Hazar’ın hastaneden çıktığından habersiz olan ekip arkadaşları Behçet Amirin emri üzerine toplantı salonunda toplanmış, davanın üzerinden detaylıca geçiyorlardı.
Talha, masanın başına geçti ve odadaki herkese hitap edecek şekilde konuşmaya başladı.
“Dün gece Hazar benden; Doğukan’ın patronu ile görüşmemi istedi. Doğukan’ın anlattığına göre kız kardeşini kurtardıktan sonra annesini de alıp onun evine götürmüş ve birkaç gün orada kalmalarını sağlamış. Bunu sorguda anlatmış olmasına rağmen Ali Bodur cinayeti yüzünden araya kaynamış patronu ile görüşmemiştik. Hazar o gece buna gerek görmüş olacak ki beni adamın yanına yolladı ve Doğukan’ın bu anlattıklarını doğrulamamı istedi. İsmi Cahit olan patronuyla konuştuğumda adam, Doğukan’ın söylediklerini bire bir onaylarken babasının öldürüldüğü gece apar topar gelip artık burada kalmalarına gerek olmadığına dair şeyler söylemiş. Taner’in öldüğünü ertesi gün öğrendiğini göz önüne alırsak tam da babasının öldürülmesinden yaklaşık bir saat sonra neden ailesini eve geri götürdü? Bu durumda aklıma takılan bir şey oldu. Doğukan, acaba babasının öldüğünü çoktan biliyor muydu? Bu yüzden güvende olduklarını düşünüp onları eve geri getirmiş olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.”
“İyi de böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?”
“Babasının öldürüldüğü zaman diliminde Doğukan sahildeymiş. Ama bunu doğrulayacak kimsesi yok. Bu da demek oluyor ki Doğukan sahilde değil, babasının cesedinin bulunduğu fabrikada da olabilirdi. Sahilde olduğunu kanıtlayıncaya kadar Doğukan’ı göz altında tutmalıyız.”
Behçet Amir ve Salih sessizce ekibin içinde dönen konuşmaları dinliyordu. Kendi fikirlerini beyan etmeden önce ekibin düşüncelerini almak her zaman sağlıklı bir yöntem oluyordu. En son sözü Behçet söylüyor, tüm görevleri dağıtıyordu. Salih’te ekibe dağıtılan bu görevlerin düzgün işlemesinden sorumluydu ve bu düzen yıllardır bu şekilde gidiyordu.
Ekipten bir kişi, ayağa kalkıp Talha’nın hemen yanına geçti ve elinde tuttuğu dosyaları masanın üzerine bıraktı. Behçet’e bakıp “Amirim benden istediğiniz gibi İstanbul’da yakayı ele vermiş ve varlığından haberdar olduğumuz bazı büyük uyuşturucu tüccarlarını araştırdım. Burada onlarca firma olmasına rağmen benim dikkatimi çeken tek bir isim var.” Masaya bir fotoğraf koyup herkesin görebilmesi için biraz ileriye itti.
“Melih Kandemir.”
Salih yaslandığı yerden hızla diklenip fotoğrafa baktı. “Bu adam hapiste. Böyle bir kuruluşa sahip olmasının imkânı yok.”
“Yanılıyorsunuz komiserim. Yaklaşık bir buçuk ay önce kendisi tahliye olmuş. İlgimi de bu yüzden çekti zaten. Neredeyse bir aydır bu vaka ile uğraşıyoruz ve peşinde olduğumuz katil bizi büyük bir uyuşturucu çetesinin içerisine çekiyor. Katil kimin canını aldıysa hepsinin uyuşturucu ile bir bağlantısı vardı ve bir şekilde kurbanların hepsi bu adamla bağlantılı olabilecek yer ve kişilerden mal almış. Uyuşturucu sürekli el değiştirse de kaynağının bu adam olduğunu düşünüyorum.”
Salih, genç kadının sözlerini dikkatlice dinliyor; olasılığını kendi kafasında tartıyordu. Kısa, siyah saçları alnına düşünce tel tokası ile onları sabitleyen kadın bakışlarını Behçet’te tuttu.
“Bu adamın hapisten çıkması ile ilk cinayetin işlenmesinin arasında sadece on iki gün var. Bunun tesadüf olduğunu düşünmüyorum.” diye bitirdi sözlerini.
Behçet’in bakışları Salih’e döndüğünde yüzündeki bulutlara şahit oldu. Adamın aklını meşgul eden başka şeyler varmış gibi sessiz durması onu biraz tedirgin etmişti. Bu yüzden Salih’i elinde tutmak ister gibi “Melih’i yakından tanıyan biri olarak sen ne düşünüyorsun Salih?” diye sordu.
“Var olduğunu düşündüğümüz örgütü kurabilecek potansiyelde bir insan Melih bu yüzden Yeliz’in söyledikleri bana mantıksız gelmiyor. Ama böyle bir oluşumu kusursuz hale getirmek yıllar sürer. Bunu hapisten yapabilmesi ne kadar mümkün emin değilim.”
Başından beri konuşmayan Asena söze atıldı. “Komiserim, elimizde iki farklı örgüt olduğu konusunda hemfikiriz öyle değil mi? İlyas Menteşe’nin bir yerden yürüttüğü malları karısının başka bir örgüte satmaya çalıştığını var sayarsak peşinde olduğumuz grup Melih’in rakibi bir şirkete ait olabilir.”
Bu fikir masada oturan herkesin aklına yatmış olsa da iki farklı örgütün peşinde olmak ekibi tedirgin ediyordu. Üstelik tüm bunların arasına bir de kim olduğu hâlâ belli olmayan seri katil eklenince polisler kendilerini iyice umutsuz hissediyordu.
“Melih’in şu anda nerede olduğuna dair bir şey bulabildin mi?” diye sordu Salih.
“Hayır komiserim. Elimizde bir adres var ama orada yaşamadığını teyit ettim.”
Salih ayağa kalkıp “Melih’i araştırma işini ben devralmak istiyorum.” dedi. Amiri onu onayladıktan sonra Talha’ya dönerek “Sen hastaneye git ve Doğukan’la konuş. Asena sen de Rabia ile görüş. Bak bakalım dediğin gibi bu örgüt hakkında bildiği bir şeyler var mı? Yeliz sen de Melih’le bağlantısı olabilecek başka neler bulabilirsin bir bak. Ne olur ne olmaz bulduğun diğer kişileri de araştır. Yarın akşama kadar buraya işe yarar bir şeyle dönmenizi istiyorum. Aksi taktirde burayı size dar edeceğim!” dedi ve odadan çıktı. Bütün ekip üzerinden bir yük kalkmışçasına yayılırken Salih’in kafasında delice sorular dönüp duruyordu. Karısının onu terk etmesi ile Melih’in hapisten çıkma zamanı neredeyse peş peşeydi. Karısını Melih kaçırmış olabilir miydi? Ama Berfu’nun el yazısıyla ona bırakılan bir mektup vardı. Bu mümkün olamazdı. Zaten son zamanlarda araları açıktı ve Berfu’nun özgürlüğüne düşkün ruhu bunu yapabilecek potansiyeldeydi. Kendisini terk edip Melih’e gitme ihtimali... Bu düşüncesine küfretti Salih ve hızla ayağa kalktı. Böyle bir şey mümkün değildi!
“Abi iyi misin?” diye soran Asena’yı bir baş hareketiyle geçiştirdi. “Bu günlük bu kadar yeter. Dağılabilirsiniz.” dedi ve kendisi de merkezden ayrılmak üzere yola koyuldu.
Hazar, kliniğin önüne geldiğinde akşam olmak üzereydi. Bedenindeki titremenin nedeninin soğuk havaya bağlı olduğunu düşünerek biraz daha gömüldü montunun içine. Ellerini cebinden çıkarmak istemese de kliniğin kapısını açmak için çıkardı. Demir kapıyı geri itti ve karşısında iki kişi gördü. Beyaz önlük giyenin, muhtemelen aradığı adam, arkası ona dönük olsa da dış kapının sesini duyar duymaz yüzünü Hazar’dan yana çevirmişti. İkilinin bakışları kesişti. Aras’ın yüzü ifadesiz, Hazar’ınki ise dehşet doluydu. Midesine saplanan bir ağrı ile iki büklüm olan genç polis, ikilinin dikkatini çekmişti. Kendini iyi hissetmeyen Hazar, oradan uzaklaşmak istedi ama adımlarımı mıh gibi yere çakılmıştı. Aras, Hazar’ın görüş hizasına girdi ve iki adamın gözleri bir kez daha buluştu. O esnada tanıdık bir his Hazar’ın zihnine yerleşti ve beyninde korkunç bir acıya neden oldu. Bu acı o kadar fazlaydı ki genç polisin yere düşmesine hatta bilincinin kaybolmasına neden oldu. Birkaç acılı nida ile bilincini kaybeden Hazar içinde bulunduğu durumun nedenini anlayamayacak kadar acıyla doluydu. Kendini sıktığından boynundaki damarlar belirginleşmiş, yüzü kızarmıştı. Aras, genç adamın bu haline bir anlam veremese de bandajlarından anladığı kadarıyla henüz yeni bir operasyon geçirmişti. Büyük ihtimal o yüzden kötüleşmiş, derhal hastaneye götürülmesi gerekiyordu. Yanındaki adamla birlikte Hazar’ı arabaya yüklediklerinde Aras hastanenin yolunu tuttu. Ne olursa olsun adamın karşısında bu kadar acı çekiyor olması Aras’ı yaralamıştı. Hiç kimsenin böyle bir şey yaşamasını görmek istemezdi ama hayat bazen daha kötü şeyler yaşanmasın diye azına katlanmak gereken bir noktaya taşıyabiliyordu insanı. İki adamın yaşadığı şey ise tam da buydu.
