O şatafatlı restorandan çıkıp eve dönmek, rüyadan uyanıp doğrudan bir kabusun içine düşmek gibiydi. Ankara’nın o soğuk, döküntü kenar mahallelerinden birindeki eski, rutubet kokan apartmanımıza adım attığımda ruhumun daraldığını hissettim. Kapıyı açar açmaz o tanıdık, ağır hava yüzüme çarptı.
Salona adım atar atmaz, mutfak kapısından abim fırladı. Elindeki telefonla oynamayı kesip bana o üstenci, ukala bakışlarından birini fırlattı. Masanın üzerindeki buruşuk yüz liralıkları işaret ederek, "Neredesin sen bu saate kadar?" diye gürledi, sesindeki o sahte abilik otoritesiyle. "Kimlerle sürtüyorsun dışarıda? Evin yolunu mu unuttun?"
"Sadece iş yemeğindeydim," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. Çantamı vestiyere asmak için hamle yaptım ama abim önüme geçip beni omzumdan geri itti.
"İş yemeğiymiş! Kiminle o yemek? Holdingin o zengin züppeleriyle mi? Gece yarısı eve sarhoş gibi giriyorsun, bir de bana cevap mı yetiştiriyorsun sen?"
"Çekil önümden!" diye bağırdım, içimdeki tüm gerginlik bir anda patlarken. "Sana hesap mı vereceğim ben? Kendince üç beş kuruş para kazanıp eve köpek önüne kemik atar gibi fırlatınca bu evin ağası mı oldun başıma?"
Abimin gözleri öfkeden delirdi. Üzerime doğru bir adım atıp parmağını yüzüme doğru salladı. "Düzgün konuş benimle! Seni burada yaşatan benim lan! O burun kıvırdığın parayla bu ev dönüyor!"
"Kes sesini!" diye haykırdım, gözlerimden yaşlar boşanırken. "Yalan söyleme! Bu eve benden başka kimin gerçekten faydası dokunuyor? O üç kuruşunla ancak kendi sigaranı alırsın sen! Defol git bu başımdan!"
Annem oturduğu koltuktan fırlayıp ağlayarak aramıza girmeye çalıştı. "Tamam Derya, sus kızım... Yalvarırım yapmayın, abindir o senin..."
"Bırak anne ya, hep bunu savun zaten!" diye bağırdığım sırada, dış kapının kilidi gürültüyle döndü.
Kapı sertçe duvara çarparak açıldı ve içeriye babam girdi. Üzerinden keskin bir alkol ve ucuz parfüm kokusu yayılıyordu. Gözleri kan çanağı gibiydi, ceketinin yakası dağılmıştı. Salondaki bu bağrış çağrışın ortasına bir enkaz gibi çöktü. Bizi görmezden gelerek ayakkabılarını koridorun ortasına fırlattı.
"Ne bağırıyorsunuz lan gecenin bu vaktinde!" diye kükredi babam, sesi duvarlarda yankılandı. Anneme dönüp ağzının içinde geveleyerek ekledi: "Kadın! Aç mısın, tok musun diyen yok, evde bir huzur vermediniz zaten! Şu dırdırınızdan kaçıp gidiyorum, yine rahat yok!"
Annem hiçbir şey diyemedi. Gözlerini yere indirip babamın her yaptığına, o kokusuna, o haline yine sessizce "tamam" dedi; ceketini almak için usulca ileriye atıldı. Babamın dışarıda başka kadınlarla gününü gün edip eve bu halde dönmesi, abimin o ukala terörü, annemin bu ezilmişliği... Her şey birbirine karıştı.
"Allah kahretsin hepinizi!" diye bağırdım.
Hızla odama koşup kapıyı arkamdan kilitledim. Kendimi o dar, soğuk yatağa fırlattığımda hıçkırıklarım odanın sessizliğini yırttı. Saatlerce, yastığa gömülerek ağladım. Bu evden, bu bataklıktan kurtulmak zorundaydım.


