İçeriğe geç

Hayat Düğümü

Bölüm 2 · 13 dk okuma

Hayat Düğümü

Bölüm 2

1. SAHNE; TANIŞMA

Sokağın ıssızlığının soğuğu davet ettiği gece, sokaktaki tek kişi emin adımlarla yürüyen adamdı. Gölgesiyle birlikte gitmek istediği yere yürürken kafasındaki birkaç düşünceyi de netleştirmeye çalışıyordu. Adımlarının aksine düşünceleri sırtına ağır bir kambur yükleyecek türdendi. Sağa dönüp başka sokağa sapacağı sırada sokağın sonundaki tek katlı evden göğe yükselen dumanlar adımlarının bir anlığına duraksamasına neden oldu. Ne olduğunu anlamaya çalışarak birkaç adım attıktan sonra gelen çığlıklar adımlarını hızlandırarak eve yönelmesine neden oldu. Attığı adımlar evin önünde bıçak gibi kesildiğinde küçük evin bahçesinde birkaç kişinin birinin adını haykırarak içeri girmeye çalıştığını gördü ama zihnindeki sesler katlanılmaz derecede artmış, önündeki görüntüyü bile bulanık hale getirmeye başlamıştı. Geçmişinde yaşadığı ve zihninin en derinlerine çok zor uğraşlarla gömdüğü anı yeniden ortaya çıktığında gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Kapalı gözlerinin önüne gelen anıyı bu sefer seyirci olarak izlemeye başladığında buna da fazla dayanamadı ve hızlı bir şekilde gözlerini açtı. Alevlerin bütün eve yayılmak üzere olduğunu gördüğünde vermesi gereken bir kararın eşiğindeydi. Geçmişini o yangında yakmış olsa bile bir kişi daha yansın istemedi, bir kişiyi daha yangına vermek istemedi. Koşar adımlarla evin bahçesine girip çevredekileri görmezden gelerek evin içine daldı. Alevler koridora sinsi bir yılan gibi kıvrılarak yayılmaya başlamıştı ve çok vakti yoktu. Koridordan zorlukla da olsa geçerek koridorun sonundaki mutfakta gözlerini gezdirdi. Boş olduğunu görünce yine koridorun sonunda olan odanın kapısını adeta kırarak açtı ve yerde yatan bir beden fark etti. Bedenin yanına giderken zihni alev alevdi. Alevler ruhuna sıçramaya çalışıyor, geçmişin ruhunda bıraktığı yara çukurlarının üstüne kendi imzasını atmak istiyordu. Yanına adımlayıp bedeni narince kucağına aldı ve odadan çıkmaya yeltendi ama geldiği kadar kolay olmadı. Büyük bir alev kendisiyle beraber herkesi yakmak istiyormuş gibi kapının sağ tarafına hızla yayıldığında artık öksürmeye başlamıştı. Kapının sol tarafında alevin ulaşmadığı aralıktan geçerek koridora yöneldi ve kendiyle birlikte kızı da zorlukla evin dışına çıkardığında ilk yaptığı kızın nefes alıp almadığına bakmak oldu. Nefes aldığını fark ettiğinde derin bir nefes verdi ve sakince ayağa kalkarak kızın yanına toplanan kişileri izledi. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığında bütün yaşadıkları ve yaşayacakları yangınla beraber kül olup gökyüzünden yavaşça yere doğru süzülmeye başladılar. Adam olanları farkında değildi. Yanıyordu. Sönemiyordu. Yanıyordu. Kendi içini kasıp kavuran ateş, öldürüyordu. Artık şimdiye dek saklayabildiği tek yer de yanıyordu. Kalbi alev alevdi. Ve kafasından aşağı dökülen ilerisindeki yangının değil, kalbinin külleriydi.

1.BÖLÜM

Soğuğun katlanılmaz olduğu günde yine okula gitmek için evden ayrıldım. Karnım aç olduğunu belli edercesine guruldarken bir yandan da koşarak otobüse yetişmeye çalışıyordum. Artık okula geç kalmamam gerekiyordu çünkü bu aralar fazlasıyla bu konuda uyarılmıştım. Otobüs neyse ki hemen geldi ve hızlıca cam kenarında bir yere oturup sakince kulaklığımı cebimden çıkardım. Cam kenarına oturmak küçüklüğümden beri sevdiğim şeylerden biriydi. Yanımdan geçen insanları, dükkanları, evleri, hastaneleri izleyerek hayatımı düşünmeyi çok seviyordum. Belki de hayatın yanından geçerken kendi hayatımı düşünüyordum, bilmiyorum. Cebimdeki telefon titremeye başlayınca düşüncelerimden sıyrılarak ve gözlerimi camdan ayırarak elimi montumun cebine atıp telefonumu çıkardım. Arayan Mira’ydı. Muhtemelen sınavlardan dolayı sabahlamıştı ve şu an da son sınav olduğunu söyleyerek çığlık atmak için beni aramıştı. Mira en yakın arkadaşımdı ve 5 yıldır çok yakın olmamıza rağmen her yeni gün beni daha da şaşırtmayı başarıyordu. Yapmaz dediğim ne varsa 1 gün sonra sanki bana inatmış gibi yaptığı için hakkında net şeyler söylemem imkansızdı ama tanıdığım en neşeli insandı. Resmen hayat enerjimdi. Mira’yı daha fazla bekletmek istemeyerek telefonu açıp kulağıma götürdüm. Açtığım anda önce tiz bir çığlık duyuldu, bunu otobüsteki insanların duymadığından bile şüpheliydim. Telefonu yavaşça kulağımdan uzaklaştırarak çığlığının bitmesini bekledim. Bittiğine kanaat getirdiğimde “Sana da günaydın.” diyerek konuşmasını bekledim. “Kızım sen iyi misin, şu an bu çığlığı duyar duymaz bana aklındaki bütün yaratıcı cümlelerini sunmuş olman gerekirdi.” dediğinde gözlerimi devirerek ve söylediklerini duymazdan gelerek “ 10 dakikaya okulda olurum.” dedim. Anladım dediğinde okulda görüşürüz dedi ve telefonu kapattı. Ben de telefonu yeniden cebime koydum ve gözlerimi yeniden yanımdaki cama diktim. Mira öylesine söylemişti belki ama gerçekten bu aralar kendimi pek iyi hissetmiyordum. Gittiğim birkaç yerde içimi tuhaf bir duygu kaplıyor ve sanki orada daha önce bulunmuş gibi hissediyordum. Nedenini anlayamasam da bu aralar olmaya başlamıştı ve düşündüğümde herhangi bir neden bulamıyordum. Aynı zamanda daha birkaç ay öncesine kadar ilgimi zerre kadar çekmeyen olaylar veya durumlar, şu an çok farklı bir şekilde içimde merak uyandırıyordu. Ne olduğunu anlayamasam da bir şeylerin olduğundan emindim. Düşünerek bir yere varamayacağımı fark ettiğimde akışına bıraktım ve belki de normal olduğunu düşünmek istedim bilemiyorum. Kapının açılıp kapanma esi hemen arkamdan duyulduğunda inmem gereken durağı geçtiğimi fark ederek içimden kendime laflar sıralarken ayağa kalktım ve kalabalık otobüsten zorlukla da olsa inmeyi başardım. Geriye dönüp yürümeye başladığımda bugün gireceğim son sınavın bilgilerini içimden son bir kez tekrar etmeye başladım. Orta halli bir öğrenciydim, derslerim iyiydi ve öyle devam etmesini istiyordum. Bir anda önüme birinin geçmesiyle irkilerek geriye adım attım. Kafamı kaldırdığımda Doğan’ın karşımda dikildiğini gördüm. Ters ters bakarak “Ne önüme çıkıyorsun be öyle?” diyerek yeniden yürümeye başladım. O da yanımda ilerlemeye başladığında “Gördüğünü düşündüm yanındaydım çünkü Aden.” dedi. Bir şey söylemeden ilerlemeye devam ettiğimde koluma girdi ve beni daha hızlı yürütmeye başladı. Yeşil gözlerine gözlerimi kaldırıp soru işaretleriyle bakarken “Okula girmeden şuradan bir şeyler alalım, bir şeyler yememiş gibisin.” Dediğinde başımla onayladım ve okulun yanındaki pastaneye girdik. Birkaç tane meyve suyu ve poğaçayla pastaneden ayrıldık. Poğaçalarımızı yerken bir yandan da Mira’yla buluşacağımız yere doğru ilerliyorduk. Birkaç dakika ikimiz de konuşmayıp Mira’yı beklesek de Doğan daha fazla dayanamadı ve konuşmaya başladı. Onu da Mira gibi çok seviyordum. En yakınlarımdan biri de oydu. “Bugün sınavlar bitiyor, Mira sen ben bir yerlere gidelim diyorum hem uzun zamandır gidemiyorduk. Ne dersin?” diye sordu. Kısa bir süre düşündüm ve biraz vakit geçirmenin benim için iyi olacağına karar verip “İyi olur, gidelim.” Dedim. Başını onaylarcasına salladığında Mira da görüş açımıza girmişti. Yanımıza geldiğinde önce bana sonra Doğan’a sarıldı ve “Nasılsınız bakalım?” dedi ama cevap vermemizi beklemeden devam etti, “Valla şu sınavlar bir bitsin diyordum, sonunda be!” diyerek bir çığlık daha attı. “Kızım manyak mısın nesin, çığlık atıp duruyorsun.” dediğimde öpücük atarak yürümeye başladı, biz de arkasından yürümeye başladık. Yanına yetiştiğimizde Doğan’la aralarında sohbet etmeye başlamışlardı. Aralarındaki sohbete arada dahil olarak onları dinlerken Doğan okul çıkışında bir planının olup olmadığını sordu Mira’ya. Mira da olumsuz anlamda kafasını iki yana salladığında Doğan ellerini çarparak “ Harika, o zaman çıkışta eğlenelim biraz.” dedi. Ben de gülümseyerek “ Hadi bakalım.” dedim. Okula oradan da sınıfa girip yerlerimize oturduk. Mira yanıma otururken Doğan da arkamıza oturmuştu. Mira yanında oturan bana doğru dönüp “Akşam nereye gitmek istersin?” diye sordu, ben fark etmeyeceğini söylediğimde Doğan’a döndü. Doğan Doğan, "Alışveriş merkezine mi gitsek?" diye öneride bulundu. Alışveriş merkezlerini çok seviyordu ve biz bunun nedenini hala ogrenememistik, ayrica her gittiğimizde sinemaya girmeden alışveriş merkezinden çıkamıyorduk. Mira da birkaç saniye düşündü ardından benim gibi düşünmüş olacak ki "Doğan bugün de mi sinemaya gireceğiz?" diye sordu sesine hafif korkar bir tını ekleyerek. "Her gittiğimizde korku filmine girmek istemiyorum." diyerek dudağını buzdugunde Doğan alayla " Korkma be mavişim, ben yanındayken neyden korkuyorsun?" der demez Mira omzuna sert bir yumruk indirdi. Doğan ellerini kaldırarak hayali sakin ol işaretleri yaparken, daha doğrusu yapmaya çalışırken içeriye öğretmenin girmesiyle herkes gibi biz de sessizleştik. Mira sessizce söylene söylene önüne döndü, dersin başlamasını bekledi. Tabi ben o sırada Doğan'ın kürek gibi eliyle sırtımı dürtmelerinden hoca görmeden kurtulmaya çalışıyordum. 40 dakikalık dersin sonunda Mira yanımda uyukluyor, Doğan arkada resim çiziyordu. İkisine kısaca bir göz atıp önüme döndüğümde aniden gelen sesle irkildim. Gelen yüksek sesi birkaç saniye sonra algiladigimda yangin alarmının sesi sanki olabilirmiş gibi daha da yükselmeye başlamıştı. teneffüste sınıfta kalan birkaç kişi sırasından hızlıca kalkıp sinifi terk ettiğinde ben sadece etrafa bakınıyorum. Sadece bunu yapabiliyorum çünkü dönüp kalmıştım. Mira ayağa kalkıp beni kolumdan tutup kaldırmaya çalıştığında bile tepki veremedim. Yine oluyordu, yine içimde iyi ya da kötü olduğunu dahi bilmediğim bir his duman gibi içime yayılıyor, birkaç saniye sonra kul olacak yangınını göğsümün tam üstüne yerleştiriyordu. Artık Miranın yanında Doğanın da sesini duymaya başlamıştım. Panik içinde beni sıradan kaldırmaya çalışıyor, bir yandan da sınıfın kapısından dışarıya alevlerin olup olmadığına bakmaya çalışıyordu. Yavaşça ayağa kalktığımda hala biraz önceki his uzerimdeydi ama artık daha hafifti, külleri çoğalmış, artık bir yangın olarak değil iz olarak göğsümün üstünde duruyorlardi. Kosar adımlarla sınıftan çıktığımızda dikkat edebildiğim kadarıyla bir yangın varsa bile şu an bulunduğumuz katta yoktu. Merdivenlere yönelip bahçeye çıktığımızda bütün okulun bizim gibi kendini bahçeye attığını gördüm. Herkes meraklı ve endişeli gözlerle birbirine ve okula bakıyor, yangının nerede çıktığını anlamaya çalışıyordu. Herkes en yakını olanı bulmaya çalışıyordu. Tam bir karmaşa ortamı oluşmuştu. Ben de gözlerimi Doğan ve Miraya çevirdiğimde ikisinin de gözlerinde diğerlerinde gördüğüm o endişeyi gördüm ama Mira bana dkndugu anda sanki o endişeyi görmemi istemiyormuş gibi ifadesini hızlıca düzeltti ve zorlukla da olsa gülümsedi. Sanirim biraz önce olanlar benim için endişelenmesine neden olmuştu. Son zamanlarda icimdeki bu anlamsız his birkaç kere Mira nin yanında da uğramıştı ama Mira çok merak etse de hepsinde benim ona anlatmami beklemiş, sabırla hala da bekliyordu. Mira'ya iyi olduğumu söylemek için dudaklarımı aralamistim ki bir ses önüme geçti ve benden önce davrandı. "Lütfen buraya bir dakika bakar misiniz?" diyen müdürün sesi de gergin ama gerginliğin yanında öfkeli geliyordu. Bakışlarımı Mira'dan çekip bahçenin ucunda elinde mikrofonla dikilen Müdürü gördüğümde söylediklerini dinlemeye başladım. "Yangın alarmının neden çaldığını bilmiyoruz ama okulumuzda su anda çıkmış olan bir yangın yok. Sakin olup sınıflarınıza geçmenizi rica ediyorum." diyerek konuşmasını sonlandirdiginda çatık kaslarla Mira ve Doğan'a döndüm. Mira rahatlamış, Dogan ise benim gibi kaslarini çatmis düşünüyordu. Doğan'a "Yangın alarmı kendinden çalmaz değil mi?" diye saçma bir soru sorduğumda Doğan başını bana çevirip gözlerime baktı. Onun da bu durumdan memnun olmadığı ortadaydı. "Kendi çalmaz ama içimden nedense bunu bilerek çalan birinin olduğunu düşünüyorum. Ama biri neden yangın alarmını çalsın ki? Sonuçta 5 yasinda çocuk değiliz." dedi. Ben de kafamı sallayarak onu onayladigimda görevli bir öğretmen yanımıza gelerek sınıfımıza çıkmamız gerektiğini söyledi. Biraz önce aceleyle indigimiz yoldan bu sefer yavaş yavaş çıkmaya başladığımızda kolumdaki saate baktım ve okulun bitmesine son bir ders kaldığını gördüm. Eğer olursa sinavi olup çıkacaktık ve ders saatine göre 2 dk sonra sınavın başlaması gerekiyordu. Adımlarımı bir tık hızlandırarak kapının yanında 12-C yazan sinifimdan içeriye girdim.

♤

Sağımda Mira ve solumda Doğan sokakta yürüyorduk. Doğan ne kadar arabasıyla gitmemizi teklif etse de kararlılıkla reddetmiş, hava almanın iyi olacağını savunmuştum. Son yaşanan yangin alarmından sonra hepimiz daha iyiydik ve yürüyerek okula çok da uzak olmayan avm'ye gidiyorduk. Mira Doğan'a çaktırmadan okuldan çıkmadan önce iyi olup olmadığımı sormuş, erteleyebilecegimizi soylemisti. Ama ben istememistim, zaten o da çok fazla ısrar etmemişti. İçten içe benim için çok endiselendiginin farkındaydim ama bir şey soyleyemiyordum. Çünkü ne olduğunu kendim bile bilmiyordum. Alışveriş merkezine girmek üzereyken Doğan neşeli bir sesle bana dönüp "Hangi filme girmek istersin balım?" diyip göz kirptiginda ona gizlice sinsi bir gülümseme gönderdim. Ama Mira'nin gözünden kacmamisti. Tek kaşını kaldırıp bir bana bir Doğan'a bakarken hafifçe omuz silktim ve kapıdan içeri girdim. Arkamdan Doğan ve Mira da girdiğinde Doğan ilk önce plan yapalım diyerek konuşmaya başladı. Bu hallerine gülümsemeden edemedim. En çok bu zamanlarda gözüme sevimli geliyordu. Tabi bu dediğime eğer 1.90 olmasaydı inanabilirdim. 5 dk sonunda kararlastirdigimizda ilk önce en üst kata çıkıp sinemaya girmekte karar kıldık. Merdivenlere ilerlerken "Ben bir lavaboya gidip hemen geliyorum, siz çıkın." diyerek merdivenlerin sağ tarafında kalan lavaboya dogru ilerlemeye başladım. Uzun koridordan yürüyerek lavaboya girdiğimde içeride birkaç kişi hariç kimse yoktu. Olanlar da makyaj yapıyordu. Kabinlerden birine girip işimi hızlıca hallettikten sonra boş musluklardan birini açıp önce elimi yıkadım, sonra yüzüme birkaç kere şu çarpıp lavabodan çıktım. Geldiğim koridoru yürüyerek soldaki merdivenlere yürümekten vazgeçip sağa dönerek karşımdaki asansörü beklemeye başladım. Asansor yukarı katlardan inmeye başladığında yanımda birkaç kişi de benimle beklemeye başlamıştı. Asansör geldiğinde ilk önce -1 e indi. Binen herkes -1 de indi ve bu katta sadece 1 kişi asansöre bindi. Asansor yeniden yukarı doğru hareket etmeye başladığında asansörde sadece iki kişiydik. 1'nci ve 2. katı gectigimizde asansör bir anda durdu. Sarsilarak asansörde kaldığımda icimdeki korku tohumları filizlenmeye başlamış, tohumlar sarmasiklara dönüşüp içime dağılmaya başlamıştı. Küçüklüğümden beri her şeyden çok kolay korkardım, bu yüzden şu an korkudan ellerimin uyusmaya başladığını hissediyordum. İçimden kendimi sakinleştirmek adına 'daha ne olduğunu bile bilmiyorsun, kendine gel diyerek içimden defalarca tekrar etmeye başladım. Derin bir nefes alıp kafamı kaldırdığımda yanımda bir kişinin daha olduğunu hatırladım. O kadar sessizdi ki, sanki nefes seslerini bile duyamiyordum. Gözlerimi yavaşça açıp kafamı soluma dogru çevirdiğimde şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. Yanımdaki kişinin gözünü daha önce kimsede gormedigime ve görmeyeceğime emindim. Gözlerimi gereğinden uzun süre gözlerinde oyalamak da o an için bunu umursamadım ve gözlerinin tam rengini anlamaya çalıştım. Bambaşkaydı, sonsuz gökyüzünde suzuluyormus hissi veren gözleri gri tonlarina yakın bir renk ve etrafındaki hafif limbal halkalarla donatılmıştı. Gözlerimi zorlukla da olsa gözlerinden ayırdığımda ve önüme döndüğümde son gördüğüm simsiyah saçları olmuştu. Birkaç dakika hiçbir şey demeden bekleyerek derin derin nefesler almaya çalıştım ve asansörün tam olarak nerede durduğunu anlamaya çalıştım. Sanirim iki katın tam arasında kalmıştık ve çok bile sustuğumu düşünerek bağırmaya başladım. "Asansörde kaldik, sesimizi duyuyor musunuz? Duyuyorsanız lütfen yetkili birine haber verir misiniz? Lütfen!" diyerek kendi kendime konuşmaya devam ederken arkamdaki adam sadece susuyordu. Bu suskunluğu da artık sinirimi bozmaya başlamıştı. İnsan hayatı bir tepki verirdi en azından değil mi? Ben burada bayılmak üzereydim neredeyse. Hızlı bir şekilde arkami dönüp baktım. Bu sefer yüzünden ayrı olarak boyuna da bakmıştım. Doğan gibiydi, yani muhtemelen 190 boylarında olmalıydı. Üstünde mavi bir kazak, altında siyah pantolonu vardı. Kollarını birbirine bağlamış, ne yapacağımı merak ediyor gibi merakla izliyordu. "Hey!" diyerek anın getirisiyle sert ve anlamsız bir tepki verdiğimde boş boş yüzüme bakmaya başladı. "En azından tepki verip bir şeyler söylesen, ya da buradan kısa zamanda cikabilecegimizi falan söylesen çok fena olmaz?" diyerek cikistigimda bile sakince omuzlarını kaldırıp indirdi. Ses çıkarmayinca arkamı dönüp birkaç kez daha bağırdım ama yine bana cevap veren kimseyi duyamadım. Pes ederek asansörün köşesine gidip oturdum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp kafamı dizlerime yasladım. Asansor kucuk bir sarsilmadan sonra hareket etmeden yeniden durduğunda hızlıca ayağa kalkıp ne olduğunu anlamaya başladım. Ama gelen sesle olduğum yerden düşmemek için asansörün kenarındaki demire tutunmak zorunda kaldım. Yangın alarmı sesi... Acaba ruya mi görüyordum? Ya da bilinçaltımın bana oynadığı oyunun içinde küçük bir çocuk gibi ona inanmaya mi başlamıştım? Yangınlardan son zamanlarda o tuhaf hisler oluştuğundan beri nedense daha çok korkmaya başlamıştım. Nedenini ise hiçbir şeyi bilmediğim gibi bilmiyordum. Ama artık gerçekten çok korkmaya başlamıştım. Refleksle yanımdaki adamın kolundan tutunup korkudan dolan gözlerimle gri gözlerine bakarken, dudaklarında silik bir tebessüm gördüm. Ya da gördüğümü sandım ama görmedim. Şu an bunu ayırt edecek durumda değilim. Sadece bir şey söylemesini istiyordum. Tanımadığım biri bile olsa biriyle konuşmak beni bulunduğum durumdan uzaklaştırıp kafamı dagitabilirdi. Gerçi eğer yangın yakinlardaysa kısa zamanda kafam dağılsın da dağılmasa da ölecektim ama o an bunu düşünmemeye çalıştım. Adamın dudaklarından tek bir kelime çıktı. "Merhaba." Bu ses. Neden bu kadar tanıdık geliyordu? Bu sesi hayatım boyunca duymadigima emindim ama nasıl böylesine her gün duyduğum bir ses gibiydi? Bir anda gözleri de tanıdık gelmeye başladı. Oysa ki gri gözlerini de hayatım boyunca gormedigime neredeyse emindim. Neler olduğunu anlamaya çalışırken yangın alarminin sesi aniden kesildi. Adam bu sefer gerçekten gülümsedi. Gülümsemesi gözlerine bile ulaşmıştı. Ben gözlerine bakmaya devam ederken " Sonunda tanıştık Aden." dedi, Allah aşkına bu adam benim adımı nereden biliyordu? Neler oluyordu? Birinin bana acilen neler olduğunu anlatması gerekiyordu ve bunu söylemek için dudaklarımı araladigimda cevap vermeme izin bile vermeden sabirsizca ağzının içinde mırıldandı.

"Kalbimin küllerinin elimde can verdiği gün kurtardım seni , ben bir kere daha ölürken, seni bir kere daha yaşattım. Senin için ölümle yaşamı, beyazla siyahı tadarken maviyi gözlerinde görmek istedim, buraya geldim. Ben Çağlan." diyerek elini uzattı ama ne uzattığı elini sıkabildim ne de yüzünü net görmeye devam edebildim. Görüntüsü önümde gittikçe bulaniklasirken söylediklerini bile idrak etmekte zorlanıyordum. Bilmediklerimle dolu denizde boğulurken yanımda birinin el uzattığını hissettim. Daha doğrusu bütün hissettiklerimin cevabını o elin bana vermesini istedim. Sadece istedim ve gözlerim yavaş yavaş kapanırken dizlerim artık beni tasiyamadi, yere yığıldım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.