Su tahliye tünellerinin paslı metal kapısını zorlukla aralayıp içeri sızdıklarında, dökülen suların boğuk uğultusu ve yoğun yosun kokusu etraflarını sardı. İlk hayatında Ellie bu karanlık tünellerde azgın sulara kapılmış, Joel onu kurtarmaya çalışırken boğulma noktasına gelmişti. Hastaneye gözlerini açtığında ise her şey için çok geçti.
Anbala bu kez, tünelin dibindeki o kırık barikatları ve su akıntılarını nerede karşılayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Joel’ın güçlü kolları Ellie’yi doğru zamanda yukarı çekti ve tek bir damla su bile yutmadan, Saint Mary's Hastanesi’nin jeneratör odasına açılan o karanlık bodrum kapısına ulaşmayı başardılar.
Joel, kapının mandalını sessizce indirip koridora göz attı. Yukarı katlardan gelen projektör ışıkları ve ağır postal sesleri duvarlarda yankılanıyordu. Ateşböcekleri'nin askerleri tam teçhizatlı bir şekilde devriye geziyordu.
Joel tam elini belindeki susturuculu tabancaya atacaktı ki, Ellie onun bileğini sertçe kavradı. Başını iki yana sallarken gözlerinde hayati bir uyarı vardı.
"Joel, dur," diye fısıldadı Ellie, sesini jeneratörün gürültüsünün altında tutarak. "Burada kimseyi öldürmek yok. Tek bir mermi bile sıkmayacağız."
Joel şaşırarak kaşlarını kaldırdı. "Ufaklık, içerisi asker dolu. Fark edilirsek bizi harcarlar."
"Beni dinle," dedi Ellie, gözlerini Joel’ın gözlerine dikerek. "Buradaki insanların çoğu bizi şahsen tanımıyor olabilir ama Boston’dan beri 'bağışıklığı olan kızın' geleceğine dair dedikoduları illaki duymuşlardır. Telsizlerde, fısıltılarda adım geziyordur. Eğer burada nöbetçileri öldürerek ilerlersek, bizi direkt 'terörist' ya da 'avcı' zannedip gördükleri yerde vururlar. Ama kimseye zarar vermeden, sadece kendimizi göstererek Marlene’e ulaşırsak, benim kim olduğumu anladıkları an durmak zorunda kalacaklar. Biz buraya savaşmaya değil, hakkımız olanı almaya geldik."
Joel, Ellie’nin bu derin mantığını saniyeler içinde tarttı. Haklıydı. Eğer ortalığı kan gölüne çevirirlerse, Marlene ile masaya oturma şansları kalmazdı. Askerler onları düşman belerdi. Ama barışçıl ve sinsi bir sızma, onlara koz kazandıracaktı.
"Pekala," dedi Joel, tabancasını kılıfına geri sokarak. "Kimsenin canını yakmıyoruz. Sadece gölgeyiz."
İkili, hastanenin loş koridorlarında adeta birer hayalet gibi ilerlemeye başladı. Ellie önden gidiyor, laboratuvar malzemelerinin arkasına, devrilmiş sedyelerin gölgesine saklanarak Joel’a yol gösteriyordu. Yukarıdaki çocuk hastalıkları servisine giden merdivenlerin başında iki askerin hararetle konuştuğunu duydular. Birinin göğsünde Ateşböceği arması parıldıyordu.
"Marlene’in getirdiği o kurye haberi doğru muymuş?" diye sordu genç olan asker, silahını kayışından düzelterek. "Boston’dan bir kız geliyormuş. Enfeksiyondan etkilenmeyen biri..."
"Telsiz kırıntılarından duyduğuma göre öyle," dedi yaşlı asker, derin bir iç çekerek. "Marlene haftalardır yukarıdaki odada telsiz başında bekliyor. Eğer o kız gerçekten gelirse, bu lanet savaşın bir anlamı olacak demektir. Hepimiz evlerimize dönebileceğiz."
Gereksiz şiddetten kaçınmanın ne kadar doğru bir karar olduğunu Joel o an anladı. Bu insanlar canavar değildi; sadece umutsuz, yorgun ve bir kurtuluş bekleyen askerlerdi. Eğer Joel aşağıda onların arkadaşlarını öldürseydi, yukarı çıktıklarında bu adamlar sadece intikam isteyecekti.
Ellie, Joel’a bir işaret çaktı. İki asker arkasını döndüğü an, merdivenlerin altındaki havalandırma tüneline doğru sessizce süzüldüler. Ellie tünelin içinde sürünürken kalbi göğsünü dövüyordu. Ameliyathanenin olduğu koridora giden o son dönemece yaklaşıyorlardı.
Tek bir damla kan dökülmemişti. Joel’ın elleri temizdi, hastane sakin sessizliğini koruyordu. Ellie, tünelin çıkışındaki ızgaradan baktığında, koridorun sonunda kapının önünde dikilen o tanıdık silueti gördü.
Marlene.
Ellie, Joel’a döndü ve başıyla onay verdi. Tünelin ızgarasını yavaşça ve ses çıkararak itti. Artık saklanma vakti bitmişti.