Gördüm.
Bunu inkâr edecek biri değilim. Keşke olsaydım da “yorgunluktandır” deyip geçebilseydim ama yok… bu öyle bir şey değildi. İçimde bir yer, çok net bir şekilde “burada bir şey var” diye bağırıyordu.
Pencerenin önünde duruyordum. Cam soğuktu, dışarıdaki adalar karanlığın içinde kaybolmuştu. Denizle kara arasındaki o boşluk, sanki dünyanın bir hata verdiği yer gibiydi. Sis ağırdı. Yoğundu. Ama asıl sorun sis değildi.
Boşluktu.
Gözlerimi o boşluğa kilitledim. Bir an bile kaçırmak istemedim. Çünkü bazen bir şeyi görmezsen, o şey daha da gerçek olurmuş gibi hissedersin.
Ve sonra oldu.
Çok kısa bir an.
Göz kırpmakla kaçırılacak kadar hızlı.
Ama oradaydı.
Bir gölge.
Hareket etti. N-ne?
Net değildi. Tam bir şekil değildi. Ama “yok” da değildi. En sinir bozucu olan da buydu zaten. Ne kadar bakarsan bak, zihnin onu tamamlayamıyordu.
Gözlerimi kırpmadım. Kaçırmadım. Kendimi zorladım. Bakmaya devam ettim. Nasıl...?
Hiçbir şey yoktu.
Sadece sis.
Sadece boşluk.
Sadece… lanet olası bir sessizlik.
Ama içimde bir his vardı.
Tanıdık.
Rahatsız edici derecede tanıdık.
Gölgeler benim kontrolüm dışında hareket etmezdi.
Etmemeliydi.
Etmemeliydi dedim ama içimdeki şüphe bunu pek umursamıyordu.
“Bir şey mi oldu?”
Lara’nın sesi arkadan geldi. Sanki ben burada boşluğa bakıp varlık krizi yaşamıyormuşum gibi normaldi.
Başımı hafifçe çevirdim. Yüzüm tamamen ifadesizdi. Alışkanlık. Öğrenilmiş bir şey. Şaşırmak lüks gibi burada.
“Yok, benim için normal bir salı günü.” dedim.
Sesim fazla sakindi.
Kendim bile fark ettim.
Fazla düzgün.
Fazla insan gibi. Ve beynim.... fazla paranoyaktı. Uhh...
Tekrar pencereye döndüm. Gözlerim aynı noktaya sabitlendi. Sanki biraz daha bakarsam gerçeklik bana geri göz kırpacaktı.
Ama hiçbir şey olmadı.
İçimdeki his gitmedi.
Bu okulda yalnız değildim.
Ve bu düşünce… garip bir şekilde beni rahatsız etti.
Lara tekrar konuştu.
“İlk günün, değil mi?”
“Evet.”
“Garip şeyler hissediyorsan normal. Bu okul biraz tuhaf.”
Biraz mı?
İçimde kısa, kuru bir gülüş oluştu ama çıkmadı. Çünkü “biraz” kelimesi burada komedi gibi duruyordu. Bu yer “biraz tuhaf” falan değildi. Bu yerin kendisi zaten mantık hatasıydı.
“Alışırsın,” dedi sonra.
İnsanlar bu kelimeyi ne kadar kolay söylüyor.
Alışırsın. Pardon ama bok alışırım.
Sanki insan zihni her şeye dayanacak şekilde tasarlanmış gibi. Sanki bazı şeyler alışılarak değil, sadece bastırılarak var olmaya devam ediyormuş gibi.
Cevap vermedim.
Yatağa yürüdüm. Çantamı açtım. İçinden birkaç parça eşya çıkardım. Fazla bir şey yoktu. Olmasını da istemedim. Fazlalık dikkat çeker, dikkat çekmek ise burada en son isteyeceğin şey. Anladın mı? Sen bile burada dikkat çekmek istemezsin okuyucu. Çünkü bazen kitapların dikkatini okurlar çeker.
Eşyaları yerleştirirken gölgem duvara vurdu.
Bir an…
Yanlış oldu.
İki tane oldu.
Aynı anda değil.
Biri hareketimi takip etti.
Diğeri yarım saniye geride kaldı.
Nefesim kesildi.
Vücudum dondu.
“Lanet olsun…” diye fısıldadım istemsizce.
Ama sadece bir an sürdü.
Sonra tekrar tek bir gölge kaldı.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ama olmuştu.
Bunu ben biliyordum.
Lara fark etmedi. İyi ki etmedi. Eğer fark etseydi onu da ortadan kaldırmak zorunda kalırdım.
Akşam yemeğine gidip gitmeyeceğimi sordu sonra, sanki az önce dünya yamulmamış gibi.
“Genelde herkes ilk gün gider, ortamı tanırsın.”
Başımı salladım.
“Belki.”
Ama içimden geçen tek şey şuydu:
Bu odadan çıkmak istemiyorum.
Çünkü burada en azından neyin yanlış olduğunu bilmiyordum.
Dışarı çıkarsam…
yanlışlık bana bakabilirdi.
Pencereye son bir kez baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Ama hiçbir şey olmaması… hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu.
Gece çöktü.
Işıklar vardı ama karanlık daha ağırdı. Sanki ışığı taşıyan şeyler değil de karanlık onları yutuyordu. Gölgeler uzadı, duvarlarda daha belirgin hale geldi. Daha canlı. Daha dikkatli.
Yatağa uzandım ama gözlerimi kapatmadım.
Lara çoktan uyumuştu. Nefesi düzenliydi. Umursamaz bir huzur içindeydi.
Oda sessizdi.
Ama sessizlik boş değildi.
Bu önemliydi.
Çünkü boşluk hissedilmiyordu.
Ama burada… hissediliyordu.
Tavanın köşesine baktım.
Bir gölge vardı.
Hareketsiz.
Beni izliyormuş gibi değil.
Beni ölçüyormuş gibi.
Dakikalar geçti.
Hiç kıpırdamadı.
Zaman uzadı.
Nefesim ağırlaştı.
Gözlerimi kapatmak üzereydim ki… gölge titredi.
Çok küçük.
Neredeyse hayal gibi.
Ama ben gördüm.
Ve o an, ne yapacağımı bilemedim.
Bakmaya devam etmek mi?
Yoksa yok saymak mı?
İkisi de berbat fikirlerdi.
Bu yüzden gözlerimi kapattım.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Çünkü bazen…
Görmek seni kurtarmaz.
Sadece daha çok şey gösterir.
Ve bu okulda… ben zaten yeterince şey görmeye başlamıştım. Ve sen de öyle okuyucu.
