Şehrin puslu, gri akşamlarından biriydi. Liam, hayatındaki o derin boşluğu dolduracak bir mucize ararcasına yürürken köşede o baloncuyla karşılaştı. Baloncu sanki zamanın dışından bir figürdü; elinde tuttuğu o parlak, kan kırmızısı balon, etrafındaki kasvetli dünyaya tezat bir şekilde parlıyordu.
"İsmini fısılda," dedi baloncu, sesi Liam'ın zihninin tam içinde çınladı. "Ve onu aşık olmasını istediğin kişiye ver. Eğer balon 24 saat boyunca o kişinin elinde kalırsa, o kişi sana sonsuza dek deli gibi aşık olacak. Kaderin iplerini eline almak ister misin?"
Liam, bu meczup adamın söylediklerine başta güldü ama içindeki o amansız yalnızlık onu ikna etti. Balonu eline aldı, kauçuğun soğuk dokusunu hissetti ve kimsenin duyamayacağı bir sesle fısıldadı: "Ben, Liam. Sarah'nın bana delicesine aşık olmasını istiyorum."
Liam, balonu elinde bir kutsal emanet gibi tutarak kafeye gitti. Sarah oradaydı. Arkadaşlarıyla gülüşerek oturuyordu. Liam çekinerek masaya yaklaştı ve balonu uzattı. "Sarah, bu senin için," dedi, sesindeki heyecanı gizleyemeyerek.
Sarah şaşırdı, içten bir gülümsemeyle balonu aldı. "Liam? Bu çok tatlı, teşekkür ederim!" tam o sırada telefonuna bir bildirim düştü. Sarah'nın yüzü değişti. "Eyvah, Elena'nın doğum günü partisine geç kaldım, hediye almayı da unutmuştum! Bu balon harika bir jest olacak."
Liam bir şey söyleyemeden Sarah balonu elinde sallayarak mekandan çıktı. Liam, Sarah'nın balonu kendi arkadaşı Elena'ya hediye olarak vereceğini tahmin bile edemezdi.
Sarah, partinin yapıldığı eve ulaştığında Elena ile karşılaştı. Elena o gün her zamankinden daha gergindi; sanki ruhu bedenine sığmıyor gibiydi. Sarah, "Doğum günün kutlu olsun Elena, bu da senin için," diyerek balonu Elena'nın eline tutuşturdu.
Elena balonu kavradığı an, sanki odadaki tüm uğultu kesildi. Balonun içindeki o görünmez enerji, Elena’nın zihnine bir kanca gibi takıldı. Sarah partideki diğer arkadaşlarına karışırken, Elena bir köşeye çekildi. Balonun ipini parmağına doladı.
Elena’nın gözlerindeki ifade, saniyeler içinde değişmeye başladı. Bir an oldukça durgun ve melankolik bir bakış atarken, bir sonraki an gözleri bir çocuğun merakıyla ışıldıyor, bir sonraki an ise sert, otoriter ve öfkeli bir ifadeye bürünüyordu. Elena, elindeki balona bakarak kendi kendine mırıldandı: "Liam... Kim bu Liam? Neden bu kadar yakın hissediyorum?"
24 saatlik süre başlamıştı. Ama bu süre, Sarah'nın hayatını değil, çoklu kişilik bozukluğu olan Elena'nın zihnindeki karanlık okyanusu etkileyecekti. Liam ise evinde, Sarah'nın ona aşık olmasını beklerken, aslında çok daha tehlikeli bir kadının radarına girdiğinden habersizdi.
Elena, doğum günü partisinin gürültüsünden uzaklaşarak bahçenin sessiz bir köşesine çekildi. Kırmızı balon, gece karanlığında hafifçe süzülerek başının üzerinde asılı duruyordu. Sarah’nın ona verdiği bu hediye, sanki havadan daha ağır bir enerjiyle yüklüydü. Elena parmağını balonun ipine doladı; dokunuşu, balonun kauçuğundan ziyade, sanki birinin tenine dokunuyormuş gibi bir his uyandırdı.
O gece Elena çok sakindi. Zihnindeki o karmaşık, sürekli birbirine giren sesler ilk defa sustu. Balonun ipi parmağındayken, garip bir huzur içini kapladı. Sanki uzak bir yerlerden bir ses, zihninin derinliklerinde fısıldıyordu: Liam.
İsmi duymuştu ama kim olduğunu bilmiyordu. Sadece tanıdık, güvenli ve garip bir şekilde tamamlayıcı bir hissi vardı. O gece yatağına girdiğinde, balonu yatağının ucuna bağladı. Uykuyla uyanıklık arasında, zihninde beliren silüet artık yabancı değildi. Bir yüz hayal ediyordu; henüz netleşmemiş, puslu bir yüz.
Ertesi gün, Liam büyük bir beklentiyle uyandı. Sarah’dan bir mesaj, bir arama ya da bir karşılaşma bekliyordu. Ancak hiçbir şey olmadı. Sarah sanki balonu hiç almamış gibi normal hayatına devam ediyordu. Liam şaşkındı. "Belki de sadece bir efsaneydi," diye düşündü içinden. Kendi kendine bir baloncu masalına inandığı için kendine kızdı. Hayat, o eski, renksiz döngüsüne geri dönmüştü.
Aynı saatlerde Elena, evinde uyandı. Balon hala ipiyle yatağının ucuna bağlıydı ve hala havada, sanki hiç sönmemiş gibi canlı duruyordu. Elena, o gün alışılmadık bir şekilde evden çıktı. Sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuş gibi, hiçbir rotası olmamasına rağmen şehir merkezine doğru yürümeye başladı.
Zihninde o isim yankılanıyordu: Liam.
Şehrin kalabalığında, bir kafenin önünden geçerken duraksadı. İçeride oturan bir adam gördü. Adamın profilini gördüğü an, Elena’nın kalbi göğüs kafesine sığmayacak kadar hızlı çarpmaya başladı. Bu oydu. İsmini henüz bilmediği, ama bir şekilde kendisine ait olduğunu hissettiği o kişi.
Elena, kafeye girdi. Adımları ağır ve kendinden emindi. Masaya yaklaştı. O an Elena’nın yüzünde, sabahki o melankolik halden eser yoktu; aksine, bir kadının kararlılığı ve derin bir hayranlık vardı. Liam başını kaldırdı ve karşısındaki yabancı kadını gördü.
"Merhaba," dedi Elena. Sesi pürüzsüz ve çekiciydi. "Seni tanımıyorum ama... sanki uzun zamandır bekliyorum gibi."
Liam şaşkınlıktan donup kalmıştı. Sarah ile hiçbir alakası olmayan, ama nedense bir şekilde çekici bulduğu bu kız kimdi?
"Ben Liam," dedi şaşkınlıkla.
"Biliyorum," dedi Elena, gülümseyerek. "Adın sanki hep buradaydı."
O an, Elena’nın gözlerinde bir anlık bir titreme oldu. Birkaç saniyeliğine sanki bakışları değişti, daha çocuksu, daha korunmasız bir ifade belirdi. Ama hemen ardından o kararlı, tutkulu bakışlarına geri döndü. Liam, bu tuhaf karşılaşmanın, hayatının en karmaşık hikayesinin başlangıcı olduğundan henüz habersizdi. Sadece, karşısındaki kadının kendisine bakışındaki o aşırı yoğunluk, içini hem ürpertiyor hem de heyecanlandırıyordu.
Liam, Elena'nın o derin bakışları karşısında ne diyeceğini bilemedi. Kafenin içindeki uğultu, dışarıdan gelen trafiğin sesi, her şey bir anlığına silinmişti. Sadece Elena ve onun üzerinde tuhaf bir parıltı bırakan kırmızı balonun ipi vardı.
"Beni... bekliyor muydun?" diye sordu Liam, sesi tereddütlüydü.
Elena hafifçe güldü; bu gülüş çok dengeli, neredeyse büyüleyiciydi. "Beklemek kelimesi çok hafif kalır. Sanki bir boşluktaydım ve sen gelince o boşluk doldu."
Elena masaya oturduğunda, bir anlığına tavırları değişti. Omuzları düştü, gözlerini kaçırdı ve parmaklarıyla oynamaya başladı. Sanki 10 yaşındaki bir çocuk kadar çekingenleşmişti. "Burada olduğum için... kızmazsın, değil mi?" diye mırıldandı, sesi incelmişti.
Liam şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Neden kızayım ki?"
Elena hemen toparlandı. Gözlerini tekrar Liam’a diktiğinde, o çekingen halinden eser kalmamıştı. Bu kez bakışları neredeyse bir yetişkinin, hayatı bilen bir kadının olgunluğunu taşıyordu. "Boş ver," dedi kesin bir dille. "Hadi, kahve içelim. Bana kendinden bahset."
Liam, karşısındaki kadının bu ani geçişlerini bir çeşit "tuhaflık" veya "ilginç bir mizaç" olarak yorumladı. Sarah'yı bir anlığına unuttu; Elena’nın kendisine yönelttiği o yoğun ilgi, Liam'ın egosuna hitap ediyordu. Bir saat boyunca konuştular. Liam kendi hayatından, hayallerinden bahsetti; Elena ise onu öyle dikkatli dinliyordu ki, Liam sanki dünyada anlaşılan tek kişi kendisiymiş gibi hissetti.
Elena kafeden ayrılırken, elinde hala o kırmızı balon vardı. Liam, kızın gidişini izlerken içindeki o huzursuzluk hissini bir türlü tanımlayamadı. Elena’nın her iki cümlede bir kişiliği değişiyor gibiydi; bir an çok neşeli, bir an çok hüzünlü, bir an ise çok soğuktu. Ama tüm bu farklılıkların ortak noktası, Liam'a olan o sarsılmaz bağlılığıydı.
Liam eve döndüğünde, balonun getirdiği o "aşk vaadini" düşündü. Sarah’dan ses yoktu, ama Elena... Elena sanki boşluğu doldurmuştu. Ancak kapısını kilitleyip yatağına uzandığında, zihninde o baloncu adamın sözleri çınladı: “24 saat dolduğunda bağ mühürlenir.”
Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Elena, evinin odasında, elindeki balonun ipini parmağına dolamış bir şekilde oturuyordu. Balonun içindeki helyum yavaş yavaş eksiliyor gibiydi ama hala havada asılıydı. Elena’nın yüzündeki ifade, odayı aydınlatan tek ışıkta (sokak lambasının sarı huzmesi) iyice belirsizleşti. Bir an ağlıyordu, bir an ise Liam’ın adını sayıklayarak kendi kendine gülüyordu.
Liam o gece, bir kadının sevgisini kazandığını sanarak huzurla uykuya daldı. Henüz hiçbir şeyin kötü gitmediğini düşünüyordu; sadece biraz "renkli" bir kızla tanışmıştı. Oysa 24 saatlik süre, Elena’nın zihnindeki o farklı karakterlerin Liam’a karşı savaş açmasına saatler kaldığını gösteriyordu.
Elena’nın evindeki odası, sanki farklı dünyalara açılan kapılarla doluydu. Bir yanda çocukluktan kalma oyuncak ayılar, diğer yanda ağır, felsefi kitaplar ve duvarlarda karmaşık karalamalar... Kırmızı balon, odanın ortasında, tavan ile zemin arasındaki o belirsiz boşlukta, sanki Elena’nın zihnindeki dengesizliği dengeliyormuş gibi asılı duruyordu.
Elena, balonun ipini parmağından çıkarıp yatağının başucuna bağladı. O gece, sanki Liam’ın sesi odanın içinde yankılanıyordu. Ancak bu sessizlik içinde, zihninin derinliklerinden başka bir ses daha yükseliyordu. Bu, onun daha "yetişkin", daha hesapçı olan tarafıydı.
“O seni sevmiyor Elena,” dedi zihnindeki o keskin ses. “O sadece sana muhtaç olmanı sağlayan o tuhaf balonun bir kuklası.”
Elena yatağında doğruldu, parmaklarını saçlarına geçirdi. Yüzünde, Liam ile kafede oturduğu zamanki o yumuşak ifade gitmiş, yerine sert ve soğuk bir maske gelmişti. "Hayır," diye fısıldadı odanın karanlığına. "O benim. Balon bende olduğu sürece, onun ruhu da bende."
Ertesi gün, şehirde hafif bir sis vardı. Liam, dükkanına doğru yürürken birinin onu izlediğini hissetti. Arkasını döndüğünde Elena’yı gördü. Ama Elena bugün farklıydı. Üzerinde dökümlü, fazla büyük gelen bir hırka vardı, saçlarını özensizce toplamıştı ve bir çocuk gibi kendi kendine şarkı mırıldanıyordu.
Liam, onun yanına gidip elini omzuna koydu. "Elena? İyi misin? Dün gece... biraz tuhaftın."
Elena aniden durdu. Gözlerini kocaman açarak Liam’a baktı. O anki masumiyeti, Liam’ın içindeki tüm şüpheleri yok etti. "Seni bekliyordum," dedi neşeyle. Liam’ın elini tuttu ve sanki dünyanın en güvenli yerindeymiş gibi parmaklarını kenetledi. "Bana dondurma alacak mısın? Bugün çok sıcak, değil mi?"
Liam gülümsedi. "Bugün hava oldukça soğuk aslında, Elena."
Elena’nın yüzündeki o neşeli ifade, bir anda buz gibi bir ciddiyetle değişti. Elini Liam’ın elinden hızla çekti, bakışları delici ve suçlayıcıydı. "Dalga mı geçiyorsun benimle? Hava gayet sıcak. Senin bu kadar dikkatsiz olman... beni hayal kırıklığına uğratıyor."
Liam geri çekildi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu kız bir saniye içinde nasıl bu kadar değişebiliyordu? "Özür dilerim, sadece..."
"Özür dileme," dedi Elena, sesi şimdi çok daha olgundu. Adeta bir annenin evladına verdiği nasihat gibi. "Sadece beni anlamaya çalış. Herkes beni anlamaya çalışıyor ama sen... sen biraz daha farklısın."
Liam, bu anormalliği aşkın getirdiği heyecana yormaya çalışsa da, içindeki o küçük ses bunun bir "aşk" değil, sanki bir "esaret" olabileceğini fısıldıyordu. O gün, Elena ile bütün şehri turladılar. Elena, bazen saatlerce susuyor, bazen hiç durmadan garip, anlaşılmaz hikayeler anlatıyordu. Ama balon... Elena onu her yere yanında taşıyordu. Küçük, katlanabilir bir çanta yapmıştı ve balonu oradan ayırmıyordu.
Akşam olduğunda, Liam onu evine bıraktı. Tam kapıdan ayrılacakken Elena ona sarıldı. Sarılışı çok sıkıydı, sanki Liam’ı bir daha bırakmayacakmış gibi. Liam, o an Elena’nın omzunun üzerinden, kadının odasının penceresine baktı. Kırmızı balon, pencerenin camına vuruyordu; dışarıdaki rüzgarla birlikte sanki içeri girmeye çalışıyormuş gibi...
Liam eve döndüğünde, odasında yalnızdı. Telefonu titredi. Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti: “Balonun sahibi kim, biliyor musun?”
Liam, elindeki telefonu sıkıca tuttu. Kalbi boğazındaydı. Bu mesaj da neydi? Elena’nın başka bir yüzü müydü bu, yoksa baloncu adamın bir uyarısı mı?
Liam, telefondaki o mesajın ışığında öylece kalakaldı. Ekranın soluk mavi ışığı odasının duvarlarına vururken, mesajın yarattığı o soğuk tekinsizlik hissi kemiklerine işledi. “Balonun sahibi kim, biliyor musun?”
Bir an, acaba bu bir şaka mı diye düşündü. Sarah’dan mı gelmişti? Yoksa Elena’nın tanıdığı biri miydi? Telefonu bir kenara fırlattı ve kendini yatağına bıraktı. O gece, Elena’nın ona sarıldığı o anı düşündü. Kadının vücudundaki o aşırı gerginliği, sanki bir şeyleri tutuyormuş gibi olan o istemsiz kasılmaları hatırladı. O kadar sıkı sarılmıştı ki, Liam neredeyse nefessiz kalmıştı.
Ertesi sabah uyandığında, güneş pencerelerden içeri sızıyordu ama Liam'ın üstünde sanki bir ağırlık vardı. Telefonuna baktı, mesaj gitmişti. Sanki o mesaj hiç gelmemiş gibi, ekran tertemizdi.
O gün, Elena ile buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Liam şehre indiğinde, onu her zamanki buluşma noktalarında, yani o eski parktaki çeşmenin başında beklerken gördü. Elena yine elindeki çantayı, o kırmızı balonun ipinin sarktığı çantayı sıkıca tutuyordu. Bugün, üzerinde klasik bir elbise vardı. Saçları mükemmel bir şekilde taranmıştı; yüzünde o ana kadarki tüm hallerinden farklı, neredeyse ürkütücü derecede sakin ve ciddi bir ifade vardı.
"Günaydın Liam," dedi. Sesi, sanki bir tiyatro sahnesinden fırlamış gibi tane tane ve kontrollüydü. "Bugün seninle çok ciddi bir şey konuşmamız gerekiyor."
Liam, kadının bu haline biraz çekinerek yaklaştı. "Tabii, seni dinliyorum Elena."
Elena, yanındaki banka oturdu ve Liam'a yer açtı. "Dün gece... ben değildim," dedi, gözlerini çeşmeden ayırmadan. "Yani, senin tanıdığın o 'ben' değildim. Bazen içimde başka bir kadın uyanıyor. O, benden çok daha güçlü, benden çok daha... sahiplenici. Ondan korkmana gerek yok, ama ona dikkat etmelisin."
Liam ne diyeceğini bilemedi. Bu bir itiraf mıydı? Bir uyarı mı? "Neden bunları bana anlatıyorsun?"
Elena ona döndü. O an gözlerinde yaşlar belirdi. Bu, Liam’ın daha önce gördüğü o duygusal geçişlerden biri değildi; bu, çok daha derin, çok daha çaresiz bir acıydı. "Çünkü," dedi fısıltıyla, "Bu balon yüzünden artık hangimizin gerçek olduğunu ben bile ayıramıyorum. Sen bir dilek tuttun Liam. Ama tuttuğun dileğin bedelini, senin yerine ben ödüyorum."
Tam o sırada, Elena’nın telefonu çaldı. Elena, ekrana bakmadan telefonu açtı ve sesi bir anlığına değişti. O, Liam’ın ilk kez gördüğü o "sert" ve "soğuk" tonla konuştu: "Evet? Biliyorum. Hayır, bırakamam. O benimle kalacak."
Telefonu kapattığında, Elena sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar Liam'a döndü ve gülümsedi. "Sana kahve alayım mı? Bugün hava çok güzel."
Liam, bu hızlı değişimin ağırlığı altında eziliyordu. Ama Elena'nın eline baktığında, balonun ipinin parmağına dolanmış olduğunu ve derisinde derin bir iz bıraktığını gördü. İp, sanki Elena’nın etine gömülüyor, onu yavaş yavaş kendine çekiyordu.
Liam o an, o günkü buluşmanın aslında sadece bir kahve içme girişimi olmadığını, Elena’nın içindeki o "diğerlerinin" artık dışarı çıkmaya, Liam ile iletişime geçmeye başladığını fark etti. Bir an, sanki balonun içindeki kırmızı renk daha da koyulaşmış, adeta kana bulanmış gibi göründü.
"Elena," dedi Liam, sesini dengelemeye çalışarak. "O balon... onu bir kenara bırakamaz mısın? Sadece bir günlüğüne?"
Elena'nın yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri boşluğa baktı. "Balonu bırakırsam," dedi, sesi o kadar soğuktu ki parktaki kuşlar bile sustu, "o zaman birbirimizi asla hatırlamayız. Sen beni unutursun, ben ise... ben bir hiçliğe dönerim. İster misin?"
Liam, elini uzatıp balonun ipini tutmak istedi. Elena elini çekti. Liam'ın parmakları boşlukta kaldı. O an, havada süzülen balon hafifçe sarsıldı. Sanki balonun içinde, Liam'ın fısıldadığı o isim – Liam – bir çığlık gibi yankılanmıştı.
Liam elini geri çekerken Elena’nın bakışları parkın çıkışına, kalabalığın arasına takıldı. Bir anlığına sanki orada, olmayan birini görüyormuş gibi gözlerini kıstı. Liam o yöne baktı; sadece sıradan insanlar, işe gidenler ve günlük telaşları içindeki yabancılar vardı. Ama Elena, sanki görünmez bir düşmanla savaşıyormuş gibi derin bir nefes aldı.
"Gel," dedi Elena aniden, sesindeki otoriter ton bir emir gibiydi. "Burada durmamız tehlikeli. O... o bizi izliyor."
"Kim, Elena? Kim izliyor?" Liam endişeyle ayağa kalktı. Elena'nın elini tutmaya çalıştı ama kadın, sanki teni yanıyormuş gibi irkilerek geri çekildi.
Elena, çantasındaki balona baktı. Balonun üzerindeki lastik yüzey, gün ışığında garip, neredeyse atardamar gibi nabız atıyormuş gibi titreşiyordu. Liam, bunun göz yanılması olduğunu düşünmek istedi ama balonun ipi, Elena’nın bileğindeki nabızla eş zamanlı olarak hareket ediyordu.
"Senin fısıltın," dedi Elena, sesi şimdi çok kısık, neredeyse bir dua gibiydi. "Balonun içindeki o ses, bana sürekli senin ne düşündüğünü söylüyor. Bazen... bazen senin sesinle konuşuyorum Liam. Bu seni korkutuyor mu?"
Liam ne cevap vereceğini bilemedi. "Sadece... sadece biraz ara verelim diyorum. Biraz uzaklaşalım. Belki de balonun büyüsü geçince her şey normale döner."
Elena kahkaha attı. Bu kahkaha neşeli değildi; daha çok bir çaresizliğin, bir yıkımın sesi gibiydi. "Büyü mü? Sen buna büyü mü diyorsun? Bu bir mühür, Liam. Sen mühürü vurdun, ben de altına imzamı attım."
Elena aniden durdu ve Liam'a doğru bir adım attı. Gözbebekleri neredeyse tamamen büyümüştü, yüzündeki ifade o kadar boştu ki, Liam karşısında yabancı birini gördüğünden emin oldu. Kadının sesi artık Elena'nın sesi değildi; daha kalın, daha yavaş ve çok daha tehditkar bir tondaydı:
"Ona söyle, Liam. Ona söyle ki, artık geri dönemez."
Liam şaşkınlıkla geriledi. "Kime? Kimden bahsediyorsun?"
Elena gözlerini kapattı, vücudu bir saniye boyunca sertçe sarsıldı. Gözlerini tekrar açtığında Elena geri gelmişti, ama yüzünde yoğun bir yorgunluk vardı. "Ben ne dedim? Yine mi oldu?" diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Lütfen, ne dediğimi bana söyleme. Bilmek istemiyorum."
Liam, Elena'nın omuzlarını tuttu. Kadının vücudu o kadar soğuktu ki, Liam'ın elleri titredi. Elena’nın çantası hafifçe aralanmıştı ve o kırmızı balon, sanki dışarı çıkmak ister gibi çekiştiriyordu. Liam, balonun iple bağlı olduğu düğümü çözmek için uzandı, ama o anda parkın ortasındaki tüm ağaçlar, rüzgar esmediği halde aynı anda hışırdamaya başladı.
Elena, Liam'ın elini şiddetle itti. "Sakın!" diye bağırdı. Sesi parkta yankılandı, yoldan geçen birkaç kişi durup onlara baktı. Elena, çantasına sarıldı ve arkasını dönüp kalabalığın içine doğru koşmaya başladı.
Liam, "Elena, bekle!" diye arkasından bağırdı ama Elena'nın hızı, normal bir insanın koşuşundan çok daha fazlaydı. Sanki onu o tarafa çeken görünmez bir ip vardı.
Liam olduğu yerde kaldı. Kalbi göğsüne sığmıyordu. O an fark etti ki; sadece Elena tehlikede değildi. Balon, sadece Elena'nın zihniyle oynamıyordu; Liam’ın gerçeklik algısını da yavaş yavaş parçalara ayırıyordu. Yerde, Elena'nın koştuğu yöne doğru baktığında, asfaltın üzerinde sürüklenen bir şey gördü. Bir gölge değil... bir ip izi.
Liam, kendi kendine bir şeylerin artık çığrından çıktığını anladı. Telefonu titredi. Yine bilinmeyen bir numara. Bu sefer bir ses kaydı vardı. Liam telefonu kulağına götürdü.
Sesi duyduğunda kanı çekildi. Bu, kendi sesiydi. Ama o sesi hiç kaydetmemişti.
"24 saat doldu, Liam. Artık mühürlendi. Şimdi ona sahip olduğunu sanıyorsun, ama asıl o sana sahip oldu."
Ses kaydındaki o tını—kendi sesinin soğuk, duygusuz ve sanki bir mezar derinliğinden geliyormuş gibi olan o hali—Liam’ın elini titretti. Telefonu avucunun içinde sıktı ama cihaz sanki buz kesmişti. "Bu imkansız," diye fısıldadı kendine. "Ben böyle bir şey söylemedim."
Parktaki ağaçların hışırtısı bir anda kesildi, mutlak bir sessizlik şehri esir aldı. Liam etrafına bakındı; insanlar sanki bir anlığına donmuş gibiydi. Bir çocuk topu havada asılı kalmış, bir kuş kanat çırpışını durdurmuştu. Liam, sadece kendisinin hareket edebildiği bu gerçek dışı atmosferde, Elena’nın az önce koşup gittiği yöne doğru baktı.
Uzakta, parkın çıkışındaki sokak lambasının altında, kırmızı bir silüet beliriyordu. Elena oradaydı. Sırtı ona dönüktü ama başı, sanki ensesinde gözleri varmış gibi tamamen Liam’a doğru dönmüştü. Boynu, insan anatomisinin sınırlarını zorlayacak kadar keskin bir açıyla bükülmüştü.
Liam yutkundu, ayakları sanki yere çivilenmişti. "Elena?" diye seslendi ama sesi bir fısıltıdan öteye gidemedi.
Elena ağır adımlarla ona doğru yürümeye başladı. Yürüyüşü, bir insanın doğal hareketlerinden çok, bir kuklanın iplerle çekilmesine benziyordu. Her adımında, elindeki çantadan sarkan kırmızı balon daha da belirginleşiyor, adeta etrafındaki ışığı emiyordu. Elena yaklaştıkça, Liam’ın zihninde bir uğultu yükselmeye başladı; binlerce fısıltı, binlerce farklı ses, sanki beyninin içinde aynı anda konuşuyorlardı.
“Sen tuttun... Sen istedin... Sen bağladın...”
Elena, Liam’ın tam önünde durdu. Gözleri artık yoktu; sadece, sanki içine bakıldığında dipsiz bir kuyuya düşülecekmiş gibi duran, zifiri karanlık iki boşluk vardı. Dudakları kıpırdamadı ama ses, doğrudan Liam’ın zihninin içinden yankılandı:
"Mühürlendi, Liam. Artık kaçış yok."
O an, Elena’nın çantasından sarkan balonun ipi aniden kopar gibi oldu ama balon havaya yükselmedi. Aksine, balonun ipi sanki canlı bir yılan gibi kıvrılarak Liam’ın bileğine dolandı. Soğuk, yapışkan ve inanılmaz derecede sıkıydı. Liam, elini kurtarmaya çalıştı ama ip, tenini yakarak etine saplanıyordu.
Liam, acıyla gözlerini kapattı. "Bunu durdur!" diye bağırdı. "İstemiyorum! Ben sadece Sarah... Sadece Sarah’nın beni sevmesini istemiştim!"
Elena, Liam’ın yüzüne yaklaştı. Nefesi, sanki kışın dondurucu ayazı gibiydi. "Sarah kim, Liam?" dedi, sesi şimdi bir çocuk kadar masum ama bir o kadar da zalimdi. "Sarah artık sadece bir hatıra. Ben ise... ben senin tüm gerçekliğinim."
Elena, elini Liam’ın göğsüne koydu. Tam kalbinin üzerine. Liam, Elena’nın dokunduğu yerin yavaş yavaş karardığını, sanki bir mürekkep lekesi gibi derisinin altına yayıldığını hissetti. O an, Liam’ın zihnindeki tüm hatıralar, tüm geçmişi, tüm arzuları tek bir noktada toplandı ve o nokta, Elena’nın elinin altındaki o karanlık lekeyle mühürlendi.
Liam, bilincinin yavaş yavaş karardığını, etrafındaki dünyanın silinmeye başladığını hissetti. Son hatırladığı şey, kırmızı balonun, adeta bir göz gibi parlayarak onun üzerine doğru çökmesiydi.
Gözlerini tekrar açtığında, kendini odasında buldu. Her şey aynıydı. Sabah güneşi perdelerin arasından sızıyor, masasının üzerindeki saat tıkırtıyla işliyordu. Liam doğruldu, ter içinde kalmıştı. "Bir rüya," dedi, nefes nefese. "Sadece korkunç bir rüya."
Ama yatağının ucuna baktığında, kanı dondu. Yatağının ayak ucuna, sanki biri oraya bırakmış gibi, parlak, kan kırmızısı bir balon bağlıydı. Balonun ipinden sarkan küçük bir kağıt parçası vardı. Liam, elleri titreyerek kağıdı aldı. Üzerinde kendi el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı:
“24 saat sonra, yine geleceğim.”
