“Bazıları için annesiz kalmak, kimsesiz kalmak demekti.”
Layla Dean
Yeni bir kasaba, yeni bir başlangıç. Aslında uzun zamandır şehirden uzak bir kasabaya taşınmayı düşünüyordum ama bir türlü taşınamamıştım. Şehirdeki o koşuşturmalı ve kalabalık ortamı düşününce yüzümü buruşturdum.
Üç günlük taşınma sürecim bitmiş, eve neredeyse yerleşmiştim ama muhtemelen önümüzdeki bir hafta boyunca evde eksikler çıkmaya devam ederdi.
Bugün bunları düşünmek istemiyordum, yapmak istediğim tek şey evimde oturup pineklemekti. Tamamen uydurduğum bir bitki çayı karışımını kupama doldurmuş, hafif serin havada evimin önündeki gölü izlerken çayımı yudumluyordum.
Buraya iki gün önce taşınsam da ev arama sürecimde buraya sık sık gidip gelmiştim. Bu kasaba hakkında düşüncelerim oldukça olumlu yöndeydi. Ravenford Kasabası’nın insanları çok sıcak kanlı ve cana yakın insanlardı, buraya geldiğimde hiç yabancılık çekmemiştim. Sanki yıllar önce bu kasabada yaşamışım gibi hissettirmişti.
Arka cebimdeki telefonum titreşince elimi hızla arkama attım ve telefonumun kilit ekranını açıp gelen mesajı okudum.
Amy Clark: Bu akşam müsait misin?
Layla Dean: Evet tatlım, müsaitim.
Amy Clark: Tamam, o zaman akşam sendeyiz. Kasabaya yeni katılanlara özel hizmet.
Yüzümde ufak bir gülümseme belirdi, kupamı dudaklarıma götürüp çayımdan bir yudum daha alırken Amy’ye yeni bir mesaj yazdım ve telefonun ekranını kilitleyip tekrar arka cebime koydum.
Layla Dean: Tamam, akşama sizi bekliyorum o zaman.
Amy, Henry ve Nicole ile ev arama sürecimde tanışmıştım. Üçü de oldukça sıcak ve iyi niyetli insanlardı, en azından benim gözlemime göre. Bir psikolog olmak yeni insanlarla tanışırken her detaya dikkat etmek demekti. Bir psikolog yeni biriyle tanışıyorsa o kişinin; her sözüne, her mimiğine, her davranışına ve hareketine dikkat ederdi. Genelde bu konuda kendimi frenlemeye çalışıyordum ama kendime engel olamıyordum.
Kötü bir özellik olduğu söylenemezdi çünkü biz psikologlar kişinin o anki ruh halini, davranışlarını, mimiklerini, sözlerini birleştirip genel bir yorumlama yapardık. Bu yorumlamaların henüz yeni tanışılmış bireyler için yüzde elli doğru olma, yüzde elli yanılma payları vardı. Bir insanı ne kadar gözlemlerseniz doğruluk payı o kadar artar ama asla yüzde yüz olmaz. Bu yanılma payı hep var olduğu için kendimi frenlemeye çalışırdım, o yanılma payına düştüğüm olmuştu çünkü.
Çayımdan son bir yudum alıp cam kapıyı açtım ve eve girdim. Arkadaşlarım gelmeden önce yapmam gereken bazı şeyler vardı.
***
Evden dışarı çıkmış akşam için ufak bir alışveriş yapıp geri dönmüştüm. Arkadaşlığımız daha yeni başladığı için ne seveceklerini tam bilemedim, bu yüzden genelde çoğu kişinin sevdiği tavuk kanadı aldım. Kanatları salçalı bir sosla güzelce sosladım ve fırına verdim. Yanına da domates soslu makarna yapmaya karar vermiştim.
Makarna haşlandıktan sonra iyice süzüp hazırladığım domates sosuyla karıştırdım. Ben küçükken annem nasıl yapıyordu tam hatırlamıyorum ama hatırladığım kadarıyla onun yapmış olduğu bütün makarnalar son derece sıradan ve sadeydi. Tahta kaşığı tencereye bastırıp sertçe yutkundum, geçmişi şu anda hatırlamak pek iyi bir fikir değildi.
Makarnanın altını kapattım, kanatların pişmesine daha yarım saat vardı. Mutfaktan çıktıktan sonra mutfağın tam karşısında kalan salonumdaki gri üçlü koltuğuma oturdum ve televizyonu açtım. Bir süre haberlere baktım ama gözüme çarpan pek bir şey göremedim. Her zamanki gibi sıkıcı ve sıradan haberlerdi.
Tiz zil sesini duymamla yüzümde hafif bir gülümseme oluştu, arkadaşlarım gelmişti. Televizyonu kapattım ve ayağa kalkıp oturduğum koltuğun sağ tarafına döndüm. Kapıya doğru ilerleyip, kapıyı açtım.
Kapıyı açtığımda tam karşımda Amy, Nicole ve Henry vardı. Onlara gülümseyerek “Hoş geldiniz.” dedim. Hep bir ağızdan “Hoş bulduk.” dediler.
Amy ve Nicole’ün elinde küçük birer hediye paketi, Henry’nin elinde ise saksıda sarı bir çiçek vardı. İçeri girerlerken hediye paketlerini ve çiçeği bana verdiler.
Amy içeri girip kapıyı kapattıktan sonra “Aslında bizim sana hoş geldin dememiz gerekiyor. Ravenford’a hoş geldin, Layla.” dedi. Gülümsemem büyürken “Hoş buldum.” dediğim sırada fırının yemeğin piştiğine dair çıkardığı ses duyuldu.
Elimdekileri salondaki cam orta sehpaya bırakırken önüme gelen kısa kahverengi saç tellerimi kulağımın arkasına sıkıştırdım. Doğrulurken “Yemek hazır, isterseniz mutfağa gelin ya da ben masa hazır olunca size sesleneyim.” dedim. “Nasıl isterseniz.”
“Biz de mutfağa gelelim canım, hem sana yardım ederiz.” Diyen Nicole’ü, Amy ve Henry’de başıyla onayladı ve hep birlikte mutfağa geçtik.
Henry ocağın altını kısık ateşte açmış makarnayı ısıtıyordu, ben ve Amy masayı hazırlıyorduk, Nicole ise fırından çıkan kanatları yayvan bir tabağa diziyordu.
Makarnayı karıştıran Henry “Çalışmaya ne zaman başlıyorsun, Sayın Doktor.” dedi. Tabakların yanlarına peçeteleri ve çatalları yerleştirirken “Bugün iyice dinlendim, yarın işbaşı yaparım artık. Birkaç haftadır doğru düzgün çalışamadım zaten, bu taşınma sürecinden dolayı.” diyerek yanıtladım sorusunu.
“Bu minik tatil iyi geldi ama hem işimi hem de danışanlarımı özledim ben.” Konuşmaya devam etmiştim, buzdolabından biraları çıkaran Amy “Psikologların nasıl çalıştığını hep çok merak etmiştim.” diye sormuştu. Bakışlarımı ahşap masadan kaldırıp Amy’ye yönelttim, şaşkın bir ifade takınarak “Neden?” diye sordum.
Uzun, hafif dalgalı karamel rengi saçlarını geriye doğru savururken gri buzdolabının kapağını kapattı ve parmaklarının arasına sıkıştırdığı dört bira şişesiyle tam karşımda durdu. Biraları masaya bıraktıktan sonra şişeleri her bir tabağın önüne dizmeye başladı “Ne bileyim? Kişinin beden dilinden her şeyi anlıyorsunuz ya, o çok garip geliyor. Her şey beden diline yansıyor mu gerçekten?” diye bir soru yöneltti.
“Her şey her zaman beden diline yansımaz. Biz o kişinin o anki ruh halini, davranışlarını, sözlerini yani yaptığı her eylemi değerlendirip genel bir yorum yaparız ama bu yorum her zaman doğru olacak diye bir şey yok.” Diyerek başladım anlatmaya, “Bu yorumlamanın her zaman yüzde elli doğruluk payı, yüzde elli de yanılma payı bulunur ama bu yüzdelik seans sayısına göre değişkenlik gösterir. Eğer ki çok uzun süredir bir kişiyle çalışıyorsan doğruluk payı yüzde seksene çıkarken, yanılma payı yüzde yirmiye düşer.” deyip bitirdim.
Etkilenmiş gibi bakıyordu Amy’nin ela gözleri. Soru soran kişi bu sefer Henry’ydi, “Kaç yıldır bu işi yapıyorsun?”.
Onun elinden tahta kaşığı ve makarna tenceresini alırken “Mezun olduğumdan beri. Yani iki yıl oldu, mesleğimi sorgulamanız bittiyse yemek yiyebilir miyiz? Çünkü ben çok acıktım.”, cevapladım sorusunu. Masaya geri döndüm ve makarnayı tabaklara paylaştırmaya başladım. Nicole’de kanat tabağını getirdi ve masanın tam ortasına koydu. Sandalyeyi çekti, oturmadan önce “Ben oturuyorum.” diye söyledi. Makarna tenceresini bırakmak için tezgâha yönelirken “Siz oturun ben içeriden sizin şu hediyelerinizi getireceğim, merak ettim bir açayım bakayım.” dedim.
Nicole vanilya kokulu mum, Amy ise küçük bir peri kızı heykelciği almıştı. Peri kızı heykelciğini görünce yutkundum, küçükken annemin anlattığı masallarda hep masum bir peri kızı olurdu. Bana annemi hatırlatmıştı ama bozuntuya vermedim ve Amy’ye dönerken gülümseyerek hediyeyi beğendiğimi düşünmesini sağladım, bana o kadar hediye almıştı beğenmediğimi söyleyecek halim yoktu herhalde. Onu ikna etmek için dudaklarıma kondurduğum gülümsemenin gözlerime yansımadığından emindim ama o bu küçük detayı fark edemezdi, bu küçük detayları normal ve sıradan insanlar pek önemsemezlerdi.
Gecenin geri kalanı ise son derece eğlenceli geçmişti. Önce güzel yemeğimizi yemiştik, sonrasında salona geçip çok komik bir komedi filmi açmıştık. Mısır ve Cola eşliğinde filmi izlemiştik. Filmi izleyip fazlasıyla kahkaha atmamışız gibi üstüne bir de UNO oynayıp attığımız kahkahayı ikiye katlamıştık.
Saat gece yarısını geçtikten sonra onların evde kalmaları için çok ısrar etmiştim. Onlar da beni kıramayıp kalmışlardı. Kızlar birlikte üst katta ufak misafir odasında yatarken, Henry’de aşağıda üçlü koltuğa yatmıştı. Ben de kızlarla birlikte üst kata çıkmış ve tam karşılarındaki kendi yatak odama girmiştim. Yüzümü iyice yıkadıktan sonra pembe uzun kollu pijamalarımı giydim ve yorganımı açıp yatağa girdim. Nasıl oldu bilmiyorum ama yatağa girdiğim anda kendimi uykuya teslim ettim.
***
Sabah alarmım çalınca hafif bir baş ağrısı ile kalkmıştım. Sanırım ilk iş günü öncesi alkol almak pek iyi bir fikir değildi. Kendimi yataktan kazıyarak kalktım, ayılmak ve yüzümü yıkamak için yatağımın sağ tarafındaki banyoma gittim. Aydınlık, bembeyaz banyo gözlerimi yeterince açmıştı üstüne bir de soğuk suyla yüzümü yıkayınca koyu mavi gözlerim yeterince açıldı. Tuvaletten çıktıktan sonra galiba sabahın erken saatlerinde olduğumuz için hafif bir üşüme geldi. Bu yüzden pembe pijamamın üzerine, geçen kış evde giymek için aldığım ve kapımın arkasına astığım uzun beyaz hırkamı giydim.
Odamdan çıktıktan sonra aşağıya inmek için merdivene, sağa doğru döndüm. Merdiveni inerken aşağıdan sesler gelmeye başlamıştı, acaba kim ya da kimler uyanmıştı?
Aşağıya, direkt olarak salona indiğimde hemen karşımda üçlü koltuğun önünde ayakta duran Henry’nin suratına çok dikkatli bakmamıştım. Eğer baksaydım yüzündeki şoklanmış ifadeyi fark ederdim. Elimi başımın arkasına atıp saçlarımı kaşıdım ve uyananlara “Günaydın.” diye seslendim.
Geri cevap gelmeyince yüzlerine baktım üçü de uyanmış televizyonun önünde dikilmiş pürdikkat televizyona bakıyorlardı. Garipseyerek başımı televizyona çevirmeden önce “Siz neye bakıyorsunuz?” diye sormuştum ki, televizyonda açık olan haber kanalının son dakika yazısının devamında yazan yazıyı gördüğümde dumura uğradım ve olduğum yere çivilendim.
“SON DAKİKA: BAŞKENT LONDRA’DAKİ RAVENFORD KASABASI’NIN YAKININDAKİ BİR UÇURUM KENARINDA KİMLİĞİ HENÜZ BELİRLENEMEMİŞ KADIN CESEDİ BULUNDU.”