Her şey göründüğü gibidir. Ya da değildir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Belki de öyledir.
Karanlığın duvarlara adını yazdırdığı çaresiz odada yalnız adam elinde mum ışığıyla odanın en karanlık yerinde her şeyden, ilk başta da kendinden kaçmak ister gibi oturuyordu. Elindeki mumun fersiz ışığı odayı yarım aydınlattığı için odanın bir kısmı apaçık görünürken, bir kısmı hala sonsuz karanlıktı. Mum ışığının yanında kendi karanlığını üstüne pelerin gibi örten adam, karanlığının kendini tutsak edişinin beşinci yılını kutlamak için oradaydı. Kendi karanlığının hüküm sürdüğü bedeniyle, burada, daha önce hiç gelmediği, zihninin kapılarının hiç çarpmadığı, belirsizlik içinde yüzdüğü diyarda yaşamayı kabul edişinin beşinci yıldönümüydü. Soğuk nefesinin pençeleri kırmızı alevi kucaklamak için can attığı sırada, küçük alevin çıkardığı yangın, zihnindeki her anı yakıp kül etmek için ant içmiş gibiydi. İşte şimdi kendini karanlık ve aydınlık kadar arafta, kırmızıyla siyah kadar boşlukta hissediyordu. Zihnindeki her anının yanıp adını silinmez harflerle yazdığı karanlığın üstüne devrileceğini farkına varmaya başladı. Duvardaki saatte her anı puslandıran o tik tak sesi, zihnini geçmişe fırlattı. Geçtiği her aydınlık yolu kendi karanlığıyla kirleten adam son şansını karanlığa buladığı şehirlerden yeniden geçerek aydınlığa ulaştırmak için kullandı. Ama çok geçti. Fırlatılan zihin bumerang etkisiyle şimdiye döndüğünde gece yarısına iki dakika kalmıştı. Zihnindeki anılar kül olup zihnine değil ruhuna yağmaya başladığında mum ışığı sönmek üzereydi. Adam dileğini tuttu, mum söndü, hikaye başladı.