İçeriğe geç

Hilaf Alavere

Bölüm 11 · 16 dk okuma

Hilaf Alavere

Bölüm 11

5.BÖLÜM-MEDET I

5.BÖLÜM MEDET

Güç yanlışa emanet edilmezdi. Yanlış, güce emanet edilirdi.

"Igor bu kızı kendi haline bırakma fikrin biraz uzun sürmedi mi? Aklında bir sürü soru olduğuna eminim." Adam zihninde bu konuyla ilgili bir bilinmezlik seziyor ama bunu tam netleştiremiyordu.

"Beklemeliyiz, bilmiyorsa söylememiz gereksiz kaçar." Kadın buna katılmıyor değildi. Neler döndüğünü kıza anlatmak çok büyük bir yüktü ve kız bu yükün altında kalabilirdi. Artık güvendeydi, Odra yoktu. Bunun bilinci huzur sağlıyordu içinde. İkisinin de zihni bir parça kopuktu.

"Kıza ufak bir açıklama yap en azından yalandan da olsa." Adam bu fikri şu anlık makul buluyor, günlerdir uygun bir uydurma arıyordu.

"Pekala sanırım vakti." Yavaşça yerinden doğrulduğunda kızının odasına kadar takip etti karısını. Odanın kapısını ne kadar çalarlarsa çalsınlar içeriden ses gelmemişti.

"Meyus? Uyudun mu?" Ses yoktu. Uyumuş olmalıydı, ikisi de bu düşünceyle odaya girdiler. Gördükleri manzara ise bomboş bir odadan fazlası değildi.

"Meyus!?" Babasının sinirle harmanlı korku dolu sesi odada yankı yapmıştı.

"Ona söylemeliydik." Kadın bir yandan ağlamaya başlamıştı. Adam cama yaklaşırken yere düşmüş bir kağıt çarptı gözüne. Kadının aklına gül yaprağı düştü, yaprağın üzerinde gezinen kurt dilinden midesine inmiş olmalıydı ki içini kemiriyordu.

Kağıdı okudu. Ve derin bir nefes aldı, olayı dramatikleştiren yaşanmışlıklarına kızarken eşine kağıdı gösterdi. Kadın rahat nefes aldığında ikisinin de yıllardır yaşadıkları gözlerinin önünden geçmişti.

…

Gözlerini araladığında yalnızdı. Saate baktığında daha gece yarısına bile ulaşmamıştı vakit. Uykusu dağılmıştı. Nedensiz bir sızı hissediyordu ama üzerine düşünürse bu sızıya bir sürü kulp bulabilirdi.

Bedeni eskisinden daha iyiydi. Saat geç sayılmazdı. Eskiden dışarıda takılmak için çağırıldığı ve hepsini tek tek reddettiği saatlerdi. Bu saatlerde ya uyurdu ya da reddettiği tekliflerle ilgili senaryolar boğazını sıkana kadar etrafına dolanırdı.

Yataktan kalktığında kaçmak istemiyordu, o senaryoların farklı ihtimallerinin kendisini boğmasındansa biri tarafından gerçek bir şekilde esir alınmayı seçti tutsak zihni.

Telefonunu yanına alıp almadığını hatırlamıyordu. Ama komodinin üzerinde duran bir telefon vardı ve ezbere bildiği tek bir numara. Efdal numarasını konuşurken o kadar çok tekrar etmişti ki istemsizce hafızasına kazınmıştı. Telefonu eline aldığında sahibinin kim olduğunu tahmin edebiliyordu. Şifreolmaması işine gelmişti. Mesaj kısmını bulmakta da pek zorlandığı söylenemezdi.

Telefon üzerine yapılmış tek kişisel değişim arkaya konulmuş siyah ekranlardı.

Numaraya bir mesaj yazdığımda çok geçmeden bir dönüş almıştım. O da bu saatlerde uyumuyor olmalıydı. Bir yandan gizli bir iş çeviriyor gibi gözümün sürekli kapıya dönmesini engelleyemiyordum. Telefon özel bir eşya sayılabilirdi ve bazıları karıştırılmasını doğru görmezdi. Ama bir şifre olmaması bu adamın telefonunu sadece amacına yönelik kullandığını gösteriyordu. Efdal ona bir teklifte bulunuyordu. Kız reddettiği onlarca tekliften aklına gelen bir tanesini yazmayı düşünmedi. Normalde basacağı harf sıralamasını görmedi parmakları bu sefer.

Aksine teklifi kabul ederek attığı konuma basıyordu parmakları. Zihni ihtimallerle onu boğmuyordu.

İhtimaller basamaklardı ve üzerlerine basabiliyordu artık. Doğru kata ulaşmak için. Odaya girdiğini hissedebilmişti. Odaklandığında nefes alışverişini duyabiliyordu.

Kızın ki aksine sakindi. Bakışlarını üzerinde hissederken kafasını kaldırdı usulca.

“Şifre yoktu.” Adam önemsiz olduğunu belirtmek istercesine omzunu silkti. Kız önemli de olsa bunu dert etmeyecekti.

“Beni eve götürmen gerekiyor.” Gideceği yer dolaylı yoldan evdi. Eve uğrayacaktı. Sonrasında Efdal ile buluşacağı gerçeğini karşısındaki adamın bilmesi gerekmiyordu. Adam nedenini merak ediyordu ama sorgulamadı. Görevine kızın evinde de devam edebilirdi. Onun için fark eden bir durum yoktu.

“Çıkabiliriz.” Zaten hazır olan adama baktı. Hiç uyumaz mıydı? Bunu umursamaması gerektiğini hatırlattı kendine. Karşısında ki adamın aksi bir şekilde göründüğünün farkındaydı. Saçları yıkanmaya ihtiyaç duyuyordu. Bunları eve uğrayacağı kısa sürede yapabilirdi.

“Artık başımda beklemeni istemiyorum.” Bunun rahatsız edici olduğunun ikisi de farkındaydı. İki düşmanı bile bu kadar süre birbirlerine bağlasanız aralarında bir bağ oluşabilirdi. Kız belki de bu konuda onu ikna edebileceğini düşündü.

“Maalesef bu senin tek elinde değil.” Kıza ulaşmaya çalışacakların çoğalacağını biliyordu. Aslında kızın korunmaya ihtiyacı yoktu bunun da farkındaydı. Ama kız kimseye zarar veremezdi. Bu onu güçsüz kılıyordu. Tek taraflı savaş olmazdı. Surları güçlü de olsa direniş göstermeyen bir saray esir alınırdı.

“Emin misin?”

Kız yapacağı şeyin onu yorduğunu fark etmişti. Gözlerini kapadığında son gördüğü kendisine yaklaşan kişiydi. Odaklandı, enerji sinirleri arasında kol gezindi. Gözlerini açtığında yatağındaydı. Kendi yatağında. Hızlıca doğrulduğunda Bert’in buraya gelmesinin çok sürmeyeceğinin farkındaydı.

Bu sebepten hızlıca duş aldı. Biraz savsaklasa da hızlıca giyindi. Üzerine ince siyah bir elbise giyip saçlarını serbest bırakmıştı. Üşümediğinden bunlar sorun olmayacaktı. Yeterli enerjiyi hissediyordu.

Hızlıca kendini camdan attığında kontrollü bir şekilde yere inmiş ve hızlı adımlarla hatırladığı konuma yürümeye başlamıştı. Buraları bilmese de konumu birkaç dakika inceleme fırsatı bulduğundan zorluk çekmemişti.

Saçları kabarık ve dalgalı bir şekilde kuruduğunda kendinin hiç olmadığı kadar enerjik hissediyordu.

Konuma yaklaştığında duyduğu müzik sesini takip etti. Mekanın girişinde beklemekten oldukça üşümüş duran Efdal’ın yanına ilerledi hızla. Kendi üşümediğinden karşı tarafı düşünmek aklına gelmemişti. Bert’in kendisini burada da bulabileceğini biliyordu ama içeri girdiğinde bu zorlaşacaktı.

Onu kokusundan takip ettiklerini düşünüyordu kız. Kalabalık ve ter kokusunun hakim olduğu bu ortamda onu bulmalarının zorlaşacağını umdu.

İçerisi oldukça kalabalık duruyordu. Yaş sınırından dolayı olan kimlik kontrolünde Efdal mekandan yeni çıktığını belirterek onun da aradan kaynamasını sağlamıştı. İçerisinin müzik sesi oldukça yüksekti ve odaklanabileceği başka bir ses ya da sessizlik duyamadı kız. Başına saplanan ağrı ve gürültü ile sendeleyerek bir koltuğa oturduğunda başı patlayacakmış gibi ağrıyor ve etrafında ne olup bittiğine dikkat edemiyordu.

Başını masaya gömüp odaklanacak bir ses aradı. Davul ve gitar tonları kulaklarını deliyordu. Müzik onun için iyileştirici etkisini yitiriyordu o anda. Önüne bırakılan bardakların masaya bıraktığı tok ses dikkatini çekti. Bardakların içinde ne olduğunu bilmiyor ve umursamıyordu.

Birini alıp kafasına diktiğinde seslerin susmasını umdu. Ama sandığı aksine üzerinde büyük bir etkisi olmamıştı.

Sendeleyerek kafasını oturduğu koltuğun arkasına yasladı. Ellerini sıkarak seslerin susması için odaklanmaya çalışıyordu.

Efdal arkadaşını oturduğundan emin olduktan sonra ısınmak için hızla dans eden insanların arasına karışmıştı. Meyus duyduğu sesleri birleştirmeyi denedi. Sadece biraz müzikti, bu denli gürültülü olamazdı.

Müzik ile kendi sessizliğini dinlerdi bazen, düşüncelerine odaklanmaya çalıştı. İşe yaramıyordu.

Kafasında uğultu güçlendi, hızlandı, buldu. Son bulduğunda kendini odaklayabildiği şey kalp atışlarıydı. Tanıdık birinin kalp atışlarını duyuyordu. Arka plana atılmıştı tüm gürültü.

Başını kaldırdı arkadan ve göz göze geldi kalp atışlarının sahibi ile. Kendisine yaklaşanın kalp atışlarını dinledi. Ağrıdan fark etmediği elleri eski haline dönerken sakinlemişti. Bert içeri girmeden yandaki büfenin televizyonundaki son dakika haberi ile hızlanmıştı. Ufak bir deprem gerçekleşmişti bulundukları bölgede. Kızı bulması çok uzun sürmemişti oysa. Sadece nereye gideceğini merak ettiğinden biraz uzaktan takip etmişti. Kendini sapık gibi hissetmesine engel olan bunun bir görev olduğu bilinciydi.

Kız gözlerini ayırmadı ona yaklaşan gözlerden. Hala kalp atışlarına odaklıydı. Daha rahat bir şekilde bir bardağı daha dudaklarına dayadı. Göz temasına saniyelik ara vererek bir diğer bardağı daha kafasına dikti. Artık sesler onu delirtmiyordu. Basamakları çıkabilirdi. Kalabalık insanların arasına girmek istemiyordu ama belki de girmeliydi. Belkileri atmıştı. Kafasında ihtimaller kurulmayacaktı.

Alkolün etkisini hissediyordu. Kendini kaybettirecek kadar değildi. Dudaklarına günahı tattıracak kadardı.

“Görevini uzaktan yapmalısın.” Bağırıp bağırmadığından emin değildi. Odağını bozmamaya çalışıyor ve karşısındaki adamın son derece düzenli devam eden kalp atışlarını dinliyordu. Onu günaha batıracak sarhoşluğu veriyordu.

“Rahatsız mı ediyor?” Bu soru görevini değiştirmeyecekti. Ama adam istemsizce bunu merak etmişti.

Kız bu soruyu beklemiyordu. Afalladığında odaklandığı kalp atışlarını kaybeder gibi olmuştu ve tam o aralıkta hızlanan kalp atışlarını kaçırmıştı.

“Evet.”

Hesaba katmadığı adamında bir tabi onun kalp atışlarını duyabileceğiydi ve yalan söylerken hızlanırdı.

Bert’in yüzünde yer eden belli belirsiz tebessüm kızı şaşırttı. Onu daha önce gülerken görüp görmediğini sorguladı. Sorgusu sonuçlanmadığında memnuniyet ile buna dikkat etmemiş olduğuna sevindi.

Bert arada belirli bir mesafe bırakarak koltuğun ucuna yerleşmişti. Mekan oldukça kalabalıktı.

Koltuklar köşeleri kaplıyordu.

Oturan pek kimse yoktu. Burnuna çarpan keskin parfüm ve ter kokusu ciğerlerine oksijen arzulatıyordu. Ayağa kalkıp insanların arasına karışmak konusunda verdiği savaş büyüyordu.

Odaklandığı kalp atışları hala normal ritmindeydi.

Efdal masaya döndüğünde gördüğü ilk bardağı dikmişti kafasına ama onda da büyük bir sarhoşluk etkisi yaratmıyordu, o sadece öyle davranıyordu. Çünkü bazen günahı tatmış olan değil günahı hisseden daha tehlikeliydi.

“Meyus bu da kim?” Oturan iki kişilerdi ve adamın bakışları doğrudan kızın üzerindeydi o yüzden bu soru doğaldı. Meyus Efdal’ın sabaha hiçbir şey hatırlamayacağını umarak yanıtladı.

“Kuzenim.” Kıkırdayarak söylemişti bunu. Kendisine bakan bakışların göz devirdiğini görebiliyordu.

“Güzellik genetik herhalde.” Bert’e yürümesine şaşırmamıştı Efdal okulun ilk günü o kadar çok kendisinden bahsetmişti ki Meyus onun bir sevgilisi olmadığını biliyordu. Ama bu hoşuna gitmemişti.

O bir katildi. Bir katile aşık olunmazdı. Can alan birinde sevgi bulunmazdı. Meyus bunu farkındaydı.

Sevgi can almazdı, can alan sevilmez ve sevemezdi.

“Uzaktan kuzenim.” Bert’ın yüzündeki neredeyse yok denecek sırıtışı gördü. Yaptığı şeyi kıskançlık olarak görmüyordu kız. Neyi kıskanacaktı ki hem?

“Efdal ben, uzaktan kuzen.”

Efdal samimi bir sırıtış ile Bert’e döndü. Elinden çıkan pençelerden haberi yoktu. Yerdeki kan izinin hızla yerden çıkmadığını bilmiyordu. Acabaları silmeye çalıştığım eylemler içinde bir acaba zihnimi esir aldı. Acaba onunla normal bir şekilde karşılaşsam ne olurdu? Hayır ihtimal dahi olmazdı, olmamıştı da. Gerçekliğe bağlı kalmak en iyisiydi. Efdal hızla piste dönmüştü.

Aklına sızan acabaları halı altına süpürdü. Acabalar geçmiş ile ilgili oldukça can yakan anlamsız şeylerden ibarettiler.Merdivenini ucunu göremediği bir kuleye yaslamıştı. Basamakları merakla tırmanıyordu, ulaşacağı yeri merak ediyordu. Herkes merdiveninin bu kuleye yaslıyor ve memnuniyet içinde çıkıyorlardı basamakları.

Kız bu memnuniyete aldanmıştı. Kulenin tepesine ulaşanların çoğunun geri inmeye gücünün kalmadığını ve kendilerini bıkmışlıkla kulenin tepesinden attığını görmüyordu. Merdivenleri yarılamadı bile, etrafı çepeçevre farkındalıktı.

Etrafında dans edenleri gördü. Yüzlere yansımış çeşitli ifadeler vardı. Mutluluk, haz, umursamazlık ve artık yüzlerde bir ifade yeri tutan sarhoşluk. Dinlediği kalp atışlarından uzaklaştırmak istedi kendini, Efdal’ın kalp atışlarını aradı. Ama odağını kaybetmeden odaklanabildiği tek ses artık çok daha yakından hissettiği nefes alışveriş sesiydi. Kendi nefesini tuttuğunu fark etmemişti.

“Onu hissetmen gerekir.” Bu gürültü de kimse kimseyi duymuyordu. Kız ise ona fısıldanan bu cümleyi rahatlıkla duymuştu. Kız hissetmeyi denedi. Bu sırada zihnine sızan sesleri kontrol altında tutmak zorlaşıyordu.

“Kim yapıyor bunu sana?” Duyduğu sesi tanımıyordu. Ama başka bir sese odaklanmanın heyecanı ile bakışları hızla sesin sahibine dönmüştü. Neredeyse öbür köşelerdelerdi. Kızı seçti gözleri önce. Kızın açık yaraları çekti dikkatini. Kanın kokusunu aldı, hızlıca yerinden kalkıp o tarafa yönlendiğinde dans eden insanların arasından hızla geçiyor, duraksamıyordu. Kıza baktı, kızın gözleri dolu değildi yaşlarla ama ağlıyordu sanki. Yüzünde meyus bir ifade vardı.

Meyus tanıdıklık hissi ile gülümsedi. Aynanın karşısında da çoğu zaman kendi yüzünde bu ifadeyi görürdü. Odaklandığı ses tanımadığı kızın kalp atışlarıydı bu sefer.

Odaklandığı kızın yanında oturan kıza döndü, endişeli bir ifade okunuyordu yüzünden. Meyus’u fark etmemişlerdi. Meyus Bert’in uzaktan da olsa kendisi üzerinde olan bakışlarını hissedebiliyordu.

Müzik sesi kısılmış mıydı emin olamıyordu ama önündeki kızın kalp atışlarının normalden daha hızlı olduğunun farkındaydı. Kızın içindeki korkuyu sezdi. Bu denli yoğun korkunun sebebini merak etti.

Kız arkadaşı ile konuşuyordu, Meyus ne kadar fark edilmediğini düşünse de başlarında dikilmenin garip olduğuna karar vererek koltuğun kenarına ilişti. Aniden yanlarına oturulmasıyla iki kızında bakışları ona dönmüştü.

“Biraz kavga ettik.” Başı ile karşılarında ama bir pist ötede oturan Bert’i işaret etti. Kafasında kurduğu ufak yalanı zararsız olarak görüyordu. Bert’in bakışları hala üzerindeydi. Bu da yalanını destekliyor sayılırdı.

Masasından kalkmadan bir bardak daha içmişti. Sarhoşluğun aldatıcı bilinç kayması etkisine sığınarak dilini çıkarttı ona bakan bakışlara karşı. Bu ikisini de şaşırtmıştı. Bert kızın kendini sarhoşluk kalıbına bürüdüğünü fark etti. Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı ama Meyus çoktan göz temasını kestiğinden bunu görmemişti.

“Ne yaptı bu yılan kafalı, sıçan bakışlı?” Kan kokusunun geldiği kızdan değil arkadaşından gelmişti bu soru. Meyus istemsizce dökülen kahkahasını engellememişti. Kızın söylediği hakarete gülmüş ve ardından hızla toparlayıp söylediği yalana bağlı kalarak hareket etmişti.

“Beni dinlemediğini düşünmeye başladım.” Meyus şu anda onları duyduğunu biliyordu ama duymak ile dinlemek farklı kavramlardı. Üstelik sitemleri gerçek değildi pembe bir yalanın etrafını döşüyordu.

Yalandan bir köşke oturan kral etrafında bir halk bulamazdı.

“Bırak gitsin.” Karşısındaki kız kesinlikle sarhoşluğun sınırlarını zorluyordu öyle ki her an birinin üzerine kusması an meselesiydi. Meyus omuz silkmek ile yetindi. Tutmuyordu kimseyi. Ellerini o yöne uzatmamıştı bile.

“Sen iyi misin?” Meyus bu soruyu ayık olan kıza yöneltmişti. Bu yaraların nasıl oluştuğunu merak ediyordu.

Kızın bakışları duraksadı, takip ettiği kalp atışları hızlandı. Yalan söylemeye hazırlanıyordu. Aniden normal ritmine büründüğünde ise kızın ağzından çıkanlar doğrulardı.

“Saçlarım için üzgünüm sadece.” İyi olup olmama sorusunun iki cevabı yoktu. Meyus’un dikkatini aslında en başta çekmişti kızın saçları ama son dönemde farklı kesimler moda olarak görüldüğünden üzerinde durmamıştı. Yeni yeni fark ediyordu kızın saçlarının bir modele yönelik kesilmiş gibi durmadığını daha çok yanmış gibi durduğunu. Oldukça kısa olmasının yanında orantısız boyutlardaydı da.

“Anlatmak istersen, dinleyebilirim.” Kızın arkadaşının da sarhoş olmadan bu konu hakkında sorular sorduğunu düşünüyordu. Meyus yabancı birine anlatmanın belki de daha kolay olacağını düşünmüştü.

Ya da kendisine hiç yapılmadığı gibi dinleneceğini belirtmek istemişti karşısındakine. Onu dinlemeye yakın en yakın kişi Odra idi. Sonradan fark etmişti Odra’nın kendi sesinden başkasınınkini dinlemediğini.

Odra’yı çok fazla görmemişti, belki bu sebeptendi ölümü onu çok büyük bir yasa sürüklememişti.

Dinlenmek isterdi herkes. Sadece kulaklarla değil bazen. Meyus en çok bunu yapmış ve en çok bunun özlemini çekmişti. Dinlemişti, dinlemişti. Bir süre sonra dinlenmediğinde anlatmaktan vazgeçmişti.

“Sakin ol.” Duyduğu ses yine bir fısıldama gibiydi bu gürültüde ama kızın kulakları sesi direkt olarak ayırt etmişti. Nefes alışverişinin hızlandığını fark ettiğinde gözleri buluştu. Göz temasını kısa keserek karşısındaki kıza döndü.

“Ufak bir kaçıştı diyelim.” Kızın ne demek istediğini anlamamıştı Meyus. Karşısındaki yabancıya anlatmak istiyordu kız da. Ama gözlerinin dolmasından korkar olmuştu.

Gözyaşları onun için cam kesitleriyle ve derisini durmadan çizerlerdi. Yanındaki arkadaşı piste yöneldiğinde yalnız kalmışlardı.

Meyus kendisinin gerildiğini hissediyordu.

“Gözleri hep üzerinde. Bu rahatsız edici olmuyor mu?” Kız ortamdaki sessizliği bozarak konuştuğunda Bert’e bakıyordu ama onun bakışları bir saniye dahi Meyus’un üzerinden ayrılmamıştı.Meyus bunun bir görevden ibaret olduğunu biliyordu, hisleri bu yönde değildi. Ama kıza ikisini de açıklayamazdı.

“Sevginin bakışları iyileştirir derler. Bir başkasının ki belki ederdi ama onunki etmiyor.” Kız yamuk saçlarını gözlerinin önünden çekerek Meyus’a döndü. Kız bunu algılayamıyordu, sevgi bakışları ona yabancı geliyordu. Onu iyileştiren hastaneler ve hemşirelerdi. Birkaç ağrı kesicinin de etkisi büyüktü.

Belki de onu hastaneye ulaştıran bakışlar rahatsız edici değildi. Ama kız o bakışlarında artık kendisine bakmadığını biliyordu.

Meyus Bert’in kendisini duyduğunun farkındaydı ama kurduğu cümleler zaten kurmacaydı. Duyup duymaması bir anlam ifade etmiyordu. Kendine bunu telkin etti.

“Nasıl anladın peki?” Bu soru daha derin bir hissiyat taşıyordu. Buna vereceği kurmaca cevap için düşünmesi gerekirdi. Klişeler sahte dururdu. En azından Meyus kendisine söylenen hiçbir klişe cevabı ciddiye alamazdı.

“Neyi?” Merak değildi sadece anlamazlıktan gelerek zaman kazanıyordu.

“Bakışlarının yaralamadığını.”

“Dokunuşları iyileştirdiğinde.” Verdiği cevap üstü kapalı bir cevaptı ama Meyus bilmiyordu ki karşısındaki kızın içindeki yarayı deşmişti. Bu kızın büyük bir acı çektiğini görebiliyordu, aklına birden fazla ihtimal gelse de hiçbirinin doğruluğunu kesin olarak bilemeyecekti. Meyus üstüne düşünmediği bu cevabı verirken saçları tekrar yüzünü gizlemeye başlayan kız ona yara açanın dokunuşlarla başladığını söylemek istedi. Meyus’un aksine pençelere evrilmeyen tırnaklarını avuç içine bastırdı. Meyus’un içini okuyabilmesini diledi ama Meyus’un tek hissettiği kızın korkusuydu. Hiçbir koşulda anlatmadıklarımız anlaşılamaz ve bilinemezdi karşı taraf tarafından.

“O zaman onu kaybetme.” Meyus sadece ufak bir tebessüm gönderdi. Bir kovalamaca ya da saklambaç söz konusu olsaydı, Meyus ebe değildi ve çokta iyi bir oyuncu olmadığı karşısında onu izleyen adamdan anlaşılıyordu. Bakışlarını Bert’e çevirdi Meyus. Hayatından kaybolmasını istediği her şey bu adama bağlıydı.

Adam bir balondu. Gitmesini istediği her şey bu balonun ipinde asılıydı. Ama balonu ona veren balonun ipini kızın bileklerine bağlamıştı. Balon uçtukça bilekleri kesiliyordu ip ile. Balon uçup uzaklara gidemezdi, bunun için kızın bileklerini kesmesi gerekirdi. Ya da balonu patlatmalıydı.

İçi burkuldu, kaşlarını çattı. Başını iki yana sallayarak bu düşüncelerden arınmayı denedi.

“O beni kaybetmemekte ısrarcı.” Bunu aslında yanındaki kıza değil doğrudan ona söylemişti. Kız zaten duymamıştı da onu. Gözlerine bakıyordu doğrudan. Bileklerinden mi olacaktı yoksa bakışlarından mı? Uykusunun geldiğini hissediyordu, hala adını bilmediği yanındaki kıza döndü.

“Memnun oldum. Numaramı yazayım, ihtiyacın olursa.” Kızın uzattığı telefona numarasını girdi, bu kıza yardım etmek isterdi ama kızın anlatmak için hazır olmadığını da görüyordu. Kızın gülümsemesi ile masadan ayrıldığında kızın onun ardından sessizce fısıldadığı cümleyi duymuştu. Oysa saçlarından olmuş bu kız kimsenin onu duymadığını düşünerek kurmuştu cümlesini.

“Memnun oldum.” Nefeslendi. Duyulmayacağını bilse de dili dönmüyordu. Zar zor kurdu cümlesini giden kızın ardından.

“Saçlarımı daha fazla acı çekmemeleri için kestim.”

Meyus mekanın dışına çıktığında Efdal’ın varlığını tamamen unutmuştu. Arkasından gelen kalp atışlarını açık havaya çıkana değin takip edebilmişti. Gürültü kesildiğinde ise farkında dahi olmadığı baş ağrısının dindiğini hissetti.

Dışarı çıktığından beri gözleri istemsizce Bert’i aramıştı. Etrafına bakındı ama sokakta kimse yoktu.

Odaklanarak dinledi ama sokaktaki sesler çıktığı mekandan gelen hafif müzik sesi ve marketteki açık televizyondan sızan haber sesinden fazlası değildi.

“Neredesin?” Bakışlarını hissedemediğinde takip edilme düşüncesi daha ürkütücü oluyordu. Bunun bir görev olduğunu hatırlattı kendine. Sorusu da cevapsız kalmıştı üstelik.

“Pekala, yoksun.” Kendi kendine konuşmasının garipliğini fark ederek sustu. Güneş ağarmak üzereydi.

Daha doğrusu belli bir açıklıktan güneşin doğuşu net bir şekilde izlenebilirdi. Gün doğuyordu, uykusunun geldiğini hissetti. Güneşe baktı, yaydığı ısı enerjisine odaklandı. Uzaklığı ve büyüklüğü bir çatışma içindeyken bunu kolayca yapmamıştı. Üzerindeki ince elbiseye rağmen üşümüyordu. Güneşe odaklandı, güneş doğdukça hissettiği enerji miktarı arttı.

Her şeyin fazlası zarardı, ne kadar hükmedende olsa kraliyetinin halkının bir sınırı vardı. Krallık sınırları belirliydi. Halk ile sınırlar orantılı artmadıkça tehlike çanları çalardı. Sabit sınırlar için artış belirli felaketleri beraberinde getiriyordu. Enerjiyi iliklerine değin hissetti. Sıcaklıyordu ama terlemeyecek kadar hızlı bir şekilde alıyordu içine ısıyı bedeni.

Tenha ama evlerle bezeli bir sokaktı. Saatten dolayı herkes evlerine çekilmiş olsa gerekti. Hava aydınlandıkça kızın saçtığı parlaklık artıyor ama daha az belli oluyordu. Kızın gözleri iki renkte parladı.

Güneşe olan odağını kesen burnuna çalınan kan kokusu olmuştu. Meyus yere yığılırken caddenin kenarındaki çimenler alev almıştı. Kız karşısındaki bedeni kendi ışığının kör ettiği gözleriyle zar zor algıladı.

Yanan çimlere baktı, yangın büyürken çimleri boylu boyu kül ederek ilerliyordu. Kan sızdı ve dizlerine bulaştı. Karşısındaki beden bir ceylan bedeniydi, ölü bir ceylan bedeni. Hayvanın pembemsi kanı kızın dizlerine kadar ince bir yol izleyerek akmıştı. Kızın dizlerini soğuk asfalt zemin yaralamıştı.

Önündeki ölü hayvan bedenini gördüğünde cılız bir çığlık yankılanmıştı sokakta. Hayvanın ölü bedeni korkutucuydu, gözleri ters durduğundan görünmüyordu. Bacakları kırılmıştı, ilk fark ettiği bu oldu kızın. Üşümemesine rağmen soğuk bir esinti hissetti içinde.

Ölü bedenin hareketsizliğini öyle garipsedi ki. Bu kesinlikle insan ölüsünden çok daha farklıydı.

Ölmüş bir insanın ruhu bedenden ayrılırken anılar gözü boyar ve cesedin korkutucu ve ürkünç yapısını gölgelerdi. Ya da insan ona duyduğu özlemden bakmalara doyamazdı ve kendi gözünü böyle boyardızihninde. Ölü bir hayvanda durum çok daha farklıydı. Hayvan bedeni kızı daha da ürkütmüştü.

Parçalanmış ve bedenden ayrılmış kanlı bir organ görüyordu. Hayvan sadece etten ibaretti. Nefes almıyor ve de hareket etmiyordu. Bir yığılım gibiydi kemiklerinin ete tutunması sebepsizdi. Aralarında hareketi sağlayabilecek bir enerji yoktu. Hayvanın hareket halinde olan tek parçası kanıydı. O da pek fazla değildi ve akmayı bir süre sonra kesmişti. Kız dizleri üzerinde kuruyan kanı izledi. Hayvanın tüyleri onu korkutuyordu. Bunun nedenini bilmese de tüylerine bakamıyordu.

Yamulmuş bacakları ve delinmiş gövdesinin üzerinde bir yaprak dikkatini çekti. Yaklaştığında ise bunun bir yapraktan ziyade bir gövde olduğunu fark etti. Dikenli olan bu bitki gövdesi bir güle ait olmalıydı. Ama gülün güzelliğini veren yapraklar ya da kokusu yoktu. Sadece dikenleri vardı. Kız hayvana dokunmamaya özen göstererek dikenli gövdeyi eline aldığı anda dikenler eline battı.

Elinden damlayan bir damla kan hayvanın cansız bedenine düşmüştü.

Dikenin açtığı ufak yara izi hızla iyileşmedi, kız dikenleri elinden bırakmadı. Elini biraz daha deldi dikenler, bırakmadığı için ellerinden. Ellerini elbisesine sildi sırayla. Dikenleri tuttukça fark ediyordu ki bir süre sonra dikenler batmıyor, batan kanatmıyordu.

Vücudu enerjinin yüklü miktarından bir anda arındığından enerjiden yoksundu, yorgundu. Üşüdüğünü hissetti, elleri titriyordu. Biraz nefeslendi, tamamı küle dönmüş çimlere baktı. Anlam veremedikleri zihninde birkaç tur daha attı. Aldığı nefesler daha çok sıkıştırıyordu sanki ciğerlerini. Önündeki cansız bedenin soğukluğunu hissediyordu ruhunda.

Ölüm ile ilgili tecrübeli sayıyordu kendini. Ölüm biri ardından feryat koparana değin sessizlikti. Ölüm ardından feryatlar kopandı. Ölüm ruhu bedenden koparandı. Ölüm ani olandı. Bedenin nefesini kesen, yaşayanların nefeslerini düzensizleştirendi. Hava tamamen aydınlandığında eline batan dikenler eşliğinde koşmaya başlamıştı. Sadece cesetten uzaklaşmak istemişti.

Bölüm sonu

6 yorum