Sabahın ilk ışıkları yüzüme vururken gözlerimi araladım. Kollarım uyuşmuştu, ikisini birbirine geçirip esnettim. Havaya kaldırırken hışırtı sesi kulağıma doldu. Başımı indirip üzerimdeki mavi yorgana göz attım. Hastane odalarının her birinde bulunan battaniyelerdendi.
"Günaydın, Doktor."
Kafamı ona doğru çevirdim, tutulduğu için boynumun arkasını ovuştururken beni izledi. Ayağa kalkarak masada duran dil çubuğuyla minik fener ikilisini elime aldım. "Bugün nasıl hissediyorsun?"
Hemen yanına ulaştığımda parmaklarımın arasında döndürdüm dil çubuğunu. "Hemşire olmadığı için günlük kontrolleri benim yapmam gerekiyor, biliyorsun. Bugünden itibaren biraz daha yoğunlaştırmam gerekecek çünkü yakında hastaneden taburcu olmanı söyleyecekler." Ağzını açmasını bekledim, açtığında dil çubuğunu diline bastırıp feneri kontrol edeceğim bölgeyi aydınlatmak için kullandım.
Işığı sağa ve sola hareket ettirirken yüzünü buruşturdu. Dil çubuklarından bende küçüklükten beri nefret ederdim. "Biraz daha açabilir misin ağzını?" Biraz daha açtığında çubuğu tam olarak diline bastırdım. "Savcının kaybındaki suçu nasıl üstlenirken direniyorsan, bunun için de biraz dayanacaksın." Yüzünü buruşturması yerini daha sert bir ifadeyle bana bakmasına bıraktı.
"Yalan söylemediğimi biliyorsun, o yara izi senin mağdur olduğunun en büyük kanıtı." Dil çubuğunu geri çektiğimde yutkundu. "Neden yaptığını bilmiyorum, kendini kötü adam gibi göstermeyi kim ister ki?"
Cevap vermeden bakışlarını sürdürünce dil çubuğunu çöpe attım. Masaya feneri geri koyarken elime eldivenlerimi geçirmeye başladım. "Mukoza rengin soluk, sıvı alımını arttırmamız gerekiyor." Eldivenlerim elime tam olarak yerleştiğinde feneri yeniden avcumun içinde tuttum.
Yatağının ucuna oturup ışığı gözlerine doğrulttum. "Işık refleksine bakıyorum," göz bebeklerinin büyüyüp küçülmesini izledim. "Feneri tutabilir misin?" Kucağına bıraktım.
Elimi çenesinin altına yerleştirdim önce, ardından boynuna, ve koltuk altına. "Lenf bezlerine bastırıyorum, palpasyon olup olmadığını kontrol ediyorum."
Parmaklarımı çektiğimde feneri de ondan alarak ahşabın üzerine bıraktım. "Hissediyor musun diye bakacağım biraz yaraya, ardından da günlük yapmam gereken pansumanı yapacağım."
Dakikası dakikasına ne yaptığımı anlatıyordum, rahatlamasına yardımcı oluyordu. Üzerimdekini sıyırdım müsade isteyerek, başını salladığında yaraya bastırdım. "Ağrı veya sertlik hissediyor musun?"
"Hayır, belki çok hafif ama neredeyse hissetmiyorum." Başımı salladım, farklı bir bölgeye baskı uyguladım. "Şimdi?"
"Ağrı yok."
Önüme gelen saçlarımı omzumdan geriye doğru savurdum. "Pansumana geçeceğim o zaman." Sağlık çantasından gazlı bez, pamuk ve birkaç merhem çıkardım. Merhemi pamuğa dökerek yarayı temizlemeye başladım. "Acıtabilir."
Bittiğinde gazlı bezle pansuman yapmaya başladım. "Gece uyuyakaldığım için üzgünüm, sana o esnada bir şey olabilirdi."
Cevap vermesine izin vermeden konuşmaya devam ettim. "Kardeşin ve arkadaşların bugün gelecekler."
Gözlerine baktığımda yine o parıltı vardı, arkadaşları ve kardeşi onun için çok önemli olmalıydı. "Kardeşin kaç yaşında?" Bunu sormam yanlış mıydı bilmiyordum lakin konuşmadan sıkılıyordum.
"On dokuz yaşında, henüz üniversiteye gidiyor." Yanıt vermesini beklemiyorken bir cevap aldığım için gülümsedim hafifçe. "On dokuz mu, çok gençmiş. Üniversitede seçimi nasıl?"
Sanki muhabbet ediyormuş gibi son derece sakin devam etti, "Başarılı bir üniversitede iç mimarlık okuyor." Anlatırken yüzündeki ifade yumuşadı.
"İç mimarlık mı, gerçekten iyi bir seçim."
Başını aşağı yukarı salladı. Pansumanını bitirdiğimde elimi sırtına yerleştirdim. "Doğrulabilir misin?" Doğruldu.
Steteskopumu parmaklarımın arasında kavrayıp üzerini sıyırmasını bekledim, sırtı ortaya çıktığında ucunu biraz kaydırdım teninde. Sırtı kasılıyordu. "Kalp atışına bakıyorum, kendini kasma." Duruşu biraz daha gevşedi ama hala sertti. Üstelemedim, bu kez karnına ve göğsüne yasladım steteskopu. "Ritim normal, iyileşme sürecin için iyi bir gelişme."
Başını salladığında geri çekildim. Masaya tüm aletleri bırakırken eldivenlerimi çıkarmaya başladım. "Kan tahlili yapacağım yarın, sonuçlarına kimse bakmayacağından zor olsa da sonuçlarını öğreneceğim. Çok kısa bir zamanda olmasa da dört gün sonra çıkabilirsin gibime geliyor."
İfadesinde ki yumuşaklık yerini huzursuz bir tavra bıraktı. Onu gözlemlerken koltuğa oturdum. Kedi hala uyuyordu. "Neden Bartu Karan?" Konuşmadan gözlerime baktı. "Neden suçlu olduğunu kabul ediyorsun?"
"Doktor," dudakları aralanırken odaklandım fakat telefonumdan gelen çağrı sesi odayı doldurdu, önemsemeden Bartu Karan'a bakmaya devam ettim. "Seni burada iyileştirmeye çalışıyorum Bartu Karan, yaranın nasıl oluştuğunu bilmem gerekiyor daha iyi bir tedavi için."
Telefonum daha da ısrarla çalınca cevap alamadan ekrana tıklayıp kulağıma yasladım. "Ne var, Yavuz?" Mesajlar kısmına bakmamı söyleyip yüzüme kapattı. Bartu Karan'ı kurtarmıştı, onun yaşamasının en büyük etkeni oydu yanındaki hemşireyle. Hatırlayarak numarasının üzerine bastım ve yazmasını bekledim.
Bartu Karan, beni süzüyor, gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Mesaj sesi odada yankılandı. Bakışları ekrana kaysa da kendime çevirdiğim telefonumla tekrar yüzüme tırmandı.
Yavuz: Ilgaz, unuttuğunu söyleme. Akıllı bir kadın olduğunu biliyorum.
Ilgaz: Ne istediğini söyle.
Yavuz: Biliyorsun, Bartu Karan senin yüzünden hayatını kaybediyordu...
Ilgaz: Sadede gel.
Yavuz: Senin bu tavırlarını seviyorum, Ilgaz. Birkaç saat sonra seni evinden alacağım, lokantada bir akşam yemeği borçlusun bana.
Ilgaz: Ne saçmalıyorsun?
Yavuz: Aksi takdirde ne olacağını biliyorsun. Hastane yönetiminin kriz anını duyması işin açısından acı bir kayıp olur.
Ilgaz: Hastama gruplaşarak çocukça bir protesto yaptığınız için başında durmak zorundayım. Gelemem.
Yavuz: Hemşiremi başına göndereceğim.
Ilgaz: Sana güvenmiyorum, işim var bugün.
Bartu Karan'a sevdiklerini getireceğim için söz vermiştim.
Yavuz: O halde Atlas kalsın, iki saat sonra evinin önündeyim. Lüks bir lokanta aklında bulunsun.
Ne demek istediğini biliyordum. Öfkeyle ayağa kalktım. Koltuğun üzerinden çantamı elime alıp telefonumu içine attım. "Atlas gelecek yanına, akşam geri gelince arkadaşların ve kardeşin hakkında konuşuruz, işim çıktı. Atlas'a güvenebilirsin, hatta benden çok ona güvenebilirsin. İçeriye başarılı şekilde sokacaktır sevdiklerini." Hızla kapıdan çıkıp ardımdan kapattım.
Bir buçuk saat sonra...
Atlas, ben odadan çıktığımda Bartu Karan'ın yanına geçmişti. Sürekli mesajlar atıyor, sorular soruyordu. Üzerimdeki siyah kazağı çekiştirdim, dar olduğu için sürekli oynamak zorunda kalıyordum. Altımdaki siyah etek ise oldukça boldu, özellikle normalde giydiğimin biraz daha uzununu tercih etmiştim, Atlas'sız gittiğim yerlerde güvenli hissetmiyordum.
Makyaj masamın başına adeta sürünerek oturdum. Çekmeceyi karıştırarak koyu bir dudak kalemi ve ruj buldum. İkisi de kahverengiydi. Dudağıma uyguladıktan sonra kirpiklerime maskara sürdüm. Aynadan kendime bakarken ilk Atlas'sız dışarı çıkışım olduğunu hatırladım, Atlas olduğunda yüzüm gülerdi ama beni güldürecek biri ortada yoktu. Saçlarımı maşa ile dalgalandırıp omuzlarımdan aşağı bıraktım.
Evimin önünden korna sesi geldi, telefonumu siyah kol çantama atarak evin önüne indim. Evin önüne vardığımda Yavuz beni bekliyordu. Kan kırmızısı arabasının içinde oldukça şık giyinmiş saatiyle oynuyordu.
Bakışları bana çevrildiğinde baştan aşağı süzdü, bende aynı şekilde onu süzdüm. Yeşil gözlerini ortaya çıkaran koyu yeşil bir gömlek giymişti. Saçlarını özenle taramış, bozulmasın diye sabitleyici sıkmıştı. Ayakkabıları, altındaki siyah keten pantalonla uyumluydu.
Bakışları üzerimde gezinmeye devam ederken yanındaki koltuğa bindim. Kollarımı göğsümde birleştirip yola odaklandım. Yanımda küstah bir sırıtışla son kez bana bakıp arabayı sürmeye başladı. Hızlı sürüyordu, sıkça kontrol edip duruyordum. Tekrar gaza basınca ikimiz de hafifçe öne eğildik. "Yavaşla."
"Neden, korkar mısın hızdan," gülümsemesi büyüdü ve alaycı bir şekilde hızlanmaya devam etti. Her dakika daha da artırıyordu.
"Yavaşla dedim," bir elimle arabanın koluna tutundum. "Yavaşla," dizlerimi sıktım. Alaycı tavrını sürdürdü, daha da abarttı. "Ilgaz, hadi ama insanları berbat hallederde görüyorsun, bundan mı korkuyorsun?" Gazı kökleyince dayanamadım ve ses tonumu hiç sakınmadan olabildiğince yükselttim. "Yavuz, yavaşla!"
Arabayı köşeye çekti durdurarak. "Ilgaz," eli koluma uzanınca geri çektim. Bu açıkça 'konuşmak istemiyorum' ya da 'dokunma' demekti, her ikisi için de düz bir bakış attım ona. Saçlarımı düzelttim. "Devam et."
Lokantaya geldiğimizde arabadan önce o indi, ardından kapımı sonuna kadar açıp elini uzattı. Tiksinerek baktım davetkar avucuna. Elini tutmadan arabadan indim. Ayağa kalktığımda eteğimi düzelttim hafifçe. Yavuz yanıma geçti, elini belime koyup lokantaya ilerletmeye başladı.
Dokunuşu yüzünden kasıldım, bunu fark edip gülümsedi başını hafifçe aşağıya doğru eğerek. "Lokantalara böyle girilir," kolundan belimi kurtarıp yürümeye devam ettim. "Saçmalıklarını kendine sakla."
Bozulmadan ellerini cebine yerleştirdi ve küstah ifadesi ile yanımda beni takip etti. Kapıya geldiğimizde rezervasyonumuzu kontrol ettiler ve en kuytu köşedeki masaya oturduk.
"Ne yersin," önündeki menüyü incelemeye başladı, "bu lokantanın ıstakozu çok güzel." Yüzünü bana çevirdiğinde ellerimi göğsümde birleştirip menüye isteksiz bir bakış attım. "Ben yemeyeceğim, biraz durup gideceğim."
"Sonuçta buradasın," önümdeki menüyü kendine çekti. "Tehdit ettiğin için buradayım," omuzlarımı indirip kaldırdım. "Yine de buradasın." Garsona elini kaldırdı ve çalışan yanımıza geldiğinde kendinr göre sipariş verdi.
"İki ıstakoz, karışık salata, su, revani, soğuk çay, domates sosu." Bana bakıp göz kırptı, "Senin soğuk çay sevdiğini biliyorum." Garsona önden ödemesi için hesabı getirmesini istedi, garson hesabı getirdiğinde Yavuz öderken araya girdim. Kendi kartımı koydum. "Her bir adeti benim kartımdan alırsan sevinirim." Kendi hesabımı kendim ödediğimde, Yavuz da kendisini ödedi. Garson uzaklaşırken Yavuz sırıtarak bana baktı.
"Bunu kabul etmeyeceğini biliyordum, benim tanıdığım Ilgaz hesabını kendisi öderdi," muzip bakışlarını sürdürdü.
"Beni tanıdığını mi zannediyorsun, benim hakkımda hiçbir bilgiye sahip değilsin." Göz devirdiğimde kıkırdadı, ters bir şekilde ona baktım.
"En sevdiğin renk siyah, kediler senin favorin, soğuk çaylara bayılıyorsun, dizi izlemek en büyük hobin." Kendinden emin bir şekilde konuştu.
Gülümsedim bu kez alayla. Dirseklerimi masaya dayayıp ellerimi birleştirdim. "En sevdiğim renk lacivert, köpekleri kedilere tercih ederim, soğuk çayların hepsine değil sadece bir markaya bayılıyorum ve sadece bir markayı içiyorum, dizi izlemek değil kitap okumak en büyük hobim."
Bu kez meydan okur şekilde üste çıkmaya çalıştı, yüzündeki ifade biraz olsun silinmişti. "Tam bir kış insanısın, saçlarını toplamayı çok seversin, elmayı her gün yersin."
Başımı iki yana salladım dilimle damağıma vurarak. "Yanılıyorsun." Omuz silktim. "Bahar insanıyım, saçlarımı toplamaktan nefret ederim, elmayı kalbim için yerim yemekten hoşlandığım meyve nektari."
İyice bozulmuş olmalı ki yemekler önümüze gelince susarak yemeye başladı. Masadaki ıstakozu keserken bakışları yüzümdeydi. "Neye bakıyorsun, önüne dön."
"Bugün her zamankinden..." devam edemeden telefonum hararetle çaldı, açıp kulağıma yasladım. "Alo," Atlas konuşurken dinledim sakince, "tamam çıkıyorum."
Ayağa kalktım telefonumu çantama koyarak. "Gitmem gerek, Bartu Karan'ın Atlas dışında başında kalacak kimse yok, Atlas'ın da bir arkadaşımıza gitmesi gerekiyor."
"Ilgaz," konuşmasına izin vermeden tekrar telefon çaldı, Atlas arıyordu yine. "Evet, Atlas? Çıkıyorum ne oldu?" Telefonun ardındaki sesini duyunca hızla kapıdan koşarak çıktım, yola atılmıştım ki Yavuz kolumdan tutup beni arabaya yönlendirdi, önemli birşey olduğunu anlamış olmalıydı, karşı koymadan arabaya bindim. Bartu Karan'ın durumu iyi değildi.
Hastaneye vardığımda asansöre bile binmeden merdivenleri tırmanarak yüz yirmi dokuz numaralı odaya ulaştım. Kapı aralıktı, içeriye girdiğimde Bartu Karan'ın soluk bir yüzle yatakta uzandığını, başında da Atlas'ın durduğunu gördüm.
"Atlas, ne oldu?" Yanıma ulaşıp elini omzuma koydu. "Müdahaleyi yaptım, ateşini de düşürdüm yalnızca dinlenmesi gerek. Birde bir problem var sanırım, sıkıntıdan hastalanmaya başladı." Başımı salladım.
"Atlas, teşekkür ederim beklediğin için, Evren'e selamımı söyle olur mu, gelişmelerden de haber edin beni."
Atlas, gitmeden önce bana sıkıca sarıldı. "Ilgaz, birşey olursa ara, biliyorsun herkesten önce senin yanındayım en ufacık bir durumda." Başımı omzuna gömdüm.
Geri çekildiğinde beni inceledi. "Çok güzel olmuşsun." Gülümsedim, bende ona bir kez sarıldım, ardından da kapıyı kapatıp gitmesini izledim.
Bartu Karan ile yalnız kalmıştık, yanındaki koltuğa oturdum. "Daha iyi misin?" Başını salladı. "Probleminin ne olduğunu biliyorum." Kedi hala koltukta uzanıyordu, beni görünce bacağıma sürtündü. Konuyu uzatmak istemedim, yalnızca kedinin tüylerini okşadım. "Kedileri sever misin, sahiden sever misin yani?"
Söylediğim cümleyi garipsemiş gibi bana baktı. "Severim." Başımı salladım. "Hayvanlar, insanlardan daha masum."
Televizyon kumandasına uzandı, ekranda haberler belirdi. Spiker küt saçlı, kısa boylu bir kadındı. Yüzündeki makyaj yoğundu. "Bartu Karan Adalı, hala hastanede. Onu kurtaran doktor ise belli oldu. Ilgaz Saraçlı. İddialara göre ailesi küçükken terk etmiş, kesin bir bilgi basına sunulmadı. Uzmanlar bunun üzerine bir açıklama yaptı, ailesi tarafından terk edilmiş çocukların suça meyilli oldukları söylendi." Bartu Karan'ın yüzündeki ifade değişti, farklı bir kanala geçtiğinde yeni bir spiker konuştu.
"Merhabalar, Türkiye. Bugün savcının ölümünün üzerinden geçen dördüncü günde yeni bilgiler öğrendik. Doktorun kim olduğu tespit edildi, hastanenin etrafı sabah beşten, akşam beşe kadar protesto için kapatıldı. Doktor, Ilgaz Saraçlı hakkında onlarca pankartlar yapıldı." Ekrana baktım sadece.
Bartu Karan tamamen televizyonu kapatıp başını bana çevirdi. Yalnızca televizyona odaklanmıştım, bakışlarımı çekmiyordum. "Doktor," ellerimden telefon yere kayıp düştü. "Doktor," sesi boğuklaştı. "Doktor," ayağa kalkıp yanıma geldi lakin görüşüm bulanıklaştığı için fark etmedim. "Doktor," sesi daha da uzaktan geldi. "Doktor," nefesini kolumda hissettiğimde önümde durduğunu anladım. "Doktor," görüşüm tamamen bulanıklaştı, bedenim gevşedi.