İçeriğe geç

HER ŞEY BİR ÜNİVERSİTEDE BAŞLADI

Bölüm 7 · 8 dk okuma

HER ŞEY BİR ÜNİVERSİTEDE BAŞLADI

Bölüm 7

GİZLİ SULARIN SESSİZ FIRTINASI

Kampüste yeni bir haftanın ilk sabahı, dondurucu bir Ankara ayazıyla başladı. Bir önceki gün kafeteryada yaşanan o sert fırtınanın ardından hava görünürde sakinleşmişti ama herkes kendi içinde fırtınalar koparmaya devam ediyordu.

Sabahın ilk dersinden çıkıp kantine doğru yürürken Ayla arkamdan gelip koluma girdi. Yüzünde her zamanki neşeli maskesi vardı ama o esmer tenindeki solgunluğu, gözlerindeki o derin yorgunluğu ve hüznü fark etmem imkansızdı. Dün Ahlas’ın Miray’a karşı takındığı o katı tutum ve Miray’ın gözyaşları masada bir bomba etkisi yaratmıştı. Ama benim aklım başından beri başka bir yerdeydi: Ayla’nın o anki çaresiz yüz ifadesinde...

Kantin arkasındaki sakin banklardan birine geçip oturduk. Ayla karton bardağındaki çayla oynayıp havadan sudan konuşmaya çalışıyordu ama ben lafı dolandırmama kararı aldım. Sandalyemi ona doğru çevirip gözlerinin içine baktım.

"Ayla, beni geçiştirmeyi bırak," dedim direkt ve sorgulayan bir ses tonuyla. "Sabahtan beri rol yapıyorsun ama dün o masada renginin nasıl attığını, o kara gözlerindeki paniği kendi gözlerimle gördüm."

Ayla irkildi, bakışlarını benden kaçırmaya çalıştı. "Ne alakası var Derya? Ben sadece Miray için üzüldüm... Kızın durumu zordu."

"Bana yalan söyleme," diyerek sözünü kestim. "Miray için değil, kendin için üzüldün. Dün Miray Ahlas’a 'sana aşığım' derken elindeki bardağı nasıl sıktığını, nefesinin nasıl tıkandığını gördüm. Ayla... Sen Ahlas’a aşıksın, değil mi? Benden saklamayı bırak artık."

Ayla’nın gözleri anında büyüdü. Ağzını açıp itiraz edecek gibi oldu ama sesindeki o titremeyi gizleyemedi. "Derya, saçmalama..."

"Hiç saçmalamıyorum!" dedim baskımı biraz daha artırarak. "Kaç gündür izliyorum seni. Ahlas ne zaman masaya gelse bakışların değişiyor, sesin bile yumuşuyor. Dün Miray cesaret edip konuştuğunda senin içiniz gitti. Neden saklıyorsun bunu? Neden benden gizliyorsun?"

Ayla sorgulayan bakışlarım karşısında daha fazla dayanamadı. Esmer yanaklarından aşağı gözyaşları süzülürken başını eğdi ve derin bir itirafta bulundu.

"Evet!" dedi fısıltıyla karışık bir çaresizlikle. "Evet Derya, aşığım! Yıllardır içim gidiyor ona bakarken! O kömür siyahı saçlarına, o buz gibi bakan mavi gözlerine her baktığımda içimde bir şeyler devriliyor! Ama ne yapayım? Görmüyor musun adamı? Bembeyaz teniyle, o keskin bakışlarıyla adeta buzdan bir kale! Miray gözünün önünde ağlaya ağlaya gitti, kılı bile kıpırdamadı. Dün o masada kalbimin ortasına koca bir kaya oturdu sanki. Ama ben bunu ona söylersem ve o bana da aynı soğuklukla 'Sen benim arkadaşımsın' derse ben tamamen biterim!"

Ayla’nın elini tuttum. "Ayla, belirsizlik içinde çürümektense açık olmak her zaman daha iyidir. Bak ben ve Deniz yıllarca o yalanların, sustuklarımızın cezasını çektik. Ahlas Miray’a o cevabı verdi çünkü ona karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Ama sen başkasın. Git ve konuş onunla, bu yükü tek başına taşıma."

Ayla başını hızla iki yana salladı. "Yapamam Derya. O cesaret bende yok. Onu tamamen kaybetmektense bu gizli acıyı çekmeye razıyım."

Ayla gözyaşlarını silip içindeki o koca sırrı sorgulamalarım sonucu önüme dökerken bilmiyordu ki; Ahlas’ın o sert ve geçilmez duvarlarının ardında da sadece Ayla’ya özel örülmüş gizli bir dünya vardı.

Ahlas, dışarıdan bakıldığında bembeyaz teni, siyah saçları ve o dondurucu mavi gözleriyle buzdan bir heykel gibiydi. Kimseye eyvallahı olmayan, duygularını dışarı vurmayı zayıflık sayan bir adamdı. Ama iş Ayla’ya geldiğinde, o duvarlarda gözle görülmeyen ince çatlaklar oluşuyordu.

Grup içindeyken Ayla ne zaman neşeyle bir şeyler anlatsa, Ahlas çayından bir yudum alır, siyah saçlarını geriye tarar ve mavi gözlerini Ayla’nın o esmer, neşeli yüzüne dikip fark ettirmeden onu dinlerdi. Ayla’nın kahkahası her çınladığında, Ahlas’ın dudaklarının kenarında sadece Ayla’nın görebileceği kadar küçük bir kavis belirirdi. Miray’ı masada reddetmesinin tek sebebi Işıl’ın arkadaşı olması değildi; zihnini ve kalbini çoktan başka birinin neşeli sesi işgal etmişti. Ama Ahlas gururundan ve o korumacı yapısından dolayı tek bir adım atmıyor, bu hissi kendi içinde bir sır gibi saklıyordu.

Deniz de bunu biliyordu.

Geçen gün kafeteryada yaşanan olaydan sonra, iki erkek arasında geçen o kısa ve gizli bakışmanın anlamı tam olarak buydu. Deniz, Ahlas’ın mavi gözlerindeki o tek mimikten Miray’ı neden o kadar sert reddettiğini anlamıştı. Ahlas’ın gözlerindeki mesaj netti: "Benim aklım da kalbim de başkasında, bu kızla vakit kaybedemem." Deniz de başıyla onaylayarak o sessiz erkek dayanışmasıyla dostunun arkasında durmuş, "Anladım kardeş, senin hissettiğin kişiyi biliyorum" mesajını vermişti.

Öğleden sonra kütüphanenin arka tarafındaki çardakta toplandığımızda kadroda Miray yoktu. Dünkü olaydan sonra gözükmesi zaten beklenemezdi. Sadece Işıl gelmişti. Yüzü asıktı, çantasını masaya sertçe bıraktı.

Işıl doğrudan ağabeyi Ahlas’a döndü. "Ağabey, senin bu yaptığın gerçekten insafsızlık! Kız dün bütün gece ağladı. Düzgünce 'olmaz' demek var, rezil eder gibi kestirip atmak var. Niye öyle davrandın kıza?"

Ahlas oturduğu tahta sandalyede doğrularak Işıl’a baktı. Mavi gözleri yine o soğuk ifadesine bürünmüştü. Sesi tok ve netti: "Umut vermek daha büyük insafsızlıktır Işıl. Olmayacak bir şey için kimseyi peşimde koşturmam. Konuyu kapat."

Işıl oflayarak kolunu masaya dayadı. O sırada Tunç, Işıl’ın bu hırçın halini izlerken bıyık altından sırıtmaya başladı. Sandalyesini çaktırmadan Işıl’a doğru kaydırdı.

"Yani Işıl’cım..." dedi Tunç, ses tonunu inceltip romantik bir havaya sokarak. "Ağabeyin haklı. Herkesin harcı değil öyle aşktan anlamak. Mesela bazı insanlar vardır; kıymet bilir, centilmendir, değer verir... Mesela ben. Bugün saçların da bir başka güzel durmuş bu arada, hani diyorum bir ara baş başa bir kahve mi içsek?"

Işıl gözlerini devirip Tunç’a doğru sert bir bakış attı. "Tunç, kaşınma istersen."

Tunç tam lafa devam edip Işıl’a yürümeye devam edecekti ki, Ahlas masanın üzerindeki çay kaşığını sertçe bardağa bıraktı. Siyah saçlarının altından parlayan mavi gözleri anında Tunç’a kilitlendi.

"Oğlum," dedi Ahlas, gözlerinden şimşekler çakarak. "Kendine gel. Kardeşime yanaşırken iki kere düşün, çarparım."

Tunç ellerini anında havaya kaldırdı. "Tamam ağabey, şaka yaptık! Tövbe olsun bir daha Işıl'ın tarafına bakarsam!"

Masada hafif bir gülüşme olurken Ayla’nın gözleri istemsizce Ahlas’a kaydı. Ahlas’ın o korumacı, sert duruşu ve mavi gözlerinin keskinliği, Ayla’nın kalbini yine tekleterek çarptırmaya yetmişti.

Dersler bittiğinde gruptakiler tek tek dağıldı. Kafeteryanın çıkışında sadece Ahlas ve Ayla kalmıştı. Hava kararmaya başlamış, tatlı bir soğuk çökmüştü.

Ayla çantasının askısını sıkıca tutmuş, adımlarını yavaşlatmıştı. Ahlas ise elleri montunun cebinde, bembeyaz tenini ayıran siyah saçlarıyla onun yanında yürüyordu. Aramızdaki o sessizlik ağır ama huzur vericiydi.

"Çok mu sert davrandım dün?" diye sordu Ahlas aniden. Sesi baş başa kaldıklarında gruptakinden çok daha sakindi ama yine de mesafesini koruyordu.

Ayla şaşkınlıkla ona baktı. Ahlas’ın kimseden onay aramadığını bilirdi; ilk defa böyle bir konu açıyordu.

"Yani..." dedi Ayla peluş atkısına biraz daha sarınarak. "Miray biraz fazla üzüldü tabii. Ama... baştan net olman daha doğruydu sanırım."

Ahlas adımlarını yavaşlattı ama durmadı. Bakışlarını ilerideki yola sabitlemişti. Mavi gözlerinde garip, çözülmesi zor bir derinlik vardı.

"İnsan hissetmediği bir şeye kapı açmamalı Ayla," dedi Ahlas, sesi düz ve mesafeliydi ama kelimeleri ağırdı. "Net olmak en doğrusudur. Zihnimde ve hayatımda yeri olmayan birine ümit veremem."

Ayla yürümeye devam ederken göz ucuyla onun profiline baktı. Kalbi hızla çarpıyordu ama Ahlas’ın o mesafe koyan duruşu, ona bir adım daha atmasını engelliyordu. Ahlas öylesine kapalı bir kutuydu ki, bu sözleri söylerken bile kime işaret ettiğini açık etmiyordu.

"Haklısın..." dedi Ayla kısık bir sesle. "Kimin nerede duracağını bilmesi gerekir."

Ahlas başını hafifçe ona doğru çevirdi, mavi gözleriyle kısa bir an Ayla’nın esmer yüzüne baktı. Dudaklarında belirsiz bir tebessüm geçer gibi oldu ama hemen kayboldu. "Seni durağa kadar bırakayım, hava soğudu," demekle yetindi.

Ayla yanında yürüyen bu adama baktıkça, o kalenin surlarının ne kadar yüksek olduğunu bir kez daha anladı. Ahlas açıkça yürümüyordu; sadece varlığıyla, o mesafeli ve sert duruşunun arkasındaki ince detaylarla Ayla'nın aklını karıştırmaya devam ediyordu. Ayla için bu gizli duygu, çözülmesi en zor bilmece olarak kalmaya devam edecekti.

Yol boyunca otobüs durağına kadar tek kelime etmeden yürüdüler. Ancak bu sessizlik garip bir şekilde rahatsız edici değildi. Rüzgâr her estiğinde Ayla atkısını biraz daha burnuna çekiyor, Ahlas ise adımlarını çaktırmadan Ayla'nın ritmine göre yavaşlatıyordu.

Durağa vardıklarında bank boştu. Ayla durup arkasını döndü, gözlerini Ahlas’ın o bembeyaz yüzüne ve dondurucu maviliklerine dikti.

"Buradan sonrasını kendim giderim, soğukta bekleme boşuna," dedi Ayla, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak.

Ahlas ellerini ceketinin ceplerinden çıkarmadı. Siyah saçları anlamsız bir rüzgârla alnına düşmüştü. "Otobüsün gelmesine iki dakika var," dedi düz bir sesle. "Gelene kadar duruyorum."

Ayla ne diyeceğini bilemeyip başını salladı. O iki dakika sanki saatler gibi uzadı. Tam o sırada durağın sarı ışığı yandı ve gri otobüs uzaktan göründü. Otobüs yanaşıp kapıları tıslayarak açıldığında Ayla ilk adımı attı. Ancak basamağa tırmanmadan hemen önce durup geriye baktı.

"İyi geceler Ahlas," dedi kısık bir sesle.

Ahlas başıyla hafif bir onay verdi. "Dikkatli git. Varınca gruba yaz," dedi. Sesi her zamanki gibi emredici ama garip bir şekilde korumacıydı.

Ayla otobüse binip en arkadaki boş koltuğa geçti. Camdan dışarı baktığında Ahlas’ın hâlâ orada dikildiğini, otobüs hareket edene kadar yerinden bir milim bile kımıldamadığını gördü. Otobüs gecenin karanlığına karışırken Ayla başını cama yasladı. İçinde patlamaya hazır bir volkan vardı ama dışarıdan bakıldığında sadece camdaki buğuya bakıp iç çeken esmer bir kızdan fazlası görünmüyordu.

Aynı saatlerde ben yurt odamda masanın başına oturmuş, önümdeki psikoloji ders notlarına bakıyordum ama zihnim sürekli dağılıyordu. Telefonumun ekranı aniden aydınlandı.

[Deniz]: "Ders mi çalışıyorsun?"

Mesajı gördüğümde dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. Yazma hızımı kontrol etmeye çalışarak, bilerek birkaç dakika bekledim.

[Derya]: "Çalışmaya çalışıyorum diyelim. Tıpçı beyefendi anatomi kitaplarını bitirdi de bana mı sarıyor?"

Cevap saniyesinde geldi.

[Deniz]: "Anatomi bitti Yılmaz. Ama aklımı kurcalayan başka konular var."

[Derya]: "Ne gibi?"

[Deniz]: "Göl kenarında bıraktığımız konular gibi. Yarın ders çıkışı kütüphanenin üst katındaki sessiz çalışma salonunda olacağım. Gelirsen çaylar benden."

Telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes aldım. Göl kenarındaki o yüzleşmeden sonra Deniz’in bu küçük, çaktırmadan atılan samimi adımları kalbimin ritmini altüst ediyordu. O hâlâ gururlu, hâlâ o mesafeli duruşunu koruyan Deniz’di ama artık aramızdaki çizgi tamamen silinmişti

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.