adam bunun üzerine gevşek bir biçimde sırıtırken kız buna kurtboğanın sebebiyet verdiğine inanmayı seçiyordu. Hiçbirini istemiyordu, ne bahsettikleri temsilcilik olayını ne de kanlı laneti. adam onu çözse de yattığı yerden kalkmadı, sırtının soğuk zemine yapıştığını hissediyordu.

“Kalk, gidiyoruz.”

Adam kolundan tutup onu kaldırmaya çalıştığında yanlış bir hareket yapmış olsa ki kız boynunun kitlendiğini hissetti. Adam onu peşinden sürüklerken kaçma girişiminde bulunmuyordu. Bedenine zarar vermek istemesi bu adamlara boyun eğmek anlamına geliyordu.

Saçmalamıştı kesinlikle kaçması gerekiyordu. Boynu düzeldiğinde etrafı inceledi. Burası eski bir binaydı. Daha çok televizyonda gördüğü konakları andırıyordu, etraf griydi. İnşaat yarım kalmış gibiydi. Yerlerde kalım halılar vardı, onlar üzerinde sürüklenirken oluşan sürtünme ile bacaklarının yandığını hissetti. Kolunda tutan adama baktı, ani bir şekilde kolundan destek alarak ayaklandığında onu sürükleyen adamı yere çekmişti.Adamı ayakları altına aldığında evrimleşen ellerini gördü. Düşük tiz bir ses yeterli olmuştu. Odayı alevler kaplamadan önce alevler patlamıştı adeta.

"Pislik." Bunu birine söylememeliydi. Ellerinde hissettiği güç çok fazlaydı. Ellini adama yönlendirdiğinde adam dizlerine çöktü ve o an alevler söndü. Adamın kulağına eğildi. Adamdan kısık bir tonda özür diledi. Kulağına çınlanan uğultuları duyuyordu.

“Bunu sen yapıyorsun.” Dedi kendi kendine. Söylediği bu cümle bir kabullenişten çok farklıydı.

Acıyla inledi, duyduğu gürültü ile. Dizlerinin üzerine çöktü. Çekirge sesleri, konuşan insanların sesleri, rüzgar sesleri, karşısındakinin hızlı nefes alış verişlerinin sesleri. Hepsini yoğunca duyuyordu,kulakları uğuldadı. Kulakları ağrırken onları eliyle tıkamayı denese de bunun pek bir etkisini görmüyordu. Elleri kulaklarını kapatmıştı, tırnakları evrildikçe kafa derisine batıyordu. İplerin etkisiyle yara aldığı yerlerin acısı da sürüyordu. Eski püskü bu odada yanık izleri belliydi, lakin yapacak bir şey yoktu.

“Odra’nın sürüsü burada.”

Bölüm sonu

3 yorum