İçeriğe geç

Hayvan Sihirbazı

Bölüm 9 · 12 dk okuma

Hayvan Sihirbazı

Bölüm 9

ORTAK DELİLLER

Güneşin, ışığını kara bulutların arkasına gizlediği zaman diliminde Hazar ve ekibi; Yusuf’un onları getirdiği sokağı defalarca kez turlarmış, katilin ‘hediye’ olarak nitelendirdiği kanıtı bulmak için her taşın altına bakmışlardı. Zaman ilerledikçe Hazar, bunun; kendilerini oyalamak adına katil tarafından planlanan bir oyun olduğunu düşünmeye başlamıştı. ‘Her an bir şey bulabiliriz’ umudunu içinde diri tutuyor olmasaydı belki de çoktan pes edip merkeze dönmüştü. Ama bu davaya kafayı öyle bir takmıştı ki onu yolundan döndürebilecek tek bir güç dahi yoktu. Neden bu mahallede olduğunu, onlara bırakılan hediyenin ne olduğunu çözmek; cinayet davasından daha önemli bir hâle gelmişti. Çünkü içinden bir ses bunun basit bir eylem olmadığını bas bas bağırıyordu. Hele ki dün, bu mahallede başına gelen garip olaydan sonra...

Aklına, dünkü vakada beynine saplanan korkunç acılar gelince tüylerinin diken diken olduğunu hissetti ve bu duyguyu unutmak için işine odaklanmaya çalıştı. Ama dakikalar sonra yığılıp kaldığı köşeye dalan gözleri, onu on sekiz saat öncesine götürdü. Duvara yaslanan bedeninin üzerine eğilen ekip arkadaşının yanağında ve saçlarında dolaşan parmaklarını hatırladığında yüzündeki kırmızılığı gizleyen tek şey beş gündür kesmediği sakallarıydı. Sıkıntılı bir nefes verip elini önce saçlarına geçirdi ardından sakallarına doğru ilerletti ve birkaç saniye çenesini sıvazladı.

Yaptığı eylemin ağırlığını şu an farkına varmış ve üzerinde düşünecek zamanı bulmuştu. Fakat bunu neden yaptığını bir türlü çözemiyordu. Asena’ya dokunduğu an parmaklarından beynine ulaşan elektrotların verdiği bağımlılık olarak adlandırılabilecek o duyguyu çok net hatırlıyordu. İçinde kaybettiği bir parçayı sanki o an geri kazanmıştı. Bu hissin nedenini bilmese de garipliği kafasında derin sorulara neden oluyordu. O kadar garipsemişti ki, tek düşündüğü bu olmuştu. Belki de aradıkları şeyi bulamamasının nedeni aklındaki bu baskın düşüncelerdi.

Dört kişilik ekip; kaldırım kenarları, ağaç dipleri, sokaklardaki her bir taşın altına kadar arama yapsalar da bir şey bulamamışlardı. Bütün gününü bu mahallede geçirip eli boş dönecek olmak, tüm ekibin canını sıkacak türden bir felaketti.

Hazar, hemen yanında ona eşlik eden arkadaşı Talha’ya döndüğü sırada iki eli de montunun cebindeydi.

“Burada bir şey olmadığı belli. Adamın gösterdiği her yeri aradık.” dediğinde uzun bir aradan sonra konuşan arkadaşına döndü Talha’nın mavi gözleri. Onun da yüzündeki sıkıntılı ifade yerini korurken bakışları asfalt yolu boylu boyunca taramıştı. Farklı bir yoldan, değişik bir bakış açısıyla yeniden değerlendirme yaparak fikirler üretmeye çalışıyordu. Onun, ekibe en büyük katkısı da tam da bu noktada ortaya çıkıyordu. Çözülemeyecek kadar düğüm olmuş bir yumaktaki sihirli hamleyi kafasının içinde taşıyordu. Baktıkları yerlere tekrar bakmak ve sadece Yusuf’un sözüne güvenerek arama yapmak ne kadar doğruydu, diye düşünmeden edemiyordu. Arayış alanını yol boyunca genişletmiş olsalar da özel mülklere girmemişlerdi. Ve Talha’ya göre aradıkları şey bu evlerin içinde bir yere saklanmıştı. Hazar da onunla aynı fikirde olacak ki savcılıktan arama izni çıkarmak için müracaatta bulunmuş, haber bekliyorlardı.

“Bunca zaman buralarda boşa zaman kaybettik. Bir ekip daha toplayıp evleri aramalıydık, hata yaptık.”

“İlk kanıt çok göz önündeydi, zaten bulmamızı istediği bir şeyi bu kadar gizleyeceğini tahmin etmedim. Psikopat herif! Dalga geçiyor bizle.”

Dakikalar sonra yanlarına yaklaşan genç bir polis memuru iznin çıktığını yazılı beyanın da başka bir ekiple birlikte bulundukları yere geldiğini söyledi. Ardından ikişerli gruplar halince Yusuf’un gösterdiği yere en yakın evden başlayarak arama işlemine giriştiler. Ne aradıklarını bilmeyen polisler, evlerin içini üstün körü geziyor, sahiplerini de sorguluyorlardı. Yaklaşık yirmi dakika sonra olay yerine varan ikinci ekiple birlikte arama hızlanmış, daha çok evlerin bahçelerine yoğunlaşılmıştı. Hazar ise girdiği ikinci evden de başı önde bir şekilde çıkıyordu. Sinirleri alt üst olmuş, hayal kırıklığı her bir zerresini ele geçirmişti. Güneşin batmasına bir saatten az vakit kalmıştı ve bu onu daha da tedirgin ediyordu. Bu süre zarfı içinde Asena ile telefonda konuşmuş, ayrıntıları merkezde konuşmak üzere sözleşmişlerdi.

İki katlı müstakil evin bahçesinden çıkışa doğru yöneldiğinde kulübesinden ona doğru atılan bir köpek dışarı çıkmasına engel oldu. Önünü kesen ve üzerine atılmaya çalışan köpeği durduran şey boynuna dolanmış kalın bir tasmaydı. Kahve rengi ve beyaz desenlere sahip köpek tüm ilginin odağı olmuştu. Hayvanların stresi azaltıcı bir etkisi olduğunu bildiğinden içindeki bu yangına iyi geleceğini düşünüp iki büyük adımla köpeğe yaklaştı ve sevmeye başladı. Yerinde durmayan köpek sevilmenin mutluluğu ile daha çok hareketlendi ve ön patilerini Hazar’ın dizine koyarak yükseldi. Birkaç havlamadan sonra geri gidip kulübesinin hemen yanındaki toprağı eşelemeye başladı. Hazar kendisinden uzaklaşan köpeği fırsat bilerek ayağa kalktığında köpek gideceğini anlamış gibi iki kez daha havladı. Hazar, ona baktığında yeniden aynı yeri kazmaya devam etti. Kısa bir süre seyrettiği köpeğe yeniden arkasını döndüğünde bu sefer köpek daha güçlü bir sesle sanki Hazar’a ağız dolusu küfredermiş gibi havladığında Hazar yeni yeni şüphelenmeye başlamıştı. Kazdığı yere odaklanmıştı ki içeriden gelen sahibinin seslenmesiyle köpek kazmayı bırakıp sahibine yöneldi. Orta yaşlı kadın mahcup bir şekilde gelerek köpeğinin esaretinden Hazar’ı kurtarmak istedi.

“Lütfen kusura bakmayın, normalde hiç böyle yapmaz. Şu sıralar bir garip davranıyor, ben de çözemiyorum nedenini. Defalarca kez veterinere gittim bu yüzden. Hepsi normal olduğunu söyledi.”

Hazar’ın bakışları hâlâ köpeğin kazdığı yerde oyalanıyordu. Kadına bakmadan konuştu.

“Bahçe malzemeniz var mı acaba?”

“Nasıl yani?”

Köpeğin patileriyle açtığı ufak çukuru işaret ederek “Kazmanız var mı?” diye daha açık bir soru sordu Hazar. Kadın yavaşça ayağa kalktı ve kazma getirmek için evin arkasına doğru ilerleyerek gözden kayboldu. Olanları uzaktan seyreden Talha kadının gitmesiyle Hazar’a yaklaştı.

“Durum ne abi?”

“Sanırım bir şey buldum.”

İkisinin de bakışları aynı yerdeyken kadın elinde ufak bir bitki çapasıyla çıkageldi.

Hazar çapayı kadının elinden alıp kazmaya başladığında köpek dinginleşmiş, polisler bir şey bulduklarına daha da emin hale gelmişti. Hızlı ama özenli hareketlerle yeri kazmaya devam ettiği sırada çok da derinleşmesine gerek kalmadan plastik bir poşete rastladı, çapayı fırlattı ve elleriyle kalan işlemi halletti. Siyah poşeti topraktan adeta sökercesine çıkardığında aradığı şeyin bu olduğundan neredeyse emindi.

Poşeti açmadan önce bakışlarını karşısında merakla onu seyreden Talha’ya çevirdi. Onun onayını aldığını hissedip hızla açtı.

“Telefon mu?” diye gördüğü şeye şaşıran bir ifade kullanan Talha’ydı. Hazar telefona dokunmadan dikkatlice poşetin kenarından tutsa da içini açmak ve katilin kendisine bıraktığı mesajı görmek için sabırsızlanıyordu. Ekip arkadaşından bir eldiven istediği sırada ikisi de arkalarında şaşkın gözlerle onları izleyen kadını bırakıp arabaya doğru yürümeye başlamıştı. Bir an önce telefonu açıp içindekilere bakmak istiyordu. Telefonun üzerinde olabilecek parmak izlerine karşı oldukça dikkatli davranarak telefonu açacaktı. Bu dava her şeyden önce kendisini ilgilendiriyordu ve ilk elden tüm kanıtları görmek istiyordu.

Eline geçirdiği bir eldivenle Talha’ya emanet ettiği telefonu geri aldı, zaten şifresi olmayan telefonu kolaylıkla açıp ilk aklına gelen yere, galeriye, girdi; aradığı şeyi orada bulacağından neredeyse emindi. Kendisi bir yere bir telefon bırakacak olsa içinde kesinlikle fotoğraflar ya da videolar olurdu. Tahmini doğru çıkmış olacak ki yüzünde çarpık bir gülümseme oluştu. Baş parmağıyla telefonun orta yerindeki oynat tuşuna basıp açılacak olan videoyu bekledi.

Karanlık bir ortamda çekilen videoyu net göremediğinden arabanın içine girip izlemeye devam etti. Zihni tam anlamıyla telefondaki videoya odaklandığında ruhu videonun içine girdi ve köşeden olanları izlemeye başladı.

“Emin misin bu kızın reşit olduğundan Taner, kandırma beni?”

“Reşit olmasa sanki istemeyecek misin? Al işte mis gibi kız. Gencecik pamuk gibi.”

Adamın bakışları, Taner’in kelepçe misali kolunu kavradığı kızda dolaştı bir süre. Korkudan tir tir titreyen bu kızın en fazla on altı yaşında olduğu her halinden belliydi fakat kıvırcık kızıl saçları adamın aklını başından alacak türden bir güzelliğe sahipti. Bu güzel kızı Taner gibi bir pislikte bırakmaktansa yanına alması belki de kıza yaptığı en büyük iyiliklerden biri olabilirdi. Sonuçta öz kızını kendi gibi bir herife uyuşturucu karşılığında satmak midenin dahi alamayacağı pisliklerden biriydi.

“Tamam ver kızı.”

Adamın kabul ettiği bu durum kızın daha çok ağlamasına hatta çığlık çığlığa babasına yalvarmasına neden olmuştu.

“Baba beni bu adama verme lütfen. Yalvarırım verme beni. Eve gitmek istiyorum. Baba lütfen...”

Taner kızını adama doğru sürüklemeye başladığında kızın çığlıkları daha da artmıştı. Yalvarıyor, ağlıyor, yardım dileniyordu. Babasından umudu kesince çevredekilerden yardım istemeye başlamıştı ama bomboş sokakta onu duyan kimse yoktu. Kimsesiz sokakta kızın çığlıkları ve babasının homurtu seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. Gecenin karanlığını bir bıçak gibi kesen yardım çığlıklarına cevap verebilecek bir kişinin dahi olmaması belki de en acınılacak durumlardan bir tanesiydi.

Dakikalar sonra, kız henüz arabaya bindirilmemişken, patlayan bir silah sesi tüm seslerin noktası olmuştu. Şaşkın bakışların korkuyla harmanlandığı üç çift göz aynı yöne döndüğünde kendinden emin, gür bir ses duyuldu.

“Çek o pis ellerini kardeşimden!”

Uzun boylu adamın dudakları alaylı bir ifadeyle yukarı kıvrıldığında korkunç derecede gür bıyıkları da aynı doğrultuda şekil almıştı.

"Çocuklarındaki bu cesaret nereden geliyor Taner?”

Oğlunun elinde kendi silahını gören adam, sinirlerine hâkim olmaya çalışsa da cümlelerinin sonuna birkaç küfür eklemeden duramadı.

“Nerden buldun lan o silahı?”

“İyi sakladığını mı düşünüyordun? Senin küçük beynin bir silahı ancak bu kadar saklayabilir.”

Bıyıklı adamdan bir kahkaha sesi duyuldu. Uzun parmaklarını çocuğa doğru kaldırıp “Sevdim seni delikanlı. Hadi şimdi indir şu silahı da kimseye bir zarar gelmeden buradan çıkıp gidelim.”

Genç adam birkaç adım atıp aradaki mesafeyi kapattığında kameranın kadrajına yeni girmişti.

“Benim silahımın da seni sevmesini istemiyorsan kardeşimi bu tarafa gönder. Yoksa ne senin ne de arkandaki o embesil herifin buradan sağ çıkmasına müsaade ederim.”

Oğlu yaşındaki çocuktan aldığı tehditle bıyıklı adamın yüzü, memnuniyetsiz bir ifadeye bürünürken genç adam gerginliğini çoktan üzerinden atmış hatta içinde bulunduğu durum sayesinde bedeninin salgıladığı adrenalin hoşuna gitmişti. Tüm bunlara rağmen tek isteği kardeşini bu adamların elinden bir an önce kurtarmaktı.

Genç adam, “Çabuk ol!” diye kükrediğinde üçü de ürkmüş istediğini yapmak üzere harekete geçmişlerdi. Bıyıklı, kızı genç adamdan yana ittiğinde kız hızla abisine sarılmış ardından arkasına gizlenmişti.

İkisi de yavaşça geri geri giderken babasının küfürlerine aldırış etmiyorlardı.

“Ulan Doğukan, ulan Doğukan... Evde vereceksin lan bunu hesabını. P*ç kurusu!”

Babasının küfürleri arasında gençler gözden kaybolduğunda Taner uyuşturucu aldığı adamdan feci bir dayak yemiş ve elindekilerden de olmuştu.

Video böyle bitiyordu. Videonun çekilme tarihi Taner’in cesedinin bulunmasından altı gün önceydi. Belki de öldürülmeden sadece birkaç gün öncesiydi. Hazar telefonda farklı yerleri de kurcalayıp başka bir şey olmadığından emin olduktan sonra torbaya geri koymak için araçtan indi. Dışarıda onu bekleyen ekip arkadaşlarına doğru yürüyüp toparlanmalarını söyledi. Buradaki kanıtı bulmuş diğerleriyle paylaşmak için sabırsızlanıyordu. Her zaman üzerinde çalıştığı davaya faydalı bir kanıt bulduğunda aynı çocuksu heyecan içinde can buluyor, sabırsızca bulduklarını gururla anlatacağı o anın gelmesini bekliyordu.

Hazar ve ekibi merkezin yolunu tutmuşken Salih, birkaç kişinin kendi halinde takıldığı İstanbul’un izbe yerlerindeki daracık sokaklarda dolaşıyordu. Neredeyse akşam olmak üzereydi. İlyas’ın birkaç arkadaşıyla konuşmuş en sona karısını bırakmıştı.

İlyas Menteşe, ikinci kez geldiği bu sokaklarda büyümüş ve yaşamıştı. Salih’in attığı her adım İlyas’ın çocukluğuna belki de travmalarına atılan adımlar gibiydi. Sokakların iç karartıcı atmosferi burada büyüyen çocukların hayal dünyalarının karanlıkla yoğrulmasına neden olacak türdendi. Etrafta ona bakan kötü bakışlar Salih yürüyüp gitse bile sırtını delik deşik edecekmiş gibi keskin ve bir o kadar taciz ediciydi. Polis memurunun bir an önce bu mahalleden gitmek istemesine neden olan bakışlar birazdan İlyas’ın evine ulaştığında bitecek ardından arabasına dönünceye kadar devam edecekti.

Telefonunda yazılı olan adrese geldiğinde İlyas Menteşe’nin evinin, çalıştığı okula yakınlığını tekrar görmesi midesine korkunç bir ağrının saplanmasına neden oldu. Bu hissi yok saymak adına hızla bastığı zil, kısa bir zaman sonra açılan kapının ziliydi. Kapıyı kırklı yaşlarında bir kadın açtı.

Salih, kadın kendisini tanıyor olmasına rağmen alışkanlık olarak kimliğini gösterdiği an yüzüne kapanan kapıyla afallasa da kısa sürede kendini topladı ve tekrar kapıyı çaldı.

“Hanımefendi, sadece birkaç soru soracağım. Lütfen kapıyı açar mısınız?”

Sesi nazik olmaya çalışan bir adama göre oldukça sertti çünkü bu kadının kocasına olan saplantılı aşkına artık tahammül edemiyordu. Suratına kapanan kapı sinirlerini tepesine çıkarmaya yetmişti. Kimseye tahammülü kalmayan adam sabrının son demlerinde gezinen, her an patlamaya hazır bir volkan gibiydi.

“Gidin buradan! Kimseyle konuşmak istemiyorum. Benim kocam katil falan değil. Gidin! Defolun!”

Notlarına bakıp kadının adını teyit ettikten sonra ismiyle seslendi Salih. “Rabia Hanım, burada olmamın sebebi eşinizin işlediği cinayet değil. Katilini bulabilmemiz için size birkaç soru soracağım. Eşinizin katilinin kim olduğunu merak etmiyor musunuz? Cezasını çekmesini istemiyor musunuz? Açın lütfen şu kapıyı.”

“Siz ancak suçsuz insanları cezalandırırsınız! Defol kapımdan.” Salih sinirle saçlarını karıştırıp daracık kapıda birkaç tur attı. Tekrar kadına sesleneceği sırada arkasından duyduğu bir sesle geriye döndü.

“Polis misiniz?”

Hemen yolun kenarında duran siyah saçlı kızı görür görmez tanıyan Salih bütün odağını kıza yöneltti. Bu kız İlyas Menteşe’nin üvey kızı, Serra’ydı.

“Evet ağabeyciğim, polisim. İsmim Salih. Hatırladın mı beni?”

Kız başını olumlu anlamda salladığında Salih çoktan kızla arasındaki mesafeyi kapatmıştı.

Siyah saçları iki yandan örgülü olan kız, koyu renk gözlere sahipti. Bakışları hayata meydan okuyan bir mizaçla Salih’te geziniyordu. Sanki gözleri ‘hiçbir kötülük beni yıkamaz’ dercesine gizemli bir güç barındırıyordu.

“Annem adına özür dilerim. Kocası ölünce çok üzüldü, ne yaptığını bilmiyor.”

“Senin özür dilemene gerek yok. Kimse adına özür dileme tamam mı? Sadece kendi adına özür dile.”

“O zaman kendi adıma özür diliyorum. Annemi böyle bir adamın zehirlemesine izin verdiğim için.” Henüz on üç yaşında olan bu kızın böylesine cümleler kurması Salih’i her defasında şaşırtıyordu. Küçük kızın ileride çok iyi bir avukat olabileceğini düşünüyor, bu uğurda ona yol göstermek istiyordu. Tabi henüz bu konu hakkında ona bir şey söylememişti ama bu dava bittikten sonra derinlemesine konuşmak için zihninin bir köşesinde beklettiği düşünceler arasındaydı.

Serra’nın söylediğine karşın Salih’in yüzünde beliren acı tebessüm aslında her şeyin özeti gibiydi. Üvey babası tarafından tacize uğrayan küçük bir kızın kendisine inanmayan annesine hâlâ gönülden bağlı olması komiserin yüzündeki acı tebessümün yaşayan haliydi.

“Sendeki bu olgunluğun onda biri annende olsaydı şu an işimi halledip çoktan merkeze dönmüş olurdum.”

“Ona soracağınız ne varsa bana sorun. Bildiğim kadarıyla cevaplarım. Şu ilerde bir bank var. Annem bizi görmeden orada konuşabiliriz.”

Salih kızı onayladı ve ikisi birlikte banka doğru yürümeye başladılar. Aralarında önce tatlı bir sohbet geçmiş, ardından yavaşça bu konuya giriş yapmışlardı. Salih o anda kızını ne kadar özlediğini fark etmiş erkenden eve dönmek için sabırsızlanır olmuştu. O esnada daracık yolda giden bir arabadan Salih ve Serra’nın üzerine yağan kurşunlar hem Salih’i hem de kızı yaraladı. Bir anda üzerlerine yağan kurşunlar Salih’i hazırlıksız yakalamıştı. Bu yüzden ne kendini ne de Serra’yı koruyabilecek bir hamlede bulunamadı. Son bir çaba olarak belinden çıkardığı silahı hızla uzaklaşan arabaya doğrultarak birkaç el ateş etti ve çaresizce yerde yatan kızın yanına diz çöktü. Omzuna ve bacağına isabet eden kurşunlar hayati tehlike yaratmasa da küçük kız karnına isabet eden iki kurşunla bilincini kaybetmek üzereydi.

Salih, montunun cebinden çıkardığı beresiyle kızın karnına tampon yaparken telsizinden yardım istedi. Küçük kız bakışlarını kendisi için çırpınan adama çevirdiğinde dudaklarından sadece birkaç kilit kelime döküldü. Keşke bunları söylemek için banka gitmeyi teklif etmeseydi diye düşünürken dili son iki kelimenin telaffuzunu zorla yapabilmişti.

“Uyuşturucu... Borç...”

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

10. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

5 yorum