İçeriğe geç

Hiçliğin Sesi

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Hiçliğin Sesi

Bölüm 1

200. Yaş Günü

Görkemli Hiçlik Sarayı'nda, taş duvarlar arasında yankılanan tek sesler büyü tıslamaları ve aceleci ayak sesleriydi. Bütün bu telaş, tek bir kişi içindi: Prenses Sky. Bugün onun iki yüzüncü yaş günüydü – Hiçlik ölçüleriyle tam 200 yıl, insan dünyasında ise sanki 18'lik bir genç kızın enerjisiyle dolu bir kutlama. Kuleye giden yol, yüzyıllardır aynı gelenekle açılırdı. Soylular, halkın seçkin temsilcileri ve sarayın en yüksek rütbelileri, kutsal kapıların önünde toplanır, dualar ve büyülerle mühürleri çözerdi. Bu ritüel, Hiçlik'in temel taşlarından biriydi; güçlerin dengesini koruyan, eski tanrıların ve günahların heykelleriyle çevrili o sekizinci katın enerjisini salıveren bir tören. Sky ise bu töreni beklemek zorundaydı. Sabırsızlığı içini kemiriyordu. Kılıcını – o efsanevi, karanlık damarlı kılıcı – eline alacak, gerçek gücüne yeniden kavuşacaktı. Bu kılıç, sadece bir silah değildi; Sky'nin soyundan gelen bir miras, mavi-mor gözlerindeki soğuk bakışları gibi keskin ve hesapçı bir uzantısıydı. Ama önce ritüel tamamlanmalıydı, yoksa dengeler bozulur, gölge askerleri gibi tehditler sarayı sarardı. Koridorun uzak bir köşesinden Dadı Helen'in panik dolu sesi yükseldi. “SKY! Hemen ortaya çık! Gölge askerleri kuleyi sardı, onları alt edemezsin!” Yalandı. Sky hepsini alt edebilirdi. Hatta öldürebilirdi. Daha önce yapmıştı. On bir yaşındayken – Hiçlik yaşıyla henüz bir çocukken – bir gece ansızın beliren gölge lejyonunu tek başına dağıtmıştı. Kan ve duman kokusu günlerce burnundan gitmemişti. O zamanlar bile, atletik vücudu ve dolgun hatlarıyla güçlü bir figürdü; şimdi ise 2.83 cm'lik Hiçlik boyuyla, beyaz saçları beline kadar uzanırken, sadist eğilimleri ve adalet duygusu onu yenilmez kılıyordu. Helen bunu biliyordu. Yine de yalan söylüyordu. Belki korkudan, belki Kraliçe İris'in emirleri yüzünden. İris, her zaman sakin ve mütevazıydı; gri gözleri ve dalgalı bembeyaz saçlarıyla, 293 yaşındaki zekasını kütüphanesinde kitaplarla beslerdi. Sky gölgelerin arasında hareketsiz dururken, İris sakin adımlarla yaklaştı. Elini Helen'in omzuna koydu, sesi kadife gibi yumuşak ama çelik kadar keskin çıktı. “Ren ve Rena ilgilenecek.” Helen'in gözleri faltaşı gibi açıldı ama itiraz edemedi. İris'in varlığı her zaman böyleydi; bir bakışıyla suskunluk emrederdi. Hükümdar soyundan gelen bu kadın, 2.46 cm boyuyla savaş çıkartacak kadar büyüleyiciydi. ~•~ Sky sessiz ve hızlı adımlarla koridorda ilerliyordu. Yaklaşan ayak seslerini duyunca tereddüt etmedi. Hemen en yakın pencereye sıçradı, pervaza tutunup bedenini dışarı sarkıttı. Soğuk rüzgâr yüzünü yaladı, beyaz saçlarını dalgalandırdı. Nefesini tuttu, gözlerini kapadı ve sadece dinledi. Kulakları, Hiçlik'in sessizliğinde bile en ufak titreşimleri yakalardı. Koridorda iki ses duraksadı. Rena'nın sesi şüphe doluydu. “Burası kuleye giden yol değil. Sekizinci kata çıkıyor.” Ren'in cevabı tereddütlüydü. “Bilmiyorum Rena… Sky kuleye gitmiyor gibi. Gidip Kraliçe’ye haber verelim.” Ayak sesleri uzaklaştı. Sky saydı. On adım. Yirmi adım. Otuz. Sonra sessizlik. Ren ve Rena, sarayın sadık ikiz muhafızlarıydı; İris'in emriyle hareket ederlerdi. Sky, pencereden içeri süzüldü, gölgeler onu kucakladı. Hiç kimse görmemişti. Yine. Bu becerisi, baskın kişiliğinin bir parçasıydı; kontrolcü ve sahiplenici, her zaman bir adım önde. Merdivenleri tırmanmaya başladı. Her kat bir öncekinden daha soğuk, daha sessizdi. Birinci kat, sarayın girişiydi – geniş bir kabul salonu, ziyaretçilerin ilk karşılandığı yer; altın kaplamalı sütunlar ve hafif sisli bir atmosferle dolu, Hiçlik'in dış dünyayla bağlantısı gibi. İkinci kat, cennet gibi bir sera: Egzotik bitkiler, parlak çiçekler ve yapay bir güneş ışığıyla, dinlenme ve meditasyon için ayrılmış. Üçüncü kat, personelin katı; hizmetkârların odaları, mutfaklar ve depo alanları, her zaman hareketli. Dördüncü kat, yemek ve temizlik işleri; büyük ziyafet salonları ve büyüyle çalışan temizlik odaları. Beşinci kat, genç prens ve prenseslere ayrılmış; Sky'nin odası burada, lüks ama sade. Altıncı kat, kral, kraliçe ve misafirlere; İris ve Skyler'ın suitleri, zengin mobilyalarla dolu. Yedinci kat, toplantı ve politik işler; stratejik odalar, haritalar ve entrika kokusu. Sekizinci kat ise... Hiçliğin Ruhu'nun katı. Genellikle kimse çıkmazdı; tehlikeli ve kutsal. Altıncı katın koridorlarında bile misafirlerin kahkahaları, şarap kadehlerinin tıkırtısı duyuluyordu. Ama yedinci kata vardığında politik entrikaların kokusu bile kaybolmuştu. Sekizinci kata çıktığında ise dünya yok olmuştu sanki. Sadece sonsuz bir sessizlik ve hafif bir uğultu vardı. Hiçliğin nefesi. Büyük kapı karşısında durdu. Siyah obsidiyenden yapılmıştı, üzerinde hiçbir oyma yoktu. Sadece dokunulduğunda titreşen bir karanlık. Sky elini uzattı. Kapı kendi kendine açıldı. İçerideki oda… oda değildi aslında. Sonsuzluğun bir parçası gibiydi. Duvarlar yoktu; sadece sisli bir sonsuzluk, hafif mor ışıklarla aydınlanan bir boşluk. Ortada yuvarlak, sisle kaplı dev bir havuz – göl – duruyordu. Suyun yüzeyi hareketsizdi ama içinden hafif mor-mavi parıltılar yükseliyordu. Sanki yıldızlar boğulmuş da orada yüzüyordu. Gölün etrafında sekiz heykel yükseliyordu. Her biri on metreden uzun, siyah mermerden yontulmuştu. Yüzleri belirsizdi; sadece konturları, duruşları ve ellerindeki semboller farklıydı. Günahlar ve Tanrılar. Birincisi oburluk ve bolluk tanrısı, ağzı sonsuz bir çığlıkla açılmış, ellerinde boş tabaklar. İkincisi açgözlülük ve hırs tanrısı, ellerinde altın zincirler, gözleri hırsla parlayan. Üçüncüsü şehvet ve tutku tanrısı, bedeninde kıvrılan yılanlar, duruşu baştan çıkarıcı. Dördüncüsü kıskançlık ve kin tanrısı, gözleri kör edilmiş, elleri yumruk halinde. Beşincisi öfke ve savaş tanrısı, kırık bir kılıç tutuyordu, kasları gerilmiş. Altıncısı tembellik ve uyuşukluk tanrısı, tahtında uyukluyordu, vücudu sarkık. Yedincisi kibir ve gurur tanrısı, taç yerine dikenli bir halka, başı yukarı kalkık. Sekizincisi ise… en gizemlisi. Umutsuzluk ve hiçlik tanrısı. Elleri boş, yüzü tamamen düz. Gölge Bin'in kurucuları. Hepsi burada, sonsuza dek mühürlenmiş gibi duruyorlardı. Bu heykeller, Hiçlik'in temelini simgeliyordu; Rexon ailesi gibi güçlü soyların bile saygı duyduğu eski varlıklar. Havuzun ortasından hafif bir ses yükseldi. Ne erkek ne kadın. Ne genç ne yaşlı. Sadece… var olan bir ses. “Geldin, küçük prenses.” Sky havuzun kenarına kadar yürüdü. Diz çöktü. Başını eğmedi ama gözlerini de kaldırmadı. Soğuk, hesapçı kişiliği burada bile kendini gösteriyordu; duygularını nadiren dışa vururdu. “Beş yaşındaydım,” dedi sakin bir sesle. “Bana bir dilek hakkı vermiştin.” Hiçliğin Ruhu cevap verdi. “Verdim. Ve hâlâ geçerli.” Sky'nin dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Dünyaya gitmek istiyorum.” Sessizlik uzadı. Havuzun suyu hafifçe dalgalandı, mor ışıklar dans etti. “Orada ne var ki seni bu kadar çekiyor?” diye sordu Ruh, merakla değil, sanki zaten biliyormuş gibi. “Bilmiyorum,” diye itiraf etti Sky. “Ama hissediyorum. Orada… bir şey var. Beni çağırıyor. Rüyalarımda görüyorum. Uyanıkken bile içimde bir boşluk açılıyor. Sanki eksik bir parçayım.” Bu his, son aylarda yoğunlaşmıştı; sanki uzak bir dünyada, hassas bir ruh onu bekliyordu. Artie'yi henüz bilmiyordu, ama seziyordu – ruh emici soyundan gelen o narin varlığı. “Burası senin evin.” “Burası benim hapishanem,” diye cevap verdi Sky, sesi ilk kez titredi. “Güçlüyüm. Ölümsüzüm neredeyse. Ama… yaşıyor muyum gerçekten? Adalet benim yaşam biçimim, ama burada her şey kontrollü. Orada... özgürlük var mı?” Hiçliğin Ruhu cevap vermedi hemen. Havuzun yüzeyinde dalgalar oluştu. Küçük, mor ışıklar dans etti, heykellerin gölgeleri uzadı. “Henüz dileğini kullanmayacaksın,” dedi sonunda. “Doğru zamanı bekleyeceksin.” Sky başını kaldırdı. “Ne zaman doğru zaman?” “Sen anlayacaksın. O an geldiğinde… zaten dileğini söylemiş olacaksın.” Sky ayağa kalktı. “Teşekkür ederim.” “Teşekküre gerek yok. Söz sözdür.” Kapı arkasından sessizce kapandı. Sky, bu konuşmanın ağırlığını hissederek indi. İçindeki çekim daha da güçlenmişti; sanki dünyanın bir köşesinde, utangaç bir genç onu bekliyordu. Sky merdivenlerden indi. Beşinci kata vardığında odasına yöneldi. Koridorlar artık hareketlenmişti; hizmetkârlar koşuşturuyor, soylular fısıldaşıyordu. Herkes onu arıyordu. Rexon ailesi bile – Mari, Fllyn ve Lean – tören için hazırlanıyordu, entrikalarını fısıldayarak. Odasının kapısını açtı. Geniş, koyu mor perdelerle kaplı, tavanı yıldız haritası gibi işlenmiş bir odaydı. Duvarlarda eski büyü kitapları, yerlerde yumuşak halılar. Yatağın üstü kıyafetlerle doluydu. Sky hepsini karıştırmaya başladı. Elbiseler, uzun etekler, işlemeli tunikler… Hiçbiri hoşuna gitmiyordu. O takım elbiseleri severdi. Keskin hatlar, güçlü duruş. Kendini onlarda daha… kendisi gibi hissederdi. Baskın tarafı, vahşi oyunlardan hoşlanan yanı burada ortaya çıkardı. Kapı hafifçe tıklatıldı. Sky dönmedi bile. “Gir.” Laura içeri süzüldü. Dizlerine kadar simsiyah kıvırcık saçları, fırtına grisi gözleri ve soluk teniyle. Duygularını göstermezdi, acımasız ve soğuktu; Ölümün Efendisi olarak bilinirdi. Yıllardır herkesten gizli görüşüyorlardı. Sarayın en tehlikeli sırrı belki de buydu – Laura'nın Hiçlik dışı kökeni ve acıdan beslenen doğası. Elinde mor kadife bir kutu vardı. “Prensesim,” dedi yumuşak bir sesle, ama sesinde hafif bir nefret tınısı vardı. “Bunu senin için diktirdim.” Kutuyu açtı. İçinde kusursuz bir takım elbise duruyordu. Derin mor, altın ipliklerle işlenmiş. Ceketin yakası keskin, kol manşetlerinde ince ejderha motifleri. Pantolon dar ama rahat, belinde altın tokalı kemer. Omuzlarında hafif pelerinimsi bir parça, kenarları yıldız tozu gibi parlıyordu. Sky'nin mavi-mor gözleri parladı. “Laura…” “Bugün törenin var. Ve ben de orada olacağım.” Laura gülümsedi, ama gülümsemesi alaycıydı. “Evil ve Lilith ile birlikte.” Sky kaşlarını kaldırdı. “Onlar da mı geliyor? Üçünüz birden mi?” “Evet. Nadir bir jest. Ama senin için.” Laura, 867 yaşındaki deneyimiyle, bu törenin önemini biliyordu. Sky takım elbiseyi eline aldı. Kumaş parmaklarının altında serin ve canlıydı. “Teşekkür ederim.” Laura yaklaştı, Sky'nin yanağına hafif bir öpücük kondurdu. “Kendine dikkat et. Ve… fazla dans etme. Özellikle Lean ile.” Sky güldü. “Söz veremem. Ama Rexon'ların entrikalarına karşı dikkatli olacağım.” Laura çıktıktan sonra Sky çabucak giyindi. Aynaya baktı. Evet. Tam istediği gibiydi – güçlü, atletik vücudu takım elbise içinde daha da baskın görünüyordu. Aşağıda, büyük balo salonunda tören hazırlıkları tamamlanmıştı ama Sky hâlâ ortada yoktu. Soylular fısıldaşıyor, hizmetkârlar panikle koşturuyordu. Salon muhteşemdi: Duvarlar siyah obsidiyen panellerle kaplı, üzerlerinde altın damarlar gibi parlayan büyü motifleri. Tavan, sonsuz bir gece gökyüzü gibiydi; yapay yıldızlar yavaşça kayıyor, hafif bir ay ışığı efekti yaratıyordu. Yerler parlak mermerden, kenarlarında mor çiçekler ve sisli fıskiyeler. Masalar, egzotik meyveler, parlak kristal kadehlerle dolu; havada hafif bir büyü kokusu, fısıldaşmalar ve heyecanlı bir hava hâkim. Soylular – Rexon ailesi ön planda – altın işlemeli kıyafetlerle doluydu. Mari Rexon, kıvırcık kahverengi saçları ve sarı gözleriyle çarpıcı; Fllyn yanındaydı, siyah saçlı ve ela gözlü, soğuk bir çekicilikle. Lean ise koyu siyah saçları ve sarı gözleriyle sinsi bir şekilde etrafa bakıyordu. Derken kapılar açıldı. Evil, Lilith ve Laura birlikte içeri girdi. Lilith, gümüş grisi saçları ince örülmüş, kalçasına kadar uzanan; orman yeşili gözleri, kedi gibi daralıp genişleyen, yuvarlak altın gözlükleriyle her zaman gülümserdi – samimi mi tehlikeli mi belirsiz. Uzun siyah elbisesiyle yürüyordu, gözleri kömür gibi parlayarak. Laura ise sade ama çarpıcı bir gri elbise giymişti, simsiyah saçları dalgalanarak. Evil, maskeli ve koyu gri saçlı, siyah kapşonlu pelerinle; sol eli kurşundan, duygusuz bir aura yayıyordu. Üçü de salonda alışılmadık bir sessizlik yarattı. Normalde hiçbir etkinliğe katılmazlardı – Lilith ruh gözcüsü olarak suçları araştırır, Evil cellat olarak öldürür, Laura acı çektirirdi. Kökenleri Hiçlik dışıydı, bu yüzden salonda fısıltılar yükseldi: “Onlar burada mı? Bu bir işaret mi?” Tam o sırada merdivenlerin başında Sky belirdi. Salon bir anda sustu. Herkesin gözü ona döndü; beyaz saçları, mavi-mor gözleri ve mor takım elbisesiyle, güçlü bir figürdü. Babası – Kral Skyler – ayağa kalktı. 2.59 cm boyu, kahverengi düz saçları, gökyüzü mavisi gözleri ve kavruk teniyle. Yüzünde rahatlama ve gurur karışımı bir ifade vardı. Derin bir nefes aldı, iç çekti. Sıradan halktan doğmuş, İris'le tanışıp muhafız olmuş, stratejik zekasıyla kral olmuştu. “Kızım… Doğum günün kutlu olsun. Sana hediyem… bir dilek hakkı. Ne istersen, Hiçlik'in gücüyle gerçekleşecek.” Sky merdivenlerden indi. Her adımında salonun ışıkları sanki ona odaklanıyordu. İçinde bir heyecan vardı, ama o dünya çekimi yine kabardı – sanki bu dilek, o eksik parçayı bulmak için kullanılacaktı. Törenin hemen öncesiydi. Balo başlıyordu. Müzik yükseldi. Yaylılar ve hafif bir arp, ardından derin bir viyolonsel. Seçilen parça eski bir valsdi: “Gölgelerin Dansı”. Yavaş, ağırbaşlı ama içinde bastırılmış bir tutku barındıran bir melodi. Atmosfer, heyecanlı ve gizemliydi; soylular çiftler halinde dansa kalktı. Lean yaklaştı. 2.70 cm boyu, koyu siyah saçları, sarı gözleriyle; sinsi ve kurnaz, insan ruhlarıyla kumar oynamayı severdi. Uzun boylu, altın sarısı saçlı değil – koyu siyah, ama her zaman fazla kendinden emin gülümsemesiyle. “Prenses Sky,” dedi eğilerek. “Muhteşem görünüyorsun. Dans eder misin? Rexon ailesi olarak, bu onuru isterim.” Sky'nin yüzü ifadesizdi. “Teşekkür ederim Lean. Ama sanırım—” İris hemen araya girdi. Gözleri parlıyordu, gri gözlerinde zekâ kıvılcımları. “Elbette dans edebilirsin, sevgilim.” Sky annesine baktı. İtiraz etmek istedi. Ama İris’in bakışında o tanıdık, tartışılmaz otorite vardı. Rexon'ların potansiyel evlilik teklifi aklındaydı; Lean, adaydı ama Sky ondan haz etmezdi. “…Pekâlâ.” Lean elini uzattı. Sky istemeye istemeye tuttu. Dans başladı. Salonun ortasında, kristal avizenin altında dönüyorlardı. Lean’in eli Sky’nin belindeydi, diğer eli avucunda. Sky ise gözlerini Lean’in üzerinden ayırmadan dans ediyordu. Ama aklı başka yerdeydi. Dünyada. O çekimde. İçindeki boşlukta. Dans sırasında, Lean fısıldadı: “Prenses, belki bu dans, geleceğimizi bağlar. Babam Fllyn ve annem Mari, bir birlikten bahsediyor.” Sky içinden öfkelendi; adaleti, bu entrikalara karşıydı. Müzik devam ederken, Sky bir an için gözlerini kapadı. Ve hissetti. Uzakta, çok uzaklarda… birinin onu beklediğini. Hassas, utangaç bir ruh – Artie'yi seziyordu, ama henüz adını bilmiyordu. Dans bittiğinde, Sky uzaklaştı. Tören başladı. Soylular kutsal kapıların önünde toplandı. Dualar okundu, büyü tıslamaları yükseldi. Rexon ailesi ön sıralardaydı; Mari kan sanatı motifleri mırıldanarak, Fllyn stratejik bakışlarla izliyordu. Lean ise kıskanç bir gülümsemeyle. Kapılar titredi, mühürler çözüldü. Sky kuleye girdi. Karanlık damarlı kılıcı aldı; güç içini doldurdu. Ama dilek hakkını kullanmadı – henüz. Tören bitince, Sky odasına çekildi, hissi daha da yoğunlaşmıştı. Gece, Rexon'ların fısıltılarıyla doluydu; entrika başlıyordu. (İlk yazım:)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.