İçeriğe geç

HEP SENİ BEKLEDİM

Bölüm 22 · 13 dk okuma

HEP SENİ BEKLEDİM

Bölüm 22

Uzak ve uzun duvarlar

Gece ve Gündüzün Arasında

Mesai bitiminde plazadan adeta kaçarak çıktım. Şirketin o lüks, steril dünyasından çıkıp Ankara’nın gri, soğuk ve döküntü mahallesi olan mahallemize adım attığımda içime yine o kapkara duman oturdu. Binaların arasından yükselen kömür kokusu genzimi yaktı.

Eski apartmanın karanlık, rutubet kokan merdivenlerini tırmanırken daha binanın girişinde bizim evden gelen bağrışmaları duydum. Adımlarım geri geri gitmek istedi ama kaçacak başka hiçbir yerim yoktu.

Kapı ardına kadar açıktı. İçeride resmen kızılca kıyamet kopuyordu.

Salona adım attığım an ayağımın dibinde bir porselen tabak parçalandı. Babam yine o ucuz, midesi bulandıran alkol kokusuyla ayakta bile durmakta zorlanıyordu. Yüzü mosmordu. Abim ise babamın üzerine yürümüş, adamın boğazına sarılmak üzereydi.

"Seni gebertirim adam!" diye kükredi abim. Yüzündeki damarlar fırlamıştı. "Eve bir kuruş para getirdiğin yok, bir de anama el mi kaldırıyorsun sen!"

"Bana bak it oğlu it!" diye bağırdı babam, elindeki rakı bardağını bu kez doğrudan abime fırlatarak. Bardak duvarda patladı. "Benim evim burası! Beğenmeyen anasını da alır defolur gider! Dışarıdaki insanlara para yediriyormuşum... Yerim! Sizin gibi sefillerle mi harcayacağım paramı!"

"Yine hangi kadının koynundan geldin he?" diye haykırdı abim, masadaki sandalyelerden birini tekmeyle devirerek. "Cebindeki son kuruşu da o pavyon masalarında bıraktın değil mi? Evin kirası geldi, bakkal yüzümüze bakmıyor! Utanmıyor musun bu yaşta rezil etmeye bizi?"

"Bana hesap soramazsın sen!" diye kükredi babam, abimin üzerine yürüyüp onu göğsünden sertçe iterek. "Ben bu evin direğiyim! Yıllarca kim besledi sizi? Ağzınızı açmayın, kemiklerinizi kırarım sizin!"

Annem yerde, kırık porselenlerin ve içki döküntülerinin ortasında diz çökmüş, kafasını ellerinin arasına alarak hıçkırıklara boğuluyordu. "Yapmayın... Ne olur yapmayın, komşulara rezil olacağız..." diye yalvarıyordu ama kimse onu duymuyordu bile.

"Yeter!" diye haykırdım çantamı yere fırlatarak. "Yeter artık, bıktım sizden!"

Abim bana döndü. Öfkesini kusacak bir kurban arıyordu zaten. Üzerime doğru hızlı adımlarla yürüdü, yakama yapıştı. "Sen ne bağırıyorsun! Neredesin bu saate kadar? Tutmuşsun bir holding işi, cebine üç kuruş girecek diye kendini adam mı sandın? Bize ne faydan var senin, ne işler çeviriyorsun o plazada?"

"Ağzını topla!" diye bağırdım, nefesim kesilerek yakasındaki ellerini itmeye çalışırken. "Ben en azından çabalıyorum! Sen ne yapıyorsun he? Koskoca adamsın, elin ekmek tutuyor ama babamın yolundan gidip kahveden çıkmıyorsun! Bir gün bile bu eve helal para getirdiğin var mı senin?"

"Bana bak kızım!" diye araya girdi babam, sendeleyerek üzerime yürüyüp parmağını gözüme sallayarak. "Holdinge girdin diye bu evde ağalık yapamazsın! Terbiyesiz! Anan gibi sen de nankörsün! Sen kimsin de abine, babana sesini yükseltiyorsun?"

"Ben en azından bu evde geleceği için savaşan tek kişiyim!" diye haykırdım, gözlerimden öfke yaşları boşanırken. "Siz ikiniz bu evi kuruttunuz! Biri pavyondan çıkmaz, diğeri işte çalışmayıp kahvede ömür çürütür! İlk maaşımı bile almadım ben, cebimde tek bir kuruş yok ama ilk günden benden para bekliyorsunuz! Utanmıyor musunuz benden para istemeye?"

Abim elimi tutup beni geriye doğru sertçe itti. Sırtım koridordaki konsola vururken büfeden bir biblo daha yere düşüp parçalandı. "Bana bak, bir daha o ağzını açarsan seni bu evde yaşatmam!" diye kükredi abim. "Zengin züppeleri gördün diye aileni mi beğenmiyorsun sen?"

O sırada alt kattan ve üst kattan komşular kapının önüne yığıldı.

"Yeter artık yahu! Her gece aynı patırtı! Polis çağıracağız!" diye bağırdı karşı komşu Naciye Hanım kapıdan içeri bakarak.

Apartmandaki herkes kapının önünde toplanmış, bizim bu çürümüş, sefil hayatımızı bir tiyatro oyunu gibi izliyordu. Abim komşulara bağırıp kapıyı yüzlerine sertçe çarptı. Kapı öyle bir gümledi ki toz bulutu indi tavandan.

"Defolun gidin bu evden!" diye bağırdı babam arkamızdan.

Gözyaşları içinde yerdeki çantamı kaptım. Kendi odama koşup kapıyı arkamdan kilitledim. Abim dışarıdan kapıyı tekmeliyor, babam salonda eşyaları devirmeye devam ediyordu.

Yatağın kenarına büzüldüm. Dizlerimi göğsüme çekip kollarımı bacaklarıma sardım. Bedenim tir tir titriyordu. Salondaki o bağrışmalar ve eşya sesleri yavaş yavaş kesildiğinde bile odaya çöküşen zifiri karanlıkla baş başa kaldım.

Gözüme tek bir damla uyku girmedi. Sabaha kadar tavandaki nem lekelerine bakıp durdum. Kaç kere şahit olmuştu bu duvarlar benim çaresizliğime?

Kendimi bildim bileli bu evde bir gün bile sevgiyi görmemiş, bir gün bile "Aferin kızım" lafını duymamıştım. Çocukluğum, babamın içip içip annemi dövdüğü gecelerde yorganın altına girip kulaklarımı tıkamakla geçmişti. Bir kere bile babamın kucağına oturup başımın okşandığını hatırlamıyordum. Abim erkek evlat diye el üstünde tutulurken, ben sadece bu evde fazla bir boğazdan ibarettim.

Liseye giderken milletin eskiyen ders kitaplarını toplayarak çalışmıştım. İlkokuldan beri hem okuyup hem çalışmak zorundaydım; millet hafta sonları gezerken ben komşunun çocuklarına bakıyor, tekstil atölyelerinde iplik temizliyordum sırf bir test kitabı alabilmek için. Üniversite sınavına hazırlanırken evde ışığı açmam bile olay olurdu. "Elektrik çok yazıyor" diye babamın söndürdüğü o lambanın altında, mum ışığında, soğuktan donan ellerimi üfleyerek ders çalıştığımı bir tek ben biliordum.

O dereceyi, o üniversiteyi ben tırnaklarımla sökerek kazanmıştım. Ankara’nın ayazında yırtık botlarımla otobüs durağında beklerken, "Bir gün kurtulacağım bu cehennemden" diye verdiğim sözler getirmişti beni o holdinge. Herkes benim başarımı şans sanıyordu ama ben o masaya oturabilmek için gençliğimi, çocukluğumu kurban etmiştim.

Daha ilk maaşımı bile almamıştım ama cebimde tek bir kuruş yokken bile benden bir şeyler koparmaya çalışıyorlardı. Çantamın içindeki o soğuk metal cihaza parmaklarımı geçirdim. Parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sıktım o siyah kutuyu. Murat haklıydı. Bu bataklıktan kurtulmak için ne gerekiyorsa yapacaktım. Ellerim kirlenecekse kirlenecekti ama bir daha asla bu eve mahkûm olmayacaktım.

Güneş ilk ışıklarını odaya sızdırdığında yataktan kalktım. Gözlerim ağlamaktan ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü. Kapı kilidini yavaşça açıp salona adım attım.

Ev tam anlamıyla bir harabeydi ama birileri parçaları en azından kenarlara süpürmüştü. Devrilen sandalyeler kaldırılmış, kırık porselenler ve rakı kadehleri yarım yamalak bir köşede toplanmıştı. Annem salondaki kanepede üzerindeki eski battaniyeyle büzülmüş uyuyordu.

Mutfaktan bayat ekmekten bir dilim kesip ağzıma attım, yanında bir bardak soğuk suyla kendimi yemeye zorladım. Boğazımdan düğüm düğüm geçti.

Ardından kendimi zorla banyoya attım. Sıcak suyu sonuna kadar açıp o sefil gecenin, kavgadan sinen alkol ve sigara kokusunun izlerini üzerimden kazımak istercesine duş aldım. Banyodan çıktığımda aynadaki yüzüm felaket durumdaydı. Göz altlarım morarmış, avurtlarım çökmüştü. Holdingdeki kimsenin, özellikle Murat veya Kerem’in bu ezilmişliği görmesine izin veremezdim.

Makyaj malzemelerimi çıkardım. Kapatıcıyı göz altlarıma sürerken tutamadığım gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzülmeye başladı. Taze sürdüğüm kapatıcı gözyaşlarımla akıp giderken, "Ağlama Derya, sakın ağlama..." diye fısıldadım aynadaki yansımama. Aynadaki kızın gözlerine bakarak yeniden kapatıcıyı sürdüm, fondötenle yüzümün solgunluğunu örttüm. Rimeli sürerken kirpiklerimin titremesine engel olmaya çalıştım.

Kendime dışarıdan kusursuz, güçlü ve ulaşılamaz bir kabuk inşa etmem bir saatimi aldı. Gözyaşlarımı o kalın makyaj katmanının arkasına gömdüm. Siyah kumaş pantolonumu ve bembeyaz gömleğimi giyip, çantamdaki o casus cihazla birlikte evden fırladım.

İşe geldiğimde ruhen bir enkazdım ama dışarıdan bakıldığında jilet gibi görünüyordum. Plazanın o ışıltılı cam duvarları bile içimdeki o karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu.

Gün boyunca Kerem ile doğrudan konuşamadık ama o aradaki çekim ve göz teması hiç kopmadı. Kerem gün içinde birkaç kez Finans katından geçti. Her geçişinde bakışlarını benden ayırmadı. O canlı yeşil gözleriyle uzaktan, adeta ruhumu okumak ister gibi bana bakıyordu. Ben ise masa başından başımı kaldırıp ona her baktığımda, arkamdaki o berbat evi ve Murat’la yaptığım o tehlikeli anlaşmayı unutup uzaktan gelen o büyülü halkanın içine çekiliyordum.

Öğlen yemeği saati geldiğinde, yemekhanedeki gürültüye tahammül edemeyeceğimi anlayıp tepsime sadece bir çorba alarak en kuytu masaya geçtim.

"Tek başına yemek yemek için fazla güzel bir gün."

Başımı kaldırdığımda Kerem’i gördüm. Sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu.

"Kerem?" dedim şaşkınlıkla. "Senin burada ne işin var?"

"Sen neredeysen oradayım," dedi, yüzüne oturan o çekici gülümsemeyle. Tepsisindeki meyve suyunu kenara çekip doğrudan gözlerimin içine baktı. Yeşil gözleri plazanın ışığında parıldıyordu. "Makyajla gizlemeye çalışmışsın ama sabahtan beri uzaktan seni izliyorum Derya. Hiç iyi görünmüyorsun. Sorun ne?"

O an Kerem’in o samimi, büyüleyici ilgisi karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Dün geceki o iğrenç kavgayı, sabaha kadar uyumayışımı mı anlatsaydım?

Tam o sırada çantamın içindeki telefonum ısrarla titremeye başladı. Ekranda yazan ismi görünce kalbim bir kez daha sıkıştı: **Annem**.

Kerem’e durumumu çaktırmamak için hızla yutkundum. Telefonu masa altından gizlice açıp kulağıma götürdüm. Sesimi olabildiğince nötr tutmaya çalışarak, "Efendim anne, çalışıyorum şu an," dedim kısık bir tonla.

Ancak ahizeden gelen ses, plazanın o steril havasını bir anda delip geçti. Annem arka planda hıçkırıklara boğulmuştu. "Derya..." dedi, sesi titreyerek. "Gittiler kızım... İkisi de evi terk edip gitti. Baban o kadının yanına gitti, abin de 'Bu evde durmam' diye bağırıp eşyalarını topladı, çıktı... Evin halini bir görsen Derya, her yer kırık dökük... Ben ne yapacağım tek başıma bu harabelikte?"

Annemin hıçkırıkları kulağımda yankılanırken gözlerimden yaş gelmemesi için tırnaklarımı avucumun içine öyle bir bastırdım ki etim kesildi sandım. Masadaki adama bir şey belli etmemek için kendimi son bir gayretle toparladım.

"Ağlama anne," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Anne, ben gelince toplarım. Kapat şimdi."

Telefonu kapatıp masanın üzerine koyduğumda ellerim görünür şekilde titriyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kendi kendime, sadece kendimin duyabileceği bir fısıltıyla, "Hiçbir şey peşimi bırakmıyor..." dedim, sesimdeki çaresizlik ve nefretle. "Bu pislik, bu lanet hayat bir türlü peşimi bırakmıyor."

Kerem’in yüzündeki o flörtöz ifade bir anda silindi. Yeşil gözlerinde ilk kez bu kadar net bir endişe ve ciddiyet belirdi. Masanın üzerinden elini uzatıp titreyen elime hafifçe dokundu. O an tenime dokunan sıcaklığı, içimdeki o zifiri karanlığa dökülen tek ışık gibiydi.

"Sen neredeysen oradayım," dedi, yüzüne oturan o çekici gülümsemeyle. Tepsisindeki meyve suyunu kenara çekip kollarını masaya dayadı. Yüzü yüzüme yaklaşmıştı. "Ayrıca yukarıdaki steril havadan sıkıldım. Buralar çok daha canlı."

"Ben pek sohbet edecek havada değilim," dedim, bakışlarımı çorba bardağıma kaçırarak. Saçlarımı öne doğru çekip yüzümün yanlarını, göz altlarımdaki o gizlemeye çalıştığım yorgunluk izlerini saklamaya çalıştım. Başımı olabildiğince aşağıda tutuyordum.

Kerem, yüzümü saklama çabamı anında fark etti. O canlı yeşil gözlerindeki alaycı parıltı bir anda yerini derin bir meraka bıraktı. Hafifçe başını yana eğip benden kaçırdığım yüzüme odaklandı.

"Benden neyi saklıyorsun Derya?" dedi, sesi rüzgar kadar yumuşak ama bir o kadar da sorgulayıcıydı. "Sabahtan beri Finans katından geçerken bakıyorum sana. Yüzünde kusursuz bir makyaj var, evet... Ama o kalın tabakanın arkasında başka bir şey var."

"Bir şey yok," diye kestirip atmaya çalıştım. "Sadece biraz uykusuzum. İşim çok başımdan aşkın."

"Uykusuzluk insanı yorar Derya, böyle soldurmaz," dedi Kerem. Bana doğru bir adım daha yaklaşıyormuşçasına masaya eğildi. O odunsu, ferah kokusu bir anda etrafımı sardı. "Gözlerindeki o mesafeyi, o arkana çekildiğin duvarları görebiliyorum. Biliyorsun değil mi? Benim yanımda o duvarları örmene gerek yok."

"Sen beni tanımıyorsun bile Kerem," dedim, sesimde yükselen ama kontrol etmeye çalıştığım bir savunma mekanizmasıyla. "İki gündür karşıma çıkıp duruyorsun. Benim dünyam senin düşündüğün gibi basit ya da renkli değil."

"Tanımak istiyorum işte," dedi, doğrudan gözlerimin içine bakarak. O yeşil gözlerdeki samimiyet o kadar eziciydi ki, bakışlarımı kaçırmamış olsam az kalsın gözlerim dolacaktı. "Seni o resmiyetin, o dosyaların ve Murat’ın baskısının arkasında zorla ayakta dururken değil; gerçekten kim olduğunu bilerek görmek istiyorum."

Tam bir şey söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki çantamın içindeki telefonum ısrarla titremeye başladı. Ekranda yazan ismi görünce kalbim bir kez daha sıkıştı: **Annem**.

Kerem’e durumumu çaktırmamak için hızla yutkundum. Telefonu masa altından gizlice açıp kulağıma götürdüm. Sesimi olabildiğince nötr ve iş ortamına uygun tutmaya çalışarak, "Efendim anne, çalışıyorum şu an," dedim kısık bir tonla.

Ancak ahizeden gelen ses, plazanın o steril havasını bir anda delip geçti. Annem arka planda hıçkırıklara boğulmuştu. "Derya..." dedi, sesi titreyerek. "Gittiler kızım... İkisi de evi terk edip gitti. Baban o kadının yanına gitti, abin de 'Bu evde durmam' diye bağırıp eşyalarını topladı, çıktı... Evin halini bir görsen Derya, her yer kırık dökük... Ben ne yapacağım tek başıma bu harabelikte?"

Annemin hıçkırıkları kulağımda yankılanırken gözlerimden yaş gelmemesi için tırnaklarımı avucumun içine öyle bir bastırdım ki etim kesildi sandım. Yüzümdeki o özenle yapılmış makyajın altına saklandığım sığınağım bir anda başıma yıkılmıştı.

"Ağlama anne," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Anne, ben gelince toplarım. Kapat şimdi."

Telefonu kapatıp masanın üzerine koyduğumda ellerim görünür şekilde titriyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kendi kendime, sadece kendimin duyabileceği bir fısıltıyla, "Hiçbir şey peşimi bırakmıyor..." dedim, sesimdeki çaresizlik ve nefretle. "Bu pislik, bu lanet hayat bir türlü peşimi bırakmıyor."

Kerem’in yüzündeki o flörtöz ifade bir anda tamamen silindi. Yeşil gözlerinde ilk kez bu kadar net bir endişe ve koruma güdüsü belirdi. Masanın üzerinden elini uzatıp titreyen elime hafifçe dokundu. O an tenime dokunan sıcaklığı, içimdeki o zifiri karanlığa dökülen tek ışık gibiydi.

"Derya?" dedi Kerem, sesi ilk defa bu kadar alçak ve içten çıkarak. "Neler oluyor? Bana anlatabilirsin... Ne olursa olsun."

O an ilk kez başımı kaldırdım ve Kerem’in gözlerinin içine baktım. Saklayacak, kaçacak gücüm kalmamıştı.

Tam o sırada, masanın başında devasa bir gölge belirdi.

Murat, yanında duran direktörleri çoktan arkasında bırakmış, bir fırtına gibi masanın yanına dikilmişti. Buz gri gözleri önce Kerem’in Derya’nın eline dokunan parmaklarına, ardından Derya’nın gözlerinde biriken ve makyajını tehdit eden o kırılgan yaşlara kaydı. Murat Karahan hayattaki en büyük kuralını, o aşılmaz profesyonel duvarını ilk defa tam orada, onlarca çalışanın gözü önünde yıktı. Gözlerinde beliren şey sadece kontrol etme arzusu değildi; ilk defa iliklerine kadar hissettiği, yakıcı ve amansız bir kıskançlıktı.

Çenesindeki kaslar öfkeden öyle bir gerilmişti ki, sesi neredeyse dişlerinin arasından bir tıslama gibi çıktı:

"Kuzen," dedi Murat. Sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar tehlikeliydi. "Kendi katında yapacak daha önemli işlerin yoksa, Derya’yı benimle yalnız bırakmanı tavsiye ederim."

Derya üzerindeki bu iki çapraz ateşin, bozulan psikolojisinin ve evdeki yıkımın ağırlığına daha fazla dayanamadı. Ne Kerem’in elindeki o koruyucu sıcaklığa sığınacak hali kalmıştı ne de Murat’ın buz gibi kıskançlık krizine katlanacak gücü...

"Yeter," diye fısıldadı Derya. Kimsenin yüzüne bakmadan tepsisini bıraktı, sandalyesini sertçe geriye iterek ayağa kalktı. Gözyaşları makyajını delip geçmeden hemen önce, çantasını kapıp ikisinin de arasından hızla sıyrılarak yemekhaneden adeta fırladı.

Derya’nın uzaklaşan adımları yavaşça kaybolurken, yemekhanedeki o kalabalık masanın etrafında adeta dondurucu bir hava sahası oluştu. Çevredeki birkaç çalışan bile aralarındaki o korkunç gerilimi sezerek bakışlarını başka yönlere çevirmişti.

İki adam, kafa kafaya gelmiş iki baskın lider gibi birbirine kilitlenmişti.

Murat, Derya'nın az önce boşalttığı sandalyenin tepesine ellerini dayadı. İki eliyle ahşap sandalyeyi adeta ezmek istercesine sıkıyordu. Gri gözlerinde sönmeyen bir yangın vardı.

"Sınırlarını aşıyorsun Kerem," dedi Murat, sesi o kadar alçak ama tehditkardı ki sadece aralarındaki birkaç santimlik mesafe duyabiliyordu. "Sana kaç kere onun benim altımda çalışan bir yazılımcı olduğunu söylemem gerekiyor? Odanda oturup kendi işlerinle ilgilenmek bu kadar mı zor?"

Kerem hiç istifini bozmadı. Oturduğu sandalyede arkasına yaslandı, elindeki kahve bardağını masaya bırakıp yeşil gözlerini doğrudan Murat’ın alev saçan grilerine dikti. Yüzünde artık o alışılagelmiş alaycı gülümseme yoktu; Kerem de maskesini indirmişti.

"Benim derdim şirket kurallarıyla ya da senin hiyerarşinle değil Murat," dedi Kerem, pürüzsüz ama bir o kadar da çelik gibi sert bir ses tonuyla. "Gözlerin kör değilse kızın ne halde olduğunu görürsün. Ağlıyordu. Canı acıyordu. Ve sen buraya gelip hâlâ kendi ego savaşını veriyorsun."

"O senin ilgileneceğin bir konu değil!" diye kestirip attı Murat, masaya doğru bir adım daha yaklaşarak. Gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. "Derya’nın ne yaşadığı, ne hissettiği ya da neyle mücadele ettiği benim sorumluluğumda. Onu kendi oyunlarına alet etmene, o kırılganlığından yararlanmana asla izin vermem."

Kerem hafifçe kıkırdadı ama bu gülüşte tek bir zerre bile neşe yoktu. Doğrudan ayağa kalktı. Murat ile aynı boya geldiklerinde aralarındaki gerilim yemekhanenin tavanını delip geçecek raddeye ulaştı.

"Sen buna sorumluluk mu diyorsun?" dedi Kerem, Murat’ın gözlerinin içine bakarak. Sesi alçak ama bir kılıç darbesi kadar keskindi. "Buna sahiplenmek demiyorlar Murat. Buna korku diyorlar. Kızın sana değil, başkasına bakmasından... O duvarların arkasından çıkıp birine sığınmasından ölesiye korkuyorsun. İlk defa kontrolü kaybediyorsun ve bu seni çıldırtıyor."

Murat’ın elleri yumruk halini aldı. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. "Kerem... Son kez uyarıyorum. Derya’dan uzak duracaksın."

Kerem, Murat’ın omzuna hafifçe yaklaşarak son sözünü fısıldadı:

"Ona ben yaklaşmıyorum Murat. O ne zaman kırılsa, adımları kendiliğinden bana geliyor. Ve sen bunu engelleyemeyeceksin."

Kerem, Murat’ın yanıt vermesini beklemeden, gayet kendinden emin ve soğukkanlı adımlarla yemekhaneden çıkıp gitti.

Murat Karahan ise boş masanın ortasında, Kerem’in Derya’nın eline dokunduğu o yere bakarak öylece kaldı. İçinde büyüyen o devasa kıskançlık ve kaybetme korkusu, hayatında ilk kez kontrol edemediği bir fırtınaya dönüşmüştü.

Bölüm sonu

3 yorum