Radyo kulesinin altındaki güvenli eve ulaştıklarında karanlık tamamen çökmüştü. Henry, uzun zamandır ilk kez rahat bir nefes alarak buldukları konserve yiyecekleri paylaştırdı. Joel, her zamanki gibi tetikteydi; sırtını odanın köşesindeki duvara yaslamış, bir gözü dışarıda, diğer gözü ise sessizce yemeğini yiyen Ellie’nin üzerindeydi. Oyuncakçı dükkanındaki o çocuksu tavırları içini biraz rahatlatmış olsa da, tecrübeli bir hayatta kalanın sezgileri Joel’a tetikte olmasını fısıldamaya devam ediyordu.
Yemekten sonra Henry ve Joel, yarın sabah nehrin karşısına geçmek için kullanacakları rotayı planlamak üzere haritanın başına geçtiler. O sırada Sam, odanın loş bir köşesine çekilmiş, Ellie’nin çantasına gizlice koyduğu o renkli robotu sessizce halının üzerinde yürütüyordu.
Ellie, adımlarını tamamen sessiz tutarak Sam’in yanına doğru süzüldü. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu çünkü ilk hayatında bu odada yaşananları milim milim hatırlıyordu. Birazdan Sam ona o karanlık soruları soracaktı. Ama daha da önemlisi, Sam’in bacağındaki o ölümcül sır saklıydı.
"Hey," diye fısıldadı Ellie, Sam’in yanına bağdaş kurup oturarak. "Robotu beğendin mi?"
Sam, robotu hemen arkasına saklamaya çalıştı, gözleri korkuyla Joel ve abisine kaydı. Onların duymadığını fark edince rahatlayarak robotu tekrar çıkardı. "Çok güzel," dedi kısık bir sesle. "Teşekkür ederim Ellie. Abim görseydi çok kızardı."
"Henry sadece seni korumaya çalışıyor," dedi Ellie. Sesi bir çocuk gibi çıksa da gözlerinde Sam’in anlam veremediği derin bir hüzün vardı. "Ama bazen... bazen sadece çocuk olmak gerekir."
Sam başını salladı, robotun plastik tekerleklerini parmağıyla çevirirken aniden durdu. Yüzündeki o çocuksu neşe bir anda silindi, yerini lağımdaki o korkunç Şişkin’in bıraktığı travmaya bıraktı.
"Ellie..." dedi Sam, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. "Sence... o dışarıdaki canavarlar... hala içeride bir yerlerde insan mıdır? Yani, kendi zihinlerinde kilitli kalmışlar mıdır?"
Ellie yutkundu. Bu soruyu kelimesi kelimesine hatırlıyordu. İlk hayatında bu soruya tam bir cevap verememiş, Sam’i teselli etmeye çalışmıştı. Ama bu kez, o trajik sonun yaklaşmasına izin vermeyecekti.
"Hayır, Sam," dedi Ellie, çocuğun gözlerinin içine bakarak. Sesindeki kesinlik Sam’i şaşırtmıştı. "Onlar artık insan değil. Onlar sadece birer kabus. Ve kabuslardan her zaman uyanabilirsin."
Sam gözlerini kaçırdı, elleri titremeye başladı. Ellie’nin duymak istediği cevabı veremediğini biliyordu. Tam o sırada Sam, sağ bacağını hafifçe kendine doğru çekti. Pantolonunun paçası yukarı doğru sıyrıldığında, Ellie’nin keskin gözleri o noktaya kilitlendi.
Kumaşın altından sızan hafif bir kan ve etrafındaki morarmış mantar dokusu...
Bir ısırık izi.
Lağımda, kapı sıkıştığı o dehşet anında ya da Şişkin’in saldırısı sırasında olmuş olmalıydı. Zaman kırılmış, Şişkin’le savaşmışlardı ama Sam’in makus talihi değişmemişti. Yaratıklardan biri onu yine de yakalamıştı.
Ellie’nin nefesi boğazında tıkandı. İçindeki o yetişkin bilinci anında bir plan yapmaya başladı. İlk hayatında Sam bu izi gizlemiş, sabahına bir canavar olarak uyanmış ve Henry’nin ölümüne sebep olmuştu. Şimdi bu izi herkese gösterirse, Joel ya da Henry, Sam’in işini orada bitirmek isteyebilirdi. Ya da Henry delirebilirdi. Sam’i korumanın, onu kurtarmanın tek bir yolu vardı.
Kendi kanı. Kendisi bağışıktı.
Ellie hiç düşünmeden elini Sam’in bacağına koydu. Sam korkuyla geri çekilmeye çalıştı ama Ellie onu sıkıca tuttu. "Sam, sessiz ol," diye fısıldadı. Gözlerindeki o çocuk maskesi tamamen düşmüştü; karşısında geleceğin o her şeyi göze almış, kararlı Ellie’si vardı. "Seni ısırdılar, değil mi?"
Sam gözyaşları içinde başını salladı. "Lütfen abime söyleme... Beni burada bırakır, lütfen..."
"Kimseye söylemeyeceğim," dedi Ellie, cebinden o küçük av bıçağını çıkararak. Kendi sol elini, o eski ısırık izinin olduğu yeri hafifçe çizdi. Taze kan parmaklarından süzülürken, Sam şaşkınlıkla ona bakıyordu. Ellie, kendi kanayan elini Sam’in bacağındaki taze ısırık izinin üzerine bastırdı.
"Ben bağışığım Sam," diye fısıldadı Ellie, gözlerindeki inançla. "Benim kanım seni iyileştirecek. Bu sadece... bizim küçük sırrımız. Yarın sabah uyandığında her şey geçmiş olacak."
Aslında bilimsel olarak bunun işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu; ilk hayatında bunu denemeye fırsatı olmamıştı. Ama içindeki o umut ve geleceği değiştirme hırsı ona başka çare bırakmıyordu. Ama bir gerçek varki; eğer bu kadar basit olsaydı, o hastanede öldürülmeye çalışmazdı. Muhtemelen işe yaramayacak ama denemek zorunda.
"Ellie! Orada ne yapıyorsunuz siz?"
Joel’ın sert sesi odada yankılandığında, Ellie hızla elini geri çekti ve kanayan avucunu montunun arkasına gizledi. Yüzüne anında o çocuksu, muzip gülümsemeyi yerleştirdi.
"Hiç, Joel!" diye seslendi, sesine en ufak bir panik kırıntısı bile katmayarak. "Sam’e elimdeki eski bir yarayı gösteriyordum. Askeri okulda ranzadan düşmüştüm de! Hadi ama, amma evhamlı oldun bu aralar. Sam ile çizgi roman takası yapıyoruz işte."
Joel kaşlarını çattı, odanın diğer ucundan Ellie’nin duruşunu süzdü. İçindeki o huzursuzluk hissi bir an bile azalmıyordu ama Ellie’nin sergilediği bu kusursuz çocuk yalanı, Joel’ın mantığını bir kez daha susturmaya yetti.
"Pekala, uyku vakti. Yarın erkenden yola çıkıyoruz," dedi Joel.
Ellie, Sam’e son kez baktı. Küçük çocuk bacağını kapatmış, gözlerindeki korkunun yerini büyük bir şaşkınlığa ve umuda bırakmıştı. Ellie kendi yerine doğru yürürken arkasını döndü ve karanlığa doğru uzandı.
Kaderle olan kumarında en büyük zarını atmıştı. Ya yarın sabah Sam hayatta kalacaktı ya da hikaye çok daha karanlık bir yola sapacaktı. Ellie gözlerini kapatırken, içinden sadece tek bir kelimeyi tekrarladı: Lütfen.