Acının tebessümü, insana en çok yakışandı.
Bağlı olduğu sandalyede hareketsiz duran cesetle yaklaşık yarım saattir karşılıklı oturan Hazar, neyi yanlış yaptığını düşünüyor; karşısındaki manzaranın izin verdiği ölçüde parçaları birleştirmeye, yeni senaryolar oluşturmaya çalışıyordu. Görüşmek için geldiği adamın işi katil tarafından çoktan halledilmişti. Evin geniş salonuna litrelerce kan yayılmış, bazı mobilyaların altına doğru sızmıştı. Kanın hâlâ akışkan olması cinayetin yakın bir zamanda işlendiğini gösteriyordu.
Hazar bu vahşetle karşılaşır karşılaşmaz ekibe haber vermiş, evin güvenlik kameralarını kurcalamaya başlamıştı fakat katil kayıtları çoktan yok etmişti. Birkaç bozuk videodan başka bir şey seyredemeyen polis memuru kendini oldukça umutsuz hissediyordu. Bu vakayı çözemeyeceğini düşündüren beyni korkunç ağrılarla kasılmayı sürdürürken daha fazla ayakta duramadı. Şu anda bulunduğu yere çöküp ekibin gelmesini beklemeye başlamıştı.
Bu haber önce Asena’nın sonra da Salih’in kulağına gitmişti. Asena, karakolda Serra’nın annesi Rabia’nın sinir krizleriyle uğraşırken Hazar merkezi aramış ve yardım istemişti. Genç polis, Rabia için bir ekip ayarlayıp onu hastaneye gönderdiği sırada Salih de olay yerinin yolunu tutmuş; neredeyse Asena ile eş zamanda oraya varmıştı. Salih’in arabasını o istemediği halde Gökçe sürmüş, zaten durduramadığı bu adama göz kulak olma işini tamamen ele almıştı.
Ekip, olay yerine vardığında hızlıca çalışmaya başlamıştı. İşlerini titizlikle yapan olay yeri inceleme polisleri görevlerini yaptığı sırada Gökçe ve Asena yan yana gelmiş, Salih’in neden burada olduğunu tartışıyorlardı. Koltuk değnekleriyle ayakta durmaya çalışan adama bakan kadınların elleri göğüslerinde bağlanmıştı.
“Bir gün işe kefenle gelecek diye çok korkuyorum.” dedi Asena gözlerinin önünde duran işkolik adama hayret ederek.
“Zaten kefenle gezmiyor musunuz?”
“Doğru, geziyoruz sayılır.”
“Ne dediysem eve gitmeye ikna edemedim. İlla buraya gelmek için diretti.”
Asena’nın dudaklarında acı bir tebessüm oluştu ve bakışları Gökçe’ye döndü.
“Tam da ondan beklenen bir hareketti, şaşırmadım.”
“Ne düşünüyorsun bu dava hakkında? Katili bulabilecek misiniz?”
“İşler giderek karmaşık bir hal alıyor. Tatil yapmam gerektiğinden başka bir şey düşünemiyorum.”
Asena’nın cümlesinden sonra ikisi de güldü. O an farkına vardı genç polis, artık önünde bir insanın cansız bedeni varken de sohbet edebiliyor hatta gülebiliyordu. Tıpkı yüzlerce ölüm gören bir doktorun taşıdığı soğukkanlılık ve alışmışlık gibi bir duygu geliştirmişti. Bu duyguya sahip olmak gururunu okşadı. Ne de olsa insanın doğasında doğumlar olduğu gibi ölümlerde vardı ve buna alışmış olmak çok normaldi.
Hazar, ikilinin yanına geldiğinde Asena’nın bakışları ona döndü. Genç adamın gözlerinin altındaki kırmızı halkalar artık mora dönmüş, günlerce uyumadım dercesine haykırıyordu. Daha dün akşam bu konu hakkında kavga etmiş, ikisi de evlerinin yolunu tutmuştu. Belli ki Asena’nın Hazar üzerinde hiçbir hükmü yoktu. Eğer olsaydı genç adam bir kez olsun onun sözünü dinlerdi.
“Ben komiserimin yanına gidiyorum.” diyerek yanlarından ayrılan Asena, Salih’in bulunduğu yere, cesedin hemen yanına, doğru ilerlemeye başladı. Arkasından Gökçe Hazar’a “Ne o, kavga mı ettiniz?” diye sordu. Hazar derin bir nefes alarak ellerini göğsünde bağladı. “Bazen siz kadınları hiç anlamıyorum. Gereksiz yere tripe giriyorsunuz.”
Gökçe başını öne eğerek histerik bir kahkaha attığında birkaç tutam saçı yüzüne düştü. Tekrar başını kaldırdığı sırada genç adamın da ona baktığını gördü.
“Bir kadın trip atıyorsa bil ki ortada ciddi bir mesele vardır.”
“Ne gibi bir ciddi mesele olabilir? Bu gece de uyumadığımı anladı ondan çekip gitti yanımızdan.”
“Siz sevgili falan mısınız?”
Hazar’ı birden tutan öksürük krizleri Gökçe’nin gülmesine neden olurken Hazar, sabır dilenir gibi sesler çıkararak yanından uzaklaştı.
Arkasından seslenen Gökçe, “Git, git tabi. Ne de olsa burası yeri değil. Haklısın.” diye seslendi. Bu üçlü arasında geçen konuşmanın enerjisi sadece birkaç dakika sürüp anında kayboldu. Ölümün sessizliği kısa sürede orada bulunan herkesin üzerine çöktü. Artık sadece gerekli cümleler kuruluyor, davaya faydası olacak şeyler dile getiriliyordu.
Kanıtlar dikkatlice poşetlendikten ve ceset otopsi için morga gönderildikten sonra olay yeri dağılmış, ekip Salih’in evinde toplanmıştı. Ne var ne yok her şey salondaki devasa yemek masasına serilmiş, Salih’in davalar için kullandığı mantar pano da masanın hemen yanındaki yerini almıştı.
Şimdiye kadar geldikleri noktayı Hazar şu sözlerle özetledi.
“Elimizde bire bir aynı yöntemle öldürülen üç kişi var. İlyas Menteşe, Taner Aygün ve Ali Bodur.”
Bu isimleri sayarken fotoğraflarını sırayla tahtaya raptiyelemişti.
“İlyas Menteşe, kantinciliğini yaptığı okulun öğrencilerinden Leyla Öztürk’ü katletmiş bundan haftalar sonra da cinayete kurban gitmişti. Daha sonra okulun kantininde uyuşturucu sakladığı ve bazı öğrencilere kullandırdığı ortaya çıkmıştı. Ayrıca üvey kızını da defalarca kez taciz ettiğini ve o kızın da kimliği meçhul birileri tarafından öldürüldüğünü biliyoruz.” Son cümleyi söylerken gözleri Salih’e kaymış ve yüzündeki acı ifadeye şahit olmuştu. Görmemesi gereken bir şeyi görmüş gibi mahcup bir yüz ifadesiyle konuşmaya devam etti.
“Eşi Rabia Menteşe sinir krizi geçirdiği için şu an hastanede, müşahede altında. Ve Salih komiserime göre bu kadının bizden sakladığı, kızının ölümüne sebep olan bir sırrı var ki buna ben de katılıyorum.” Kadının resmini hızla panoya tuttururken tam da İlyas’ın altına gelmesine özen gösterdi. “İlyas bu işte yalnız değildi. Karısının da her ne kadar inkâr etse de bu işte bir parmağı olduğu ortada.”
Birkaç saniye soluklandıktan sonra “Bir de bu var.” diyerek katilin onlara bıraktığı notu taktı panoya. “Sahneye çıkan manyak katilimizin bizimle oynadığı o oyuncaklardan biri. Kağıttaki adrese gittiğimde bulduğum şey, İlyas Menteşe’nin pis işlerinin doldurulduğu bir bellekti. Henüz onları incelemeye fırsat dahi bulamadan anonsa düşen ikinci kurban Taner Aygün...”
Elini Taner’in üzerine çevirdi. “Bu şerefsiz benim aklımı daha çok kurcalıyor. Çünkü onun bağlantılı olduğu kişinin de cesedini bizzat kendim buldum.” Asena ayağa kalkıp bundan sonrasını devraldığında aralarındaki gerginliğin hâlâ devam ettiğini anladı Hazar. Çünkü sözü devralmamış adeta kendisinden çalmıştı.
“Taner Aygün’ün de benzer işlerden oluşan bir suç listesi var. Ailesiyle konuştuğumda ne karısının ne de çocuklarının adamdan hazzetmediğini, ona mecburen katlandıklarını anladım. Bugün izlediğimiz videodan da bunun nedeni anlaşılıyor.” O esnada Gökçe bilgisayardaki videoyu açıp Salih’in de görebileceği bir yere yerleştirdi. Video bittikten sonra Salih’in dudaklarından dökülen tek kelime ağız dolusu bir küfürdü.
Hazar, Salih uyuyorken araştırdığı her şeyi anlatmaya koyuldu. “Videodaki bu adam Alihan Bodur, piyasada Bodur Ali lakabıyla bilinen bir uyuşturucu taciri. Çok fazla bağlantısı olmasa da sağlam bir zulası olduğu konuşuluyor. Taner, uyuşturucu karşılığında kendi öz kızını bu adama satmaya kalkmış. Videoda da gözüktüğü üzere abisi kızı kurtarıyor ama bunu kimin çektiği ve telefonun kime ait olduğunu henüz bilmiyoruz.”
Asena, “Seri katilimizin bize hediyesiymiş gibi gözükse de bu videoyu katilin çektiğini düşünmüyorum. Video çok fazla hareket ediyor. Belli ki çeken kişinin korkudan elleri titriyordu. Her kesiği birebir aynı atabilecek şekilde kusursuz neşter kullanan bir adamın çekeceği bir video değil bu.” diye fikrini beyan etti.
“Asena’ya katılıyorum. Bu videoyu çeken kişi peşinde olduğumuz katil değil.”
“Peki çocuklarla konuştunuz mu?” diye sordu Salih.
“Evet, ikisi de videoyu kimin çektiğini bilmediklerini söylediler. Kızın psikolojisi hiç iyi değil bu yüzden sorgusu pek iyi geçmedi. Doğukan’sa babasının öldürülmesinden gayet memnun gözüküyor.”
Histerik bir kahkaha döküldü Gökçe’nin dudaklarından. “Benim de böyle bir babam olsa ben de memnun olurdum.” dedi.
Masadaki bütün bakışlar ona döndüğünde eliyle ağzının sürgüsünü çeker gibi yapıp susacağını belirtti.
“Telefonun üzerinden herhangi bir parmak izi de mi çıkmadı?”
Hazar, “Telefonu oraya her kim koyduysa güzelce temizlemiş. Telefonda herhangi bir bilgi de yok. Sanki yeni bir telefona sadece bu video atılmış ve bulmamız için toprağa gömülmüş gibiydi.”
Salih, şakaklarına saplanan korkunç bir ağrıyla başını öne eğdi. Düşünmekten yorgun düşmüş, vücudundaki tüm ağrılar gün yüzüne çıkmıştı. Sözü tekrar Asena aldı. “Bu üç kurbanın da tek bir ortak noktası var; uyuşturucu. Katil neden bu kurbanları seçmiş olabilir?”
“Belki de bu insanlar birer piyondur? Katil sizi başka bir hedefe yönlendiriyor olabilir mi? Bıraktığı ipuçları onu değil başkasını yakalatmak içinse? Belki de ulaşmak istediği hedef için polisin gücüne ihtiyaç duyuyordur?” diye fikrini beyan eden Gökçe’ydi. Söyledikleri masadakilerin aklına yatsa da çok fazla boşluk vardı. Ve aç karınlarıyla bu boşlukları doldurmaları epeyce zordu.
“Bu uyuşturucuların kaynağını bulmamız gerekiyor. Asena, yarın Rabia’yı sorgulamak için hazırlığını yap. İçimden bir ses bu kadının bir şeyler bildiğini söylüyor.”
Asena, Komiserini onayladığı sırada Salih Hazar’a döndü. “Hazar, sen de Doğukan’la tekrar konuş. Birlikte videonun çekildiği sokağa gidin. Bak bakalım o gece hakkında kafasında başka bir şey canlanacak mı?”
Yarınki görev dağılımlarının yapılmasını fırsat bilen Gökçe, Salih’in biraz dinlenmesi adına “Bence biraz ara verin, yemek yiyelim. Karnınızı doyurduktan sonra tok kafayla devam edersiniz.” dedi. Hazar, Gökçe’nin bu fikrine katıldığını belli edercesine elindeki kalemi masanın üzerine fırlatıp ellerini ensesinde birleştirdi ve geri yaslandı.
“On tane ıslak hamburger gömerim.”
“Yuh.” deyip alaylı bir tonda gülen Asena’ydı.
Hazar da gülerek güzel ekip arkadaşına baktı. “Barıştık mı?”
“Yemekleri sen ısmarlarsan olabilir. Çünkü bir on tane de ben yerim.”
İkinci “Yuh.” da Hazar’ın dudaklarından dökülürken Salih masadan kalkmıştı. Gökçe, Asena ve Hazar ikilisine güldüğü sırada birden kendini Salih’in peşinden giderken bulmuştu. Banyoya giren Salih kapısını kapatmadan kolluğunu çıkardı ve kazağını üzerinden sıyırmaya çalıştı. Omzundaki yara buna müsaade etmezken acıyla inleyip suyu açtı. Yüzüne birkaç avuç su çarparak biraz da olsa serinlemeye çalıştı. Tüm bunlara kapı eşiğinde şahit olan genç kadın “Yardım lazım mı?” diye sordu. Salih’in bakışları arkadaşına döndüğünde yüzünü garip bir ifade kaplamıştı.
“Öleceğim diye çok mu korktun? Nedir bu yardımsever tavırlar?”
“Evet, korktum.” bir saniye bile beklemeden verilen bu cevap Salih’e söz hakkı doğurmamıştı. Birkaç saniye sessiz kalan ikili hareketsizce birbirlerine baktılar. Gökçe ona doğru adımlayarak aralarındaki mesafeyi kapattı. “Biz arkadaşız Salih. Tamam arada tartışmalarımız olabilir hatta bunların çoğu kavgaya bile dönüşüyor olabilir ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyor. Biz arkadaşız. Ve zor zamanında her zaman senin yanında olacağım.” Gökçe, Salih’in kazağını üzerinden çıkardığında kollarına vuran hava serinlemesini sağladı. Saatlerdir kazakla oturmayı neden sürdürdüğünü düşünürken Gökçe onu çoktan yalnız bırakmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde yemekler yenilmiş, birçok konu daha konuşulmuş ve ekip dağılmıştı. Asena eve gitmek yerine veterinerin yolunu tutmuşken Hazar; birkaç saat de olsa uyumak için çoktan evine ışınlanmış, duşunu almış ve yatağına girip uykuya dalmıştı.
Buraya gelip gelmemek konusunda kendiyle büyük kavgalar veren Asena, klinikten içeriye girerken kalbinin boğazında attığını hissediyordu. Kendine sürekli telkinler verse de kalbi sözünü dinlemiyordu. Hâlâ haddinden fazla atmak için sınırlarını zorluyordu. Yumruğuyla birkaç kez göğsüne vuran genç kadın başını öne eğip “Sadece köpeğin durumunu soracağız sakin ol et parçası.” diye mırıldandı. Şans bu ya, tam da o sırada karşısında gördüğü adamla nefesi kesilmişti.
“Siz? Asena Hanım’dı değil mi?”
Asena, şapşalca başını yukarı aşağı salladığında adam gülümseyip “İsim hafızam çok iyidir.” dedi. “Hoş geldiniz. Bir kez daha kahvemden içmek ister misiniz? Tam da kendime kahve yapacaktım.”
Aras’ın bu teklifi üzerine o akşam içtiği kahvenin tadı Asena’nın ağzında bir tat bombasına neden oldu. Tekrar aynı lezzeti duymak isteyen genç kadın olumlu anlamda cevap verdi. Aras kahveyi yapmak için gittiğinde Asena etrafa göz gezdirdi. İlk geldiği gecedeki hisleriyle şu anki hislerinin arasında dağlar kadar fark vardı. Mesela şu an etrafın düzenini ve temizliğini görebilecek kadar rahat ve huzurluydu.
Açık renklerde dekore edilmiş bekleme salonu aynı zamanda lobi görevi görüyordu. Asena’nın oturduğu koltuktan sadece iki kapı gözüküyordu. İçeride neler vardı bilmese de aynı modernlikle ve temizlikte olduğu kesindi.
Çok geçmeden Aras gelip yanına oturduğunda bu anı ikinci kez yaşıyor olması içindeki heyecanı bir nebze bastırmıştı.
Kahvesinden bir yudum alıp sehpanın üzerine koyduğunda bakışları genç veterineri buldu.
“Buraya getirdiğim köpeğin durumunu kendi gözlerime görmek istedim. Telefonda iyi olduğunu söylemeniz inanmam için yeterli gelmedi.”
Aras, burukça gülümsedi. Asena bu ifadenin anlamını bilmese de adama çok yakıştığını düşündü. Merak edip sordu.
“Neden öyle güldünüz?”
“Nasıl?”
“Sanki kötü bir şey varmış gibi.”
Aras derin bir nefes alıp kahvesini sehpaya, Asena’nınkinin yanına, koydu.
Genç kadın birden ciddileşti ve oturduğu yerde dikleşti.
“Yoksa öldü mü?” diye sorduğunda gözlerinde bir damla yaş parıldamıştı. Aras hızla duruma müdahale etti. “Hayır, hayır tabii ki ölmedi.”
“Neden öyle üzgün bir surat yaptınız o zaman.”
“Bekleyin onu sizin için getireyim.”
Asena’nın endişesi Aras’ın bu teklifinden sonra biraz azalsa da tamamen yok olmamıştı. Saniyeler sonra kapıdan görünen Veteriner ve kahverengi köpek Asena’nın içine su serpmişti. Genç kadın hızla oturduğu koltuktan kalkıp onlara doğru gitti ve köpeği kucağına almak istedi. Aras’ın, köpeği sıkıca kavrayan parmakları daha çok kasılınca Asena’nın bakışları kahverengi gözlere ulaştı. Bakışlarında soru işaretleri gezinse de bu mesafede uzun süre tutunamayacağını içten içe biliyordu. Bu yüzden köpeği kendisine vermeyi reddeden adamdan bir adım uzaklaştı.
“Ne oldu?” diye sordu. Veteriner köpeği ilk geldiği günkü gibi sedyenin üzerine bıraktığında bacağından beline bağlanmış aparatları gördü.
Aşağı baktığı için yüzüne dökülen birkaç tutam saçı kulaklarının arkasına sıkıştıran genç kadın, “Bunlar da ne böyle?” diye sordu.
“Çarpmanın etkisiyle omuriliği hasar almış, alçıyı çıkardıktan sonra hâlâ yürüyemiyordu. Maalesef bundan sonra da yürümesi pek mümkün gözükmüyor.”
Asena, havaya kaldırdığı kaşlarıyla yattığı sedyede inleyen köpeğe bakıyordu. Onun bu tepkisini dikkatle inceleyen adam normalden büyük elleriyle köpeğin başını okşamaya başladı.
“Bu küçük savaşçı çok acılar çekti ama artık hepsi geride kaldı.”
Aras, elini çektiğinde Asena da onu taklit edip köpeği sevmeye başladı. “Neler gelmiş senin başına böyle? Zavallı şey. Geçti artık tamam mı? Emin ellerdesin.”
“Onun hâlâ bir ismi yok. Siz koymak ister misiniz?” diye araya girdi Aras.
Asena, az önce Aras’ın yüzünde gördüğü acı tebessümü kendi yüzüne taşıyıp biraz daha okşadı köpeğin başını. Şimdi anlamıştı bu yüz ifadesinin anlamını. Kötü şeyler tebessümü soldursa da iyileri her zaman yerini korumasına yardımcı oluyordu. Bu bir nevi iyi ile kötünün savaşıydı ve sonuçta hiçbir kazanan olmuyor, birbiri içine girmiş bu zıtlıklar insanın yüzündeki yerini alıyordu. Acının tebessümü, insana en çok yakışandı.
“Cesur olsun mu?” diye sordu Asena.
“Harika bir seçim.” Aras da öne doğru eğildiğinde ikilinin yüzleri aynı hizaya gelmişti. “Aileye hoş geldin Cesur.” Genç kadının bakışları yanına eğilip köpeği seven adama döndü. Bir an için Aras’ın da kendisine baktığını gören genç polis anında bu karenin fotoğrafını çekmiş ve hafızasına saklamıştı. Ama bu an o kadar kısa sürmüştü ki Asena böyle bir anın yaşanıp yaşanmadığından bile emin olamamıştı. Belki de sadece arzularının ona oynadığı bir yanılsamanın fotoğrafını zihnine kaydetmişti?
Aras, köpeği içeriye götürürken Asena ufak bir koridordan geçerek merdivenlerden alt kattaki lavaboya inmişti. Bir sürü duygu kalbini kuşatmışken kollarını yukarı sıyırdı, bilekliğini ve saatini çıkarıp tezgâhın yanına koydu. Yüzünü yıkadığında avuç içlerini tezgâha yasladı ardından aynadaki yansımasına baktı. Kendine her zaman dürüst olan genç kadın yine dürüst olmayı seçti ve “Ah, berbat gözüküyorum.” diye söylendi. Peçete alıp yüzünü kuruladı, saçlarını çözdükten sonra parmaklarıyla tarayıp tekrar topladı. “Böylesi daha iyi.” Saatini koluna taktığı esnada lavabodan çıktı.
Merdivenleri tırmanmadan önce duvarın dörtte üçünü kaplayan devasa tablo ilgisini çekti ve ona doğru yöneldi. Resme neresinden bakarsa baksın bir anlam veremiyor, bu anlamsızlığı nasıl güzel bulduğunu idrak edemiyordu. Daha sonra duyduğu garip bir inleme sesiyle tabloya iyice yaklaşmaya başladı. Tuhaf ses kulaklarını doldururken ne olduğunu anlamak için dikkatlice dinledi. Sanki yabani bir hayvanın ölüm döşeğinde çıkardığı ses gibi bir yankı kulağına geliyor, ara sıra sessizlik oluyor ve tekrar benzer sesi duyuyordu. Merak duygusuna yenik düşerek kulağını tabloya dayamak üzereydi ki dibinden yükselen sesle çığlık atıp ona doğru döndü.
“Ne yapıyorsunuz?”
“Hiç, bir ses geliyor da ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.”
Aras da tabloya doğru eğildiğinde bu gece sayamayacağı kadar çok yakından yüzüne bakma fırsatı yakalamış oldu Asena. Başını ondan yana çeviren genç adam ciddi bir ses tonuyla “Tablonun konuşmadığına eminim.” dedi. Daha sonra kendisiyle dalga geçtiğini düşündüğü veterinerden uzaklaşan genç kadın “Benimle dalga mı geçiyorsunuz?” diye sordu.
“Yanlış bir şey mi söyledim. Çok üzgünüm. Sizi öyle tabloya kulak vermiş bir şekilde görünce kendimi tutamadım.”
Asena, genç adamın özrünü görmezden gelip “Şu sesi duymuyor musunuz?” dedi. Bu seferki ses iniltiden çok şırıltı gibiydi.
Aras, sese kulak verdiğinde ne olduğunu anlaması uzun sürmemişti. “Üstteki oda sterilizasyon odası, bu ses oradan geliyor.” diye açıklama yaptı. Asena, kendini iyice meraklı bir kadın gibi tanıttığı için korkunç bir utanç duyuyordu. Bu yüzden eve gitmek için hazırlanmaya başladı.
“İsterseniz sizi eve bırakabilirim? Benim de işim bitti zaten.” dedi Aras, panik içinde hazırlanan kadına bakarken. Genç kadının bu halleri gözüne şirin gözüküyordu. Meraklı oluşu onun için sorun teşkil etse de her şeyin üstesinden gelebileceğine emindi. Bu yüzden içinden geldiği gibi davranmakta bir sakınca görmüyordu.
“Hiç gerek yok, zahmet etmeyin. Ben kendim giderim.”
Gevheri, lobideki saate bakarak konuştu. “Saat geç oldu. Lütfen izin verin sizi bırakayım.”
Adamın ısrarcı tavrına daha fazla direnemeyen Asena başını mahcup bir edayla salladı. Kadın, arabaya doğru giderken Aras son kez kliniğine göz gezdirdi. Yarın pazardı ve gününü evde geçirecekti. Hayvanların yemini Asena’yı bıraktıktan sonra koymayı planladı ardından birkaç saatliğine kapıyı kilitledi.
Kliniğin demir kapısı kapanırken bir başka kapı da Asena’nın evinde babası tarafından kapatılmıştı. Kızının hâlâ eve gelmemiş olmasından endişe duyan baba oturma odasında turluyor, ikide bir cama çıkıp sokağın başına bakıyordu.
“Başımı döndürüyorsun baba. Otur artık.” Konuşan Asena’nın kız kardeşi Damla’ydı. Elinde tuttuğu notlardan pazartesi günü girecek olduğu sınava çalışıyordu. Babasının bu şekilde dönüp durması onu da geriyor, odaklanmasına engel oluyordu.
“Evdeki afacanlardan kaçıp ders çalışmak için buraya geliyorum, sen daha çok dikkatimi dağıtıyorsun.”
Kızların anne ve babası Asena liseye giderken boşanmış; Damla annesiyle Asena ise babasıyla yaşamaya başlamıştı. Birkaç yıl sonra annesi Barış adında bir adamla tanışmış ve onunla evlenmişti. Barış’tan ikiz erkek çocukları olan kadın dört yıldır erkek annesiydi. Afacandan kastı da bu çocuklardı. Talha ve Furkan. Damla ve Asena’nın afacan üvey kardeşleri.
Adam kızını dinleyip oturdu fakat endişesi hâlâ devam ediyordu.
“Siz de anne olunca anlarsınız, evladın saat bire gelirken eve gelmediğinde nasıl hissedeceğinizi.”
“Baba bu kız polis, normal değil mi?”
“Polis olduğu için endişeleniyorum ya zaten! Arasana tekrar.”
“Kapalı telefonu dedim ya. Şarjı bitmiştir.”
Adam tekrar cama doğru giderken Damla eşyalarını toplaya başladı. Sanırım artık çalışacak psikolojiden çoktan uzaklaşmıştı. Odasına gitmek için ayaklanmıştı ki babası “Şu arabadan inen Asena değil mi?” diye sordu. Damla da babasının yanına gitti ve gösterdiği yere baktı.
“Buradan o mesafeyi nasıl görüyorsun?”
“Kızımı nerde olsa tanırım ben. Hazar yeni araba mı aldı?”
“Hayır, bu başkasının arabası.”
Babası Damla’ya bakıp “Bana bak kız, ablanın görüştüğü biri mi var?” diye sordu.
“Yoktu.”
“Yoktu mu? Nasıl kardeşsiniz siz. Sen şimdi bu araba kimin bilmiyor musun?”
“Belki bir kız arkadaşınındır. Olamaz mı?”
Adam biraz daha dikkatli baktığında Asena’nın apartmanın girişine doğru koştuğunu gördü. Siyah lüks araba da bir çırpıda dönüp gözden kaybolmuştu.
Adam gülüp “Biz de genç olduk Damla Hanım, biz de. Ablana bir şey söyleme. Bu konuyla bizzat ilgileneceğim.” dedi ve odasına doğru yöneldi. Damla arkasından gözlerini devirerek kendini koltuğa bıraktı. Dakikalar sonra ablası kapıdan ıslanmış bir şekilde girdi. Üstünü başını çıkardığı sırada salonda oturan Damla’yı gördü.
“Sen daha yatmadın mı?”
“Pazartesi sınavım var. Tıp zor, çalışman gerekiyor. Polis akademisi gibi çerez değil.”
Asena gülüp “Ne oldu? Neden yine akrep gibisin?” diye sorduğu esnada koltuğa doğru ilerledi, Damla’nın yanına bıraktı kendini.
“Biraz daha erken gelemez misin? Babam cidden endişeleniyor.”
“İşlerim vardı. Mesaj atmıştım ona.”
“İşlerinin seni buraya bırakan adamla bir ilgisi var mıydı?”
Asena şaşkınlıkla kardeşine baktı. “Bizi mi gördün?”
“Adamdı dimi? Kimdi o? Sevgilin mi?” Damla heyecanla ablasına dönmüştü. Asena, susması için genç kızın ağzını kapattığında Damla, bir şeylerin olduğundan daha da emin olmuştu.
“Sadece bir tanıdıktı. Abartılacak bir durum yok.”
“Sen onu bir de babama söyle.”
“Babam ne alaka?”
“Sizi o gördü.”
“Ne!”
“O kadar korkma canım. Evde kalacağını düşündüğü kızının sevgilisi olduğunu görmek itiraf etmese de hoşuna gitmiştir. Eminim şu an odada düğününüzü planlıyordur.”
Asena sıkıntıyla koltuğa yaslandı. Derin bir iç çekti.
“Ne dedi?”
“Bu konuyla bizzat ilgileneceğini söyledi.”
“O ne demek?”
Damla ellerini iki yana açarak bilmediğini belli etti.
“Kimdi o adam?”
“Bir veteriner. Anlatmıştım ya.”
“Bu o adam mı? Neydi adı? Asaf mıydı Araf mıydı...”
“Aras.”
“Heh, Aras. Aras Gevheri. Klinikte miydin? Oradan buraya nerden baksan yarım saatlik yol var. Ne konuştunuz arabada gelirken?”
Tüm bu konuşmaları dinleyen babasından habersiz, yaklaşık bir saat öncesine gitti Asena’nın zihni.
İkili arabaya binip yola çıktığında yağmur çise şeklinde arabanın ön camına düşüyor, camın yüzeyinde birleşen minik damlalar yeterli güce ulaştıklarında arabanın kaputuna doğru kayıyordu. Ne söyleyeceğini bilmeyen genç kadın içinde bulunduğu durumdan hem memnun hem de rahatsızdı. Konuşmayıp sessizce yolculuk yapmak rahatsız hissettiriyordu. Bu garipliği çözmeli ve konuşabilecekleri bir şey bulmalıydı. Aniden aklına “Cesur’un durumu ne olacak? Onu siz mi bakacaksınız?” sorusu geldi.
“Şimdilik öyle gözüküyor. Sokak hayvanlarını tedavi ettiğim süre zarfında sahiplenmek isteyen vatandaşlar oluyor. Birçoğunu bu şekilde sokağın zorlu şartlarından kurtardım. Sahiplendiremediklerimi barınaklara götürüyorum. Ama Cesur’un durumu farklı. Onun özel bir bakıma ihtiyacı var. Bu yüzden bakımını üstleneceğim.”
Asena adamı gülümseyerek dinliyor, yüzünün sağ tarafına vuran trafik ışıklarının yanağında yaptığı ışık gösterisini seyrediyordu.
“Babamın hayvan kılına alerjisi var bu yüzden eve evcil hayvan hiçbir zaman alamadık. Ama benim de devasa bir akvaryumum var. Otuz dört tane de balık var içinde.”
“Balıkları seviyorsun yani?”
“Evet, severim. Babam biz çocukken küçük bir fanusta iki balık getirmişti. Birinin ismini Hacivat diğerininkini Karagöz koymuştum. O sıralar onların büyük hayranıydım.”
Kahkaha ile konuştu Aras. “Hacivat ve Karagöz mü?”
“Sürekli dövüşüyorlardı. Başka bir isim yakışmazdı diye düşünmüştüm.”
“İyi düşünmüşsün, beğendim.”
“Önce Karagöz, bir yıl sonra da Hacivat öldü. O kadar çok ağlamıştım ki babam başka alabileceğimizi söyleyip durmuştu. Ama onlar da ölür diye istememiştim. Bu yüzden uzun zaman balığımız olmadı. Biraz daha büyüyünce anladım ki ölüm çok normal bir şey ve sırf ölecek diye istediğimiz bir şeye sahip olmamak aptalcaydı. Onunla vakit geçiren ben olmasam dahi, ölümlü bir canlı eceli gelince zaten ölecekti. Bu yüzden kendimi onunla geçireceğim vakitlerden mahrum etmek istemedim.” Bedenini Aras’a çevirdi. “Düşünsenize ölecek diye arkadaş edinmeyip hayatını yalnızlıkla sürdürüyorsun. Böyle saçma şey mi olur? Bunu anladıktan sonra bir sürü balık aldım, koca bir akvaryum kurdum. Şimdi onlarla yaşıyorum. Ölenler oluyor ama bunu kabullendim. Artık ağlamıyorum.”
“Tebrik ederim. O yaşta çok güzel bir çıkarımda bulunmuşsunuz.”
Çeşitli konular hakkında sohbet ettikleri yol boyunca çok güzel vakit geçirmişti ikili. Yaklaşık kırk dakika süren yolculuğun ardından Asena’nın evinin bulunduğu mahalleye girmişlerdi. Genç kadın tam da evinin önüne gelmeden Aras’a arabayı durdurmasını söylemişti. Aras çevreye bakınarak “Hangisi sizin eviniz?” diye sordu. Asena ileriyi gösterdi. “Şuradaki, yarısı gözüken beyaz apartman.”
“Oraya daha var neden burada durduk?”
“Aras Bey, bilmiyorsunuz sanırım ama burası İstanbul da olsa ufak bir mahalle. Buradaki herkes beni tanır. Gecenin bir vakti sizin arabanızdan indiğimi görürlerse türlü türlü dedikodunun odağı olabilirim. Ve inanın bana, hayal güçleri tahmin edemeyeceğiniz kadar geniştir.”
Aras gülerek kemerini çözdü ve Asena’ya döndü. “Kusura bakmayın, düşünemedim.”
En ufak hatası için bile özür dileyen bu naif adam giderek Asena’nın gözüne giriyordu. Asena da kemerini çözüp ona doğru döndü.
“Önemli değil. Bıraktığınız için çok teşekkür ederim.”
“Balıklarla herhangi bir sorun yaşarsanız beni arayabilirsiniz. Dediğiniz gibi devasa bir akvaryumsa yardıma ihtiyacınız olabilir.”
“Tamam ararım.” Asena kapıyı açtı ve indi. Soğuk hava anında üşümesine neden olunca herhangi bir şey söylemedi. Adama el salladıktan sonra evinin olduğu tarafa doğru koşmaya başladı. Genç veteriner, birkaç dakika kadının arkasından baktı ve bu mahalleyi aklına kazıdı. Arabasını döndürüp kliniğinin yolunu tuttu. Gelirken ki trafik dönüşte yoktu. Bu yüzden yaklaşık otuz dakika içinde kliniğe varmıştı. İçeri girdikten sonra ilk iş merdivenlerden aşağı yönelmiş ve duvarda asılan tablonun önünde dikilmişti. Tablonun sağ tarafındaki boşluğa parmağını koyduğunda duyulan bir gıcırtı sesiyle tablo önce geriye sonra sağ tarafa doğru kaydı. Önüne açılan kapıdan içeri girdiğinde duvar eski haline döndü. Garip sanat eseri sahibini yutmuş, yerine esrarengiz bir gizemin soru işaretlerini bırakmıştı.

