İçeriğe geç

Hayvan Sihirbazı

Bölüm 12 · 6 dk okuma

Hayvan Sihirbazı

Bölüm 12

ÇÜRÜK BİR RUH

Kelimelere dökülmeyen depresyon, ruha hapsolmaya mahkumdur.

Evin her yerine yayılan peynirli omlet kokusuyla açmıştı gözlerini Efnan. Mutfaktan yükselen sesler abisinin her pazar rutini, kahvaltı hazırlama seansından geliyordu. Az sonra kendisini uyandırmaya gelecek ve sadece Buray’ın konuştuğu kahvaltılarını edeceklerdi. Onun gelmesini beklemeden yatakta dikleşti. Çocukluktan beri bu hareketi yaptığı için bedenini bir çırpıda tekerlekli sandalyesine koyan genç kız yaklaşık bir saat sonra olan dersine hazırlanmaya başladı. Buray, gelip onu aldığında öğretmeni ve bir çocuğu kahvaltı masasında gördü. Çocuğun kim olduğunu bilmeyen kız başını öne eğdi.

“Günaydın Efnan. Bugün nasılsın?” diye soran öğretmeni sayesinde arkası dönük olan çocuk da ona doğru dönmüş ve daha çok başını öne eğmesine neden olmuştu.

Çocuk hızla ayağa kalkarak Efnan’a elini uzattı.

“Selam, ben Ömer.” Genç kız burnunun dibindeki ele tepki vermeden bakışlarını Ömer’de tuttu. Genç adam elini mahcup bir yüz ifadesiyle geri çekerken Füsun Hanımı işaret etti. “Öğretmeninin oğluyum. Pazar günleri ben de sizin derslerinize eşlik edeceğim.”

Buray, kardeşinin cevap vermeyeceğini bildiği için onu masaya doğru itti. Herkes kahvaltı masasındaki yerini aldığında Efnan diğer pazar sabahlarına göre biraz daha iştahsızdı. Belki de ilk defa, masalarında iki değil dört kişinin oturuyor olması onu gerdiği için tabağındaki üç adet zeytinle oynuyordu.

Buray ve Efnan sadece pazar günleri birlikte kahvaltı yapıyor onun dışında Efnan evdeki bir çalışanın hazırladığı kahvaltıları yalnız başına odasında ediyordu. Onlara yemek ve temizlik için gelen kadının ismi Serpil’di ve tek yaptığı çabucak işini bitirip evden çıkmaktı. Evin konumundan ötürü başka bir çalışan bulamayan genç adam, Serpil’den gayet memnundu. Gereksiz samimiyette bulunmayan ve tek derdi işini iyi yapmak olan insanları her zaman taktir etmişti Buray. Serpil de o kişilerden biriydi. Haftada dört gün gelir, evin yemeğini temizliğini ve diğer işlerini yapıp giderdi. Eve düzenli olarak gelen iki kişi daha vardı. Bir sonuç alınamayacağını bilmesine rağmen haftada üç gün Efnan’a fizik tedavi uygulamak için gelen fizyoterapist ve haftada iki gün gelen hemşire kılığındaki psikolog. Buray, Efnan’ı hayatta tutmak ve umudunu diriltmek için harika bir sistem kurmuştu. Evde Efnan’ın vakit geçirebileceği, resim çizebileceği, çalışabileceği türlü türlü köşeler tasarlamıştı. Anne ve babasının emanetine elinden geldiğince iyi bakmaya çalışsa da hâlâ istediğine ulaşamamıştı. Efnan tek kelime etmiyordu! Sanki tekerlekli sandalyede oturan bedeninin içi bomboştu.

Buray, kardeşinin tabağına bir dilim peynir ve yumurta koydu. Ama genç kız onları da yememiş, oynamaya başlamıştı. Sanki ellerinin hareketinden zevk alıyor, bu yüzden yemese dahi parmaklarını hep hareket ettiriyordu. Çocukluktan kalma bu eylemini fark eden abisi resim çizebilmesi için ona özel bir oda tasarlamıştı. Onlarca tablonun duvarlara asıldığı oda, koridorun hemen sonundaki kapının ardındaydı.

“Elinize sağlık Buray Bey, her şey çok lezzetli.”

“Afiyet olsun.”

Füsun Efnan’a baktı. “Ömer seninle aynı yaşta. O da bir hışımla sınava çalışıyor ama ne kadar başarılı orası tartışılır tabii ki.”

“Bakma sen anneme notlarım iyidir ama onların istediği bir bölüm seçmeyeceğim için yadırgıyorlar beni.”

“Hangi bölümü istiyorsun?”

“Harp okulunda eğitim almak istiyorum. Hava, Kara, Deniz hiç fark etmez. Asker olmak istiyorum ve bu yolda en yükseğe doğru tırmanmak.”

Bu cümleden sonra Efnan’ın bakışları ilk defa Ömer’e döndü. Bunu fark eden adam konuyu biraz daha deşmeye karar verdi. Genç kızın bakışları karamel rengi saçlı çocukta gezinirken Buray konuştu. “Gerçekten çok güzel bir plan. Kararlılığın gözlerinden okunuyor. Çok başarılı bir subay olacaksındır.”

“Öyle olacağımdan hiç şüpheniz olmasın.”

Bu konuşmadan sonra sessizlik iyiden iyiye uzamıştı. İki kardeşin de zihinlerinde dolaşan tek bir hatıra vardı. Yıllar önce, henüz çocuk yaştayken, onları savaştan çekip çıkaran kahraman Türk askerleri...

On dört yaşındaki Buray, upuzun hastane koridorunda ameliyattan yeni çıkan kardeşini göreceği o anı bekliyordu. İçindeki korku bir çocuğun kalbinin taşıyamayacağı kadar büyüktü. Daha bir gece önce teröristler tarafından katledilen anne ve babasının acısını yaşayamadan şimdi kız kardeşinin yürüyemeyecek olduğunun haberini almış, koridorun sonuna çöküp kalmıştı. Sanki haberi alır almaz o da yürüme yetisini kaybetmişti. Kollarını bacaklarına sarmış köşenin dibine çökmüş, saatlerce oturmuştu. Zihni dış dünyaya tamamen kapanmışken kendisine doğru gelmekte olan komutandan habersizdi. Emin adımlarla genç çocuğun yanına gelen asker kamuflajlarının verdiği ağırlığın etkisiyle yavaşça dizinin üzerine çöktü. “Buray.” diye seslendi. Güven veren eli çocuğun omzuna temas edince başını kaldırdı Buray ve hemen yanına çökmüş yaklaşık kırk yaşlarındaki askere baktı.

“Türkçe biliyor musun?” diye sordu. Onu Hatay’a getiren askerlerin söylemlerine göre hiç konuşmamış, yol boyunca ağlamıştı. Belki de bu yüzden sesi kısılmış istese de konuşamamıştı.

Buray, başını olumlu anlamda salladığında artık çok üzgün olsa bile gözlerinden yaş akmadığını fark etti.

“Benim ismim Abdul Kadir, memnun oldum genç adam.” derken elini uzatmıştı. Buray, kendisine uzatılan bu ele hayranlıkla baka kaldı. Karşısında heybetli mi heybetli bir adam oturuyor ve onunla tanıştığına memnun oluyordu. Rüyada mıydı acaba? Keşke rüyada olsaydı, belki de o zaman dün gece yaşadıkları gerçek olmazdı.

Buray, elini pantolonuna temizleyerek ona doğru uzanan eli sıktı. Babasını taklit etmişti, ne de olsa yetişkinler birbirleriyle tokalaşırdı. Bundan sonra o da artık bir yetişkindi ve bu tokalaşmayı sürekli yapması gerekiyordu.

“Kız kardeşin içerde seni sorup duruyor. Neden yanına gitmiyorsun?”

“Bir daha yürüyemeyeceğini söyledi doktorlar. Bunu ona nasıl söyleyeceğim?”

Teğmen, derin bir nefes verip genç adamın yanına oturdu ve duvara yaslandı. Bir eli kendine doğru çektiği dizindeyken bakışları önündeki duvardaydı.

“Size ulaşmadan birkaç gün önce emrim altındaki askerlerden biri, bölgedeki mayınların etkisiz hale getirildiği sırada kazayla patlayan bir mayın yüzünden bacağını kaybetti. Hepimiz onun için üzülürken bize verdiği cevap kimsenin beklemediği bir şeydi. ‘Değil bir bacağım, canım bu vatana feda olsun.’ Hepimiz onu teselli etmenin yollarını ararken yanına dahi girmeye çekiniyorduk ama içeri girdiğimizde beklediğimiz tepkiden çok farklı bir şeyle karşılaştık. Bacağını kaybetmekten çok bizi yanında göremeyince korktuğunu söyledi. Bence kardeşinin de şu an tek korkusu bir tanecik abisini yanında görememiş olmak. O yüzden genç adam, o prensesler gibi kıza bu korkuyu daha fazla yaşatma ve yanına git. Abisinin desteğini hissettikçe bu durumu daha kolay kabullenecektir.”

Komutanın uzun uzun anlattığı hikaye, Buray’ın kalbine dokunmuştu. Saatlerdir aradığı cesareti sanki bu adam getirmiş, birkaç cümlesiyle kalbinin içine yerleştirmişti.

Buray hızla ayağa kalktığında teğmen oturduğu yerden ona baktı. “Kız kardeşime bacak olmam gerekir öyle değil mi?”

“Aynen öyle delikanlı.”

Bu konuşmadan donra Buray bir an bile beklemeden Efnan’ın yanına gitmiş, gerçekten de dediği gibi ona bacak olmak için yıllarca çalışmıştı.

İşte böyle kurmuştu kardeşinin sarayını. Ama tek bir sorun vardı, şimdi ona hem bacak hem de dil olmak zorundaydı.

Buray, evin bahçesinde bir şeylerle uğraşırken Efnan ve Ömer’in dersi çoktan bitmişti. Biraz bahçede turlamak isteyen genç adam annesinden müsaade istedi ve ev sahibinin yanına doğru adımlamaya başladı.

Bahçede tahtalarla uğraşan adama sessizce yanaşıp “Kolay gelsin.” dedi. Buray, elindeki işten kafasını kaldırdığında Ömer merakla onu inceliyordu. “Ne yapıyorsunuz?”

“Bahçeye bir tane köpek almak istiyorum. Onun için bir kulübe.”

“Yardım edilecek bir şey var mı?

Buray, Ömer’in bu teklifini olumlu karşılamış, ona da yapması için birkaç iş vermişti. Kahkahalar içinde çalışan ikiliyi odasının penceresinden her zamanki boş bakışlarıyla seyreden Efnan, uzun bir süre boyunca gözlerini dahi kırpmadı. Abisini böyle güldüremeyen bir kardeş olmanın üzüntüsü, uğradığı şiddetin travmasıyla birleşip felaket bir gece geçirmesine neden oldu. Efnan’ın psikolojisi ancak hafızası silinirse düzelebilecek derecede bozulmuştu. Ruhuna çocuk yaşta açılan yaralar her geçen yıl kendisiyle birlikte büyürmüşçesine canını daha çok yakıyor, bazen onu yaşamına son verme isteğiyle mücadele etmek zorunda bırakıyordu. Böylesine depresif bir ruhu ancak susarak içine hapsedebiliyordu. Ona göre kelimelere dökülmeyen depresyon, ruha hapsolmaya mahkumdu. Ve çürük bir ruh, eksik bir bedene layıktı. Tıpkı onun ruhunun layık olduğu gibi...

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum