16.02.2011
Hiçbir ülke savaşı kendine yakıştırmaz ve bütün savaşlar asla bizim başımıza gelmez denildiğinde başlar.
Uzun sürecek bir iç savaş ülkede baş gösterdiğinde halk kendini en güvenli hissettiği yerde, evinde, tutması gerektiğini acı tecrübeler sonucunda kavramıştı. Yüzlerce sivil, çatışmalarda can vermiş; birçok yer yaşanmaz hale gelmişti. Bizim başımıza gelmez denilen o savaş gelip çatmıştı.
Savaş kabul edilir şey değildi! Evde oturup hiçbir şey yapmadan ölümü beklemek, en zoruydu. Ve ölümü, bu zorluğa tercih eden insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. O insanların yoluysa felaketten başka bir yere çıkmıyordu.
Yemek vaktiydi ve Barhum ailesinin masasında bir parça hamurdan başka bir şey yoktu. Sobanın gözünde pişen ve herkese avuç içi kadar düşen ekmek anne tarafından paylaştırılırken yer sofrasının uzak köşesine oturmuş adam, masanın boşluğunu görmeyecek kadar düşünceliydi. Ülkesinin son halini enine boyuna düşünüyor, bağımsızlığa devlet adamlarından daha çok kafa yoruyordu. “Ah, başımıza ne geldiyse o açgözlüler yüzünden geldi. Hepsini ateşe atıp cayır cayır yakmalı.” diye geçirdi içinden.
Birçok direnişin de başını çeken bu adam, protestoların bilinen yüzü haline gelmişti. Kendisi farkına varmasa da oldukça fazla yoldaşına umut kaynağı olmayı başarmıştı. Bu yüzden arkadaşları ona ‘Umut’ lakabını takmıştı. Gerçek ismiyse karısından başka kimsenin ağzından çıkmıyordu.
Tabi, birazdan gelecek olan Azrail hariç.
On beş yaşındaki Buray, elleri cebinde masaya yaklaştığı sırada annesi, babası ve küçük kız kardeşi sofradaki yerlerini çoktan almışlardı. Yuvarlak masanın tam ortasında duran ekmek hepsi için şükür kaynağıydı. Babasının düşüncelerden sıyrıldığı tek an bu şükür anıydı.
Buray’ın sağ cebinde ortaya çıkmak için uygun ânı bekleyen mum hafiften yumuşamaya başlamıştı. Bakışları güler yüzüyle tüm endişelerini maskeleyen annesinde geziniyor, ondan onay bekliyordu. Annesi sofradaki ekmeğin ortasında ufak bir delik açtığında beklediği onayı alan Buray, iki elini de cebinden çıkardı ve diğer elindeki çakmakla mumu yaktı, annesinin hazırladığı yere yerleştirdi. Bugün kız kardeşinin doğum günüydü ve her yıl kullandıkları bu mum yeniden yanmıştı. Alkışlar eşliğinde mumun daha fazla erimesine müsaade etmeden ekmeğe üfleyen kız dileğini mum söndükten sonra tuttu. Ellerini çenesinin altında birleştirip gözlerini kapattı. Sevimli ve mutlu sesi ailesinin kulağına dolarken şu sözleri söyledi.
“Bu yılki dileğim; bu mumu tekrar üflediğimde yanımda olmanız.”
Buray, koca ellerini kardeşinin koyu sarı saçlarına daldırıp karıştırdığında anne ve babası hüzünle onları seyrediyordu.
“Tabi ki de yanında olacağız, nerde olacağız başka?” dedi abisi.
Efnan’ın yeşil gözlerindeki ışık abisinin sevecen tavrıyla daha da parlak hâle geldiğinde o ışığı karanlığa boğacak olan felaket evlerine adım adım yaklaşmaktaydı. Ellerindeki ölüm makinelerini kavrayan parmakların hepsi siyah bir eldivenle kaplıydı. Üzerlerine giydikleri bol ama kalın kıyafetler soğuktan donmalarına engel olsa da sıcak tutmuyor, üşütüyordu. Siyah botlar evin betondan merdiveninde iz bırakarak ilerlerken içerideki mutluluk son anlarını yaşıyordu. Siyah ellerden biri yumruk olup kapıya defalarca kez vurduğunda Umut, başlarına geleceği anında sezmiş; iki çocuğunu da saklanmaları için bir yerlere sürüklemeye başlamıştı. Evi saran telaş tüm akşamı, birazdan kırılacak kapıysa tüm aileyi mahvedecekti.
O gece; anne ve babası gözlerinin önünde kan kaybından ölen, kız kardeşi hayatı boyunca yürüyemeyecek olan, kendisi de bu felakete şahit olmak zorunda bırakılan bir çocuğun öldüğü; bir katilin doğduğu geceydi.













