Maç biteli bir hafta olmuştu ama o bakış hâlâ içimdeydi. Kalabalığın içinden bana değmiş, sonra sanki hiç olmamış gibi kaybolmuştu. Günlerdir antrenmanda, evde, hatta rüyalarımda bile aynı an geri geliyordu; tribünlerin uğultusu susuyor, zaman yavaşlıyor ve ben sadece o sessizliğin içinde kalıyordum. Göğsüm sıkıştı, başım hafifçe döndü; o anın ağırlığı omuzlarıma çöktü. Sesler uzaklaştı, renkler soldu. Ayaklarımın altındaki zemin kaybolur gibi oldu; kalbim hızlandı, kulaklarımda yalnızca tek bir şey yankılandı—adım. Kimin fısıldadığını bilmiyordum ama o sesle birlikte, karanlık üzerime kapandı.
Onu ilk gördüğüm an içimde bir şey sertçe yer değiştirdi. Doktorun ona bu kadar yakın durması, adını bilmeden bile seslenmesi… mantıksızdı ama içimi kemirdi. Elimi cebimde sıktım; gözlerimi ondan ayıramadım. Kıskançlık değildi demek isterdim—ama tam olarak oydu. Onu koruyan birinin varlığı bile bana fazla gelmişti.
Onu yerde gördüğüm an içimde bir şey koptu. Maçtan sonra başlayan o sessizlik şimdi ete kemiğe bürünmüştü; hareketsizdi, gözleri kapalıydı ve dünya olması gerekenden fazla sakindi.
Kalabalığın arasından birinin öne çıkmasını izledim. Doktordu. Soğukkanlıydı, profesyoneldi. Ama ona bu kadar yakın olması… bunu izlemek zorundaymışım gibi hissetmek canımı yaktı.
Dizlerinin üzerine çöktü, nabzını kontrol etti. Adını bilmeden ona seslendi. O an fark ettim—ben adını biliyordum. Ve bu bile aramızda bir fark yaratıyordu.
“Hastaneye götürmemiz gerekiyor,” dedi. Ses tonu kesin, tartışmaya kapalıydı.
Ayağa kalktım. Kendimi düşünmeden hareket ettim. “Ben götürürüm,” dedim.
Doktor başını kaldırdı, beni ilk kez gerçekten fark etti. “Bu işin prosedürü var,” dedi. “Siz kenara çekilin.”
Kenara çekilmedim. Tam tersine, bir adım daha attım. “Onu ben taşıyacağım.”
Arya’yı kucaklamak için eğildiğinde elim refleksle onun koluna gitti. Sert değildim ama kararlıydım. “Hayır.”
Doktorun kaşları çatıldı. “Buna engel olamazsınız.”
“Oluyorum,” dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi. “Çünkü düşmesine izin vermeyeceğim.”
Bir anlık sessizlik oldu. Etrafımızda nefesler tutuldu. Kimsenin karışmadığını fark ettim; bu an bizimdi.
Doktor dişlerini sıktı. “Sorumluluğu alıyor musunuz?”
Gözlerim Arya’daydı. “Zaten aldım.”
Daha fazla tartışmadı. Geri çekildi. O an onun ne kadar hafif olduğunu fark ettim; bu, içimi daha da sıktı.
Kollarımın arasında nefesi düzensizdi. Yüzü solgundu ama ifadesi huzurluydu—sanki güvende olduğunu biliyormuş gibi.
Yürürken etrafı duymadım. Sadece adımlarımı saydım. Düşerse, durursa, gözlerini açmazsa… bunların hiçbirine izin veremezdim.
Onu bu kadar yakından ilk kez görüyordum. Tribünden izlemekle, gerçekten taşımak arasında dağlar kadar fark vardı.
Nedenini bilmiyordum ama içimde garip bir kesinlik vardı. O bana aitti demiyordum—ama korunması gerektiğini biliyordum.
Hastanenin kapıları açıldığında hâlâ kollarımdaydı. Onu sedyeye koymam istendiğinde ellerim istemsizce gecikti.
Sonra parmakları hafifçe hareket etti. Çok azdı ama gerçekti.
Başını zorla çevirdi. Gözleri aralandı. Bakışı bulanıktı ama beni buldu.
Dudakları kıpırdadı, sesi neredeyse bir nefesti: “Senin adın.”

