Ellie, odanın ortasında oturan genç kıza bakarken zamanın ve mekanın büküldüğünü hissetti. Göğüs kafesi daralıyor, ciğerlerine giren hava sanki birer cam kırığına dönüşüp içini kanatıyordu. Şok dalgası, on dört yaşındaki bedenini öyle bir esir almıştı ki, içindeki o otuz yaşındaki olgun, savaşçı bilinç bile bu devasa travmanın altında ezilerek karanlığa gömülmüştü.
Abby... Bu isim zihninin en karanlık, en kanlı köşesinde çakılı duruyordu. Nasıl unutabilirdi ki? Jackson’daki o sığınakta, o dondurucu odada Joel yerde kanlar içinde yatarken, adamlardan biri ona Abby, yeter! Bitir şunu! diye bağırmıştı. O gün o sığınakta can veren sadece Joel değildi; Ellie’nin ruhu da o odada, Joel’ın kan gölünün içinde boğulmuştu.
Şimdi tam karşısında duran bu örgü saçlı, mavi gözlü kız, kesinlikle oydu. Sadece daha gençti. Henüz o devasa kas kütlesine ulaşmamış, gözlerine o vahşi nefret oturmamıştı. Ama Ellie’nin zihni şu anı göremiyordu. Gözlerinin önüne, bir film şeridi gibi o korkunç saniyeler geliyordu: Joel’ın kanlar içindeki yüzü... Konuşmaya, ona son bir kez bakmaya çalışırken ağzından çıkan o boğuk, çaresiz hırıltılar... Ellie’nin yerde, adamların postalları altında ezilirken Lütfen durun! Yalvarırım yapmayın! diye haykırışları... Ve en kötüsü, en vurucu darbeyi indiren o golf sopasının çıkardığı o tok, kemik kıran ses...
Her şey o kadar canlı, o kadar taze ve ağırdı ki, Ellie’nin bedeni kontrolsüzce sarsılmaya başladı. Dizleri titriyor, elleri adeta buz kesiyordu. Göz bebekleri dehşetle büyümüştü ve her an bayılacak gibi, bilincini yitirmek üzereymiş gibi görünüyordu.
Joel, Ellie’nin bu ani ve korkunç krizini fark ettiğinde dehşete düştü. "Ellie? Ellie, bana bak ufaklık, neyin var?!" diyerek onun omuzlarını yakaladı. Onu sarsmaya, dünyaya döndürmeye çalışıyordu ama Ellie’nin gözleri Joel’ın arkasındaki Abby’ye kilitlenmişti.
Odadaki genç kız, kapıda duran bu küçük kızın durumunun ne kadar ciddi olduğunu anladığında oturduğu sandalyeden hızla ayağa kalktı. Yüzünde samimi bir endişe vardı.
"Siz... Marlene’in bahsettiği misafirlerisiniz, değil mi?" dedi Abby, masanın etrafından dolanıp onlara doğru birkaç adım atarak. "O kız... Hiç iyi görünmüyor. Rengi tamamen gitmiş. Şok geçiriyor olabilir. Ben başhekimin, doktorun kızıyım. Burada tıp eğitimi alıyorum. İsterseniz ona bir sakinleştirici bulabilirim, yardımcı olmamı ister misiniz?"
Doktorun kızıyım.
Bu üç kelime, Ellie’nin zihninde adeta bir atom bombası gibi patladı. Her şey... Her şey bir anda, korkunç bir netlikle açığa kavuştu. İlk hayatında Joel, onu o ameliyat masasından kurtarmak için ameliyathaneye dalmış ve o neşterli doktoru gözünü kırpmadan öldürmüştü. O doktor, Abby’nin babasıydı. Abby, babasının cesedini o kanlı odada bulmuştu. İşte bu yüzden... Bu yüzden yıllar sonra o nefreti kuşanmış, Jackson’a gelmiş ve Joel’ı aynı vahşetle cezalandırmıştı. İntikam, başka bir intikamı doğurmuştu.
Kafasının içindeki taşlar yerine otururken, Joel’ın o ölü görüntüsü Ellie’nin gözlerinin önünden gitmiyordu. Şu an karşısında canlı duran Joel’ın yüzü, bir anlığına o kanlı, parçalanmış çehreye dönüşüyor gibi oluyordu. Bu dehşetin büyüklüğü, Ellie’nin mantıklı düşünme yetisini tamamen yok etti. Kendini bir kapana kısılmış gibi hissetti.
"Hayır... Hayır, olamaz... Hayır!" diye fısıldadı Ellie, sesi bir feryada dönüşmeden hemen önce.
Joel ona daha da yaklaşmak, onu sakinleştirmek için elini uzattı. "Ellie, benim, Joel... Buradayım—"
"DUR! DOKUNMA BANA!" diye haykırdı Ellie aniden.
Joel’ı arkasında bırakarak, koridorun karanlığına doğru delice koşmaya başladı. İçindeki o büyük, boğucu travmadan, o kanlı anılardan kaçmaya çalışıyordu. Yaptığı şey zerre kadar mantıklı değildi; hastanenin labirenti andıran koridorlarında, hıçkırıklar ve haykırışlar içinde, nereye gittiğini bilmeden sadece koşuyordu. Ayak sesleri boş hastane duvarlarında yankılanırken, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyor, boğazından kopan o acı çığlıklar dökülüyordu.
"Ellie! Dur! Bekle!" diye bağırdı Joel, arkasından fırlayarak.
Abby de şaşkınlık ve korku içinde odanın kapısına çıkmış, koridorda deliler gibi koşan kızın arkasından bakıyordu. Ellie ise sadece koşuyordu. Geçmişin, geleceğin ve o kaçınılmaz kaderin gölgesinden kaçmak istercesine, nefesi kesilene kadar bu beyaz labirentin derinliklerine doğru kendini bırakıyordu.