Zaman, o loş odanın içinde bir lağım suyu gibi ağır ve karanlık akıyordu. Herkes uyuyordu. Henry’nin düzenli nefes alışları, Joel’ın her an uyanmaya hazır o hafif, hırıltılı solukları odanın sessizliğini bölüyordu. Bir tek Ellie uyuyamamıştı. Sırtüstü uzanmış gibi görünse de gözleri karanlığın içinden tek bir noktaya, birkaç metre ilerisinde uyuyan Sam’in bacağına kilitlenmişti.
İçindeki o amansız umut, dakikalar geçtikçe yerini soğuk bir çaresizliğe bırakıyordu. Ellie yerinden sessizce doğruldu, parmak uçlarında yürüyerek Sam’in yanına çömeldi. Çocuğun pantolon paçasını milim milim yukarı kaldırdı. Ayrılan ay ışığının altında gördüğü manzara, kalbine bir bıçak gibi saplandı.
İşe yaramamıştı. Kendi kanını onun yarasına sürmesi hiçbir şeyi değiştirmemişti.
Isırık izinin etrafındaki damarlar simsiyah bir örümcek ağı gibi etrafa yayılmış, teni çürük bir morluğa bürünmüştü. Enfeksiyon, Sam’in küçük bedenini hızla ele geçiriyordu. Bilimsel gerçeklik, Ellie’nin gelecekten getirdiği o naif umudu paramparça etmişti; bağışıklık kan yoluyla dakikalar içinde bulaşan bir şey değildi.
Ellie’nin gözlerinden bir damla yaş Sam’in moraran tenine düştü. Yine mi? diye düşündü içinden. Geleceği bilmeme rağmen onu yine mi kaybedecektim? Hayır. Bu kez izin vermeyecekti. Zihnindeki o yetişkin bilinci hızla olasılıkları hesapladı. Enfeksiyon bacağın alt kısmındaydı. Eğer virüs beyne, yani sinir sistemine tam olarak ulaşmadıysa, yapılacak tek bir şey kalıyordu: Bacağı kesmek. Tıpkı gelecekte Jackson’da ya da yollarda bacağı, kolu ısırılan insanlara yaptıkları gibi. Acımasızca ama hayat kurtaran tek çözümdü.
Ancak bunu tek başına yapamazdı. Henry’yi ve en önemlisi Joel’ı uyandırmak, her şeyi itiraf etmek zorundaydı. Çocuk yalanlarının, tahmin oyunlarının sonuna gelinmişti. Konu bir çocuğun hayatıydı. Aynı zamanda yoldaşlarının hayatı.
Ellie yavaşça ayağa kalktı. Adımlarını Joel’a doğru yöneltti. Tam önünde diz çöktü ve elini Joel’ın omzuna koydu.
Joel, daha elinin sıcaklığı omzuna değer değmez anında gözlerini açtı. Refleks olarak tetiğe basacak gibi elini savurdu ama karşısında Ellie’nin o titreyen, gözü yaşlı yüzünü görünce durdu.
"Ellie? Ne oldu?" diye fısıldadı Joel.
"Joel..." dedi Ellie. Sesi kırgındı, hıçkırığını zor bastırıyordu. "Uyanman gerek. Henry’yi de uyandır. Çok acil."
Joel, Ellie’nin gözlerindeki o ifadenin kötü bir rüya olmadığını anladı. Hızla doğruldu, Henry’nin yanına gidip onu sarstı. Henry homurdanarak uyandı, "Ne oluyor?" diye sordu sersemce.
Ellie, Sam’in bucundaki yorganı tamamen geriye çekti ve feneri yaranın üzerine doğrulttu. "Buna bakın," dedi.
Henry, kardeşinin bacağındaki o simsiyah damarları ve morarmış ısırık izini gördüğü an dünyası başına yıkıldı. Dizlerinin üzerine düştü, elleriyle yüzünü kapattı. "Hayır... hayır, hayır! Sam! Ne zaman oldu bu?!" diye inledi, sesi odanın içinde yankılanırken. Sam de gürültüye uykulu gözlerle uyandı, bacağına bakıp ağlamaya başladı.
Joel silahını hemen eline aldı, gözleri Sam’e kilitlendi. Bu dünyada bir kez ısırılan birinin geri dönüşü olmadığını çok iyi biliyordu. "Henry..." dedi Joel, sesinde amansız bir soğuklukla. "Ne yapman gerektiğini biliyorsun. Gecikirse... hepimize saldırır."
"Durun!" diye bağırdı Ellie, Joel’ın Henry’ye doğru hamle yapmasını engellemek için araya girerek. "Onu öldürmeyeceksiniz! Bir yolu var!"
Joel, Ellie’ye döndü. "Ellie, saçmalama! O ısırıldı, virüs yayılıyor. Bunun bir tedavisi yok!"
"Var!" diye haykırdı Ellie, artık o çocuk maskesini tamamen yırtıp atarak. Ses tonu, bakışları, duruşu... Her şeyiyle olgun bir insan gibi konuştu: "Enfeksiyon henüz yukarı çıkmadı. Damarlar sadece dizine kadar gelmiş. Eğer bacağını tam dizinin üstünden hemen kesersek, zehir vücuduna yayılmadan onu kurtarabiliriz! Gelecekte... yani, ben böyle kurtulan insanlar gördüm! Güvenin bana!"
Joel ve Henry, Ellie’nin bu ani değişimine, sesindeki o sarsılmaz ve tecrübeli tıbbi kararlılığa donakaldılar. Bu cümleler on dört yaşında bir çocuğun ağzından çıkamazdı. Ama Henry’nin düşünecek vakti yoktu; kardeşini kurtarmak için her saman çöpüne sarılmaya hazırdı.
"Doğru mu söylüyorsun?" diye haykırdı Henry, Ellie’nin omuzlarından tutarak. "Kurtulur mu?!"
"Eğer hemen yaparsak evet!" dedi Ellie. Joel’a döndü, gözlerinin içine baka baka, "Joel, lütfen. Bana yardım et. Onu tutman gerek. Baltayı getir."
Joel, karşısındaki bu küçük kızın gözlerinde ne bir çocuksu çılgınlık gördü ne de yalan. Orada sadece amansız bir yaşatma hırsı vardı. İçindeki tüm şüpheleri bir kenara bıraktı, mantığını susturdu. "Henry, kardeşinin ağzına bir bez tıka," dedi Joel, baltasını çantadan çıkarırken. "Ellie, bana temiz kumaş ve alkol bul. Yarayı hemen dağlamamız gerekecek."
Oda bir anda bir savaş alanına döndü. Sam ağlıyor, Henry kardeşine sarılmış ona yalvarıyordu. Ellie, alkol şişesini hazırlarken Joel’ın yanına geldi.
Kader bir kez daha ellerindeydi. Sam’in bacağı gidecekti belki, ama bu gece o odada hiç kimse ölmeyecekti. Ellie, Joel'ın elindeki baltanın keskin yüzüne bakarken içinden mırıldandı: Bu hikayenin sonunu ben yazıyorum. Kimsenin gitmesine izin vermeyeceğim.