Eymir Gölü’nün kenarında, Ankara’nın o dondurucu ayazında geçen o uzun yüzleşmenin üzerinden iki gün geçmişti. Yılların getirdiği yanlış anlaşılmalar, annelerimizin sakladığı o küçük ama devasa yalanlar tek bir gecede su yüzüne çıkmıştı. Ama bu, her şeyin bir anda güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyordu. Yıllardır örülen o buzdan duvarlar bir gecede tamamen yıkılamazdı; sadece üzerlerinde derin çatlaklar oluşmuştu.
Ertesi gün kampüste Deniz’i ilk gördüğüm an bunu çok daha net anladım.
Psikoloji amfisinden çıkmış, kafeteryaya doğru yürüyordum. Deniz, elinde kahvesiyle Tıp Fakültesi’nin merdivenlerinde arkadaşlarıyla konuşuyordu. Beni fark ettiğinde konuşmasını kesip gözlerini bana çevirdi. Bakışlarında artık o eski buz gibi nefret veya yabancılık yoktu. Aksine, derin, ılıman ama hâlâ o kendine has gururlu ve havalı tavrı yerinde duruyordu.
Yanımdan geçerken adımlarını hafifçe yavaşlattı. Kimsenin duyamayacağı bir fısıltıyla, "Montunun önünü kapat Derya, rüzgâr var," dedi. Sesi o kadar doğal ama bir o kadar da sahipleniciydi ki, arkasından bakakaldım. Yüzündeki o hafif, çapkın gülümsemeyle yoluna devam etti.
Ukala... diye düşündüm içimden, ama dudaklarımın kenarındaki o engel olamadığım tebessüme de engel olamadım. Bir anda her şey değişmeyecekti elbette. Deniz yine o havalı, mesafeli Deniz’di; ama artık benim Deniz’imdi.
Öğleden sonra kampüsün ana kafeteryasındaki büyük tahta masada toplanmıştık. Masadaki enerji her zamankinden daha kaotikti.
Ayla elindeki pipetle soğuk kahvesini karıştırırken söze girdi: "Halkla İlişkiler kulübünün partisi var bu cuma! Kabul etmiyorum, hep birlikte gidiyoruz. Özellikle sen Derya, Ankara gecelerine hızlı bir giriş yapman lazım!"
"Benim anatomi sınavım var Ayla, parti falan çekemem," dedi Deniz, sandalyesinde geriye kaykılarak. Tıp kitaplarını masanın kenarına dizmiş, elindeki kalemi parmaklarının arasında çeviriyordu.
"Aman Deniz Genç!" dedi Ayla gözlerini devirerek. "Bir kere de 'tamam geliyorum' de ya! Dünyayı kurtaracaksın sanki !"
Deniz gözlerini kitabından kaldırmadan hafifçe sırrıttı. "Dünyayı değil ama ileride insanları kurtaracağım Ayla Öz, haklısın."
"Off, bu Tıpçılar da ayrı bir havalı canım!" dedi Tunç çayından büyük bir yudum alıp sırtını sandalyeye yaslarken. Sonra aniden dertli dertli iç çekti. "Ulan masaya bakıyorum; herkesin bir olayı var, herkes birbiriyle bir bakışma, bir atışma halinde. Bir ben sap gibi kaldım ortalıkta!"
Ayla kahkaha attı. "Sana kız mı yok Tunç? Beden Eğitimi'nin yarısı peşinde koşuyor!"
"Yok abi, yok!" dedi Tunç ellerini havaya kaldırarak isyanla. "Sene başından beri yalnızlıktan canım çıktı. Bende manita istiyorum arkadaş! Şöyle bana yemekler yapacak, maçıma gelecek, 'Tunç’um da Tunç’um' diyecek biri yok mu bu koskoca kampüste? Güvenliklere kadar herkesin sevgilisi var, ben güvenlik kulübesinin önünden tek başıma geçiyorum!"
Masadaki herkes Tunç’un bu dramatik isyanına gülerken, Ahlas sandalyesinde kıpırdandı. Kolunu masaya dayamış, her zamanki gibi sessizce çayını yudumluyordu.
"Tunç," dedi Ahlas ağır ve tok bir sesle. "Çok konuşuyorsun."
"Ahh sen konuşmuyorsun da ne oluyor?" dedi Tunç sitemle. "Kızlar etrafında pervene oluyor, sen duvara bakar gibi bakıyorsun millete!"
Tam o sırada kafeteryanın kapısından Işıl ve Miray girdi. Işıl yine deri ceketi, kulaklığı ve asi tavırlarıyla doğrudan masamıza yöneldi. Miray ise her zamanki gibi daha özenli, saçları yapılmış ve hafif makyajıyla Işıl’ın bir adım gerisinden geliyordu. Ama gözleri masaya adım attığı andan itibaren tek bir kişiye kilitlenmişti: Ahlas.
"Selam gençlik," dedi Işıl masanın ucuna kalçasını dayayarak. "Ağabey, arabanın yedek anahtarını evde unutmuşsun, masanın üstünden aldım."
Ahlas gözlerini yavaşça Işıl’a çevirdi. Tek bir kaşı havalandı. "O anahtar oraya süs diye konmadı Işıl. Arabaya dokunursan yürüyerek gidersin eve."
"Aman, iyi ki bir araban var!" dedi Işıl sinirle ve Tunç’un yanındaki boş yere oturdu.
Miray ise çekingen adımlarla Ahlas’ın oturduğu tarafın karşısına geçti. Ayla’nın tam yanındaki sandalyeyi çekti. Ayla anında dikleşti. Bakışları Miray’a kayarken yüzündeki o neşeli ifade hafifçe donuklaştı. Yıllardır Ahlas’a karşı içinde büyüttüğü o gizli, kimseye söyleyemediği duygular, Miray’ın Ahlas’a her bakışında adeta bir iğne gibi batıyordu Ayla'ya. Ama belli etmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirdi.
"Hoş geldiniz kızlar," dedi Ayla, sesi biraz mesafeli çıkmıştı.
"Hoş bulduk Ayla’cım," dedi Miray şirin bir sesle. Sonra doğrudan Ahlas’a döndü. "Ahlas Ağabey... Aslında ben seninle bir şey konuşmak istiyordum. Uygunsan... biraz kenarda konuşabilir miyiz?"
Masadaki sohbet bir anda kesildi. Tunç'un gözleri açıldı, "Ooo" der gibi bir mimik yaptı ama Ahlas'ın sert bakışını görünce hemen öksürük krizine girmiş gibi yaptı. Deniz bardağını masaya bırakıp pürüzsüz bakışlarını Ahlas ile Miray arasında gezdirdi.
Ben ise istemsizce Ayla’ya baktım. Ayla’nın eli masadaki pipeti o kadar sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Gözlerini Miray’dan kaçırıp kahve bardağına dikti. Kalbinin nasıl hızla çarptığını, içindeki o kıskançlık fırtınasını dışarıya yansıtmamak için nasıl bir savaş verdiğini hissedebiliyordum.
Ahlas, Miray’ın bu hamlesi karşısında istifini hiç bozmadı. Çay bardağını masaya bıraktı.
"Burada söyle Miray. Gizlimiz saklımız yok," dedi düz ve soğuk bir sesle.
Miray yanaklarının kızarmasına engel olamadı. Masadaki herkesin gözü üzerindeydi. Işıl bile şaşkınlıkla arkadaşına bakıyordu. Miray derin bir nefes aldı, cesaretini son damlasına kadar topladı. Artık geri adım atamazdı.
"Şey..." dedi Miray, sesi hafifçe titreyerek. "Ben... Ben uzun zamandır senden çok hoşlanıyorum Ahlas Ağabey. Yani, 'ağabey' demek de istemiyorum artık. İlk gördüğüm günden beri aklımdasın. Bir şans veremez miyiz bize?"
Kafeteryanın o gürültülü ortamı sanki bir anlığına tamamen sessizleşti.
Ayla’nın nefesi boğazında tıkandı. Başını hızla başka bir yöne çevirdi, gözlerinin dolmasını engellemek için dudaklarını ısırdı. İçindeki o gizli aşkın başkası tarafından bu kadar kolay dile getirilmesi canını yakmıştı.
Ahlas ise... Yüzünde en ufak bir şaşkınlık, yumuşama ya da duygu kırıntısı belirmedi. Bakışları adeta bir mermer kadar sert ve pürüzsüzdü. Sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Gözlerini Miray’ın gözlerine dikti.
"Miray," dedi, sesi o kadar net, o kadar duygusuz çıktı ki kafeteryadaki rüzgâr bile dondu sanki. "Sen Işıl’ın arkadaşısın. Benim gözümde Işıl neyse, sen de osun. Bu konu burada kapandı, bir daha da açılmasın."
Sözleri bir bıçak gibi kesip attı ortamı. Hiçbir açık kapı bırakmamıştı. Hiçbir ümit kırıntısı vermemişti.
Miray’ın yüzündeki bütün renk çekildi. Gözleri dolarken hızla ayağa kalktı. "Anladım..." dedi fısıltıyla ve arkasını dönüp kafeteryadan dışarı doğru koşar adımlarla uzaklaştı.
Işıl panikle ayağa kalktı. "Miray! Bekle!" Sonra Ahlas’a dönüp sinirle bağırdı: "Ağabey çok acımasızsın ya! Kız kaç aydır seni düşünüyordu!" Işıl da Miray’ın peşinden koşarak çıktı.
Masadaki gerilim tavan yapmıştı. Tunç ıslık çalmamak için kendini zor tutarken, "Valla Ahlas, helal olsun... Duvar gibisin yemin ederim," diye mırıldandı.
Ahlas ise hiç istifini bozmadan çayından bir yudum daha aldı. "Yanlış hayaller kurmayacaktı," dedi kestirip atarak.
Gözüm Ayla’ya kaydı. Yüzünde rahatlamayla karışık derin bir hüzün vardı. Ahlas’ın Miray’ı reddetmesi içini soğutmuştu belki ama kendisinin de hiçbir zaman Ahlas’a ulu orta açılamayacağı gerçeğiyle yüzleşmişti. Ayla çaktırmadan gözyaşını siler gibi yapıp çayına uzandı. "Ben... Bir tuvalete geçip geliyorum," diyerek masadan kalktı.
O an Ayla’nın peşinden gitmek istedim ama Deniz’in bakışları beni durdurdu. Deniz, Ahlas’a bakıp hafifçe başını salladı. Erkekler arasındaki o sessiz anlaşma gerçekleşmişti.
Akşamüstüne doğru masadakiler yavaş yavaş dağıldı. Tunç kütüphaneye, Ahlas ise arabasını kontrol etmek için otoparka gitti. Ayla da biraz hava almak istediğini söyleyip kampüsün yürüyüş yoluna doğru geçmişti.
Kafeteryanın dışındaki tahta bankta sadece ben ve Deniz kalmıştık. Ankara’nın soğuk rüzgârı yine saçlarımı savuruyordu.
Deniz, cebinden çıkardığı el ısıtıcısısını bana doğru uzattı. "Al, ellerin buz gibi olmuş yine Derya."
Gülümseyerek bardağı aldım. Parmaklarım onun parmaklarına dokunduğunda kalbimdeki o tanıdık sıcaklık yayıldı. "Teşekkür ederim."
Deniz yanıma oturdu. Aramızdaki mesafe artık Eymir Gölü’ndeki gibi uzak değildi. Omuzlarımız neredeyse birbirine değiyordu. Elindeki kahvesini yudumlarken gözleri uzaklara dalıp gitti.
"Ahlas’a kızdın mı?" diye sordu birden.
"Kızmadım," dedim başımı sallayarak. "Dürüst davrandı. Ümit verip sonradan canını yakmaktansa, baştan net olmak daha iyidir."
"Ahlas böyledir," dedi Deniz, sesi sakindi. "Birini hayatına almayacaksa asla kapısını aralık bırakmaz. Yalan söylemez, rol yapmaz.
Soy adı gibi Demirdir"
Bir süre ikimiz de sustuk. Rüzgâr yaprakları savururken zihnim geçmişe ve bugüne kaydı. Deniz’e baktım. O sarı saçlarına, çene hattındaki o sertliğe, mavi gözlerinin derinliğindeki saklı şefkate...
Herkes denize uzaktan bakar, maviliğine hayran kalır. Ben ise o denizin dibindeki karanlığa, yani senin kimseye göstermediğin yaralarına aşık oldum...
O benim denizimdi. Mavi, hırçın, bazen fırtınalı ama dibinde dünyanın en masum, en kırgın çocuğunu saklayan o deniz...
"Ne bakıyorsun öyle?" dedi Deniz, başını bana çevirerek. Dudaklarında o hafif, ukala tebessümü belirdi yine. "Yüzümde bir şey mi var ?"
Gülümsedim. "Yok. Sadece... ne kadar ukala olduğunu düşünüyordum."
"Öyleyimdir," dedi gururla. Sonra bana doğru biraz daha eğildi. Mavi gözleri doğrudan bal rengi gözlerime sabitlendi. Sesi alçaldı, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya dönüştü: "Ama bu ukala adamın sadece senin yanında bu kadar rahat olduğunu unutma."
Göğsümdeki kuşlar havalandı sanki. Deniz, elini yavaşça bankın üzerine koydu ve parmaklarını benim parmaklarımın üzerine kaydırdı. Sıkıca tutmadı belki ama elini de çekmedi.
Ankara'nın o ayaz akşamında, kampüsün soğuk bankında otururken ikimiz de biliyorduk. Fırtına kopmuş, sular durulmuştu. Şimdi ise o sakin, derin ve kaçınılmaz dalgaların bizi nereye sürükleyeceğini izleme vaktiydi.