Bölüm1:Geçmişin Ayak İzleri
Bazı anlar vardır: Yaşanmamasını istersin, ama yaşarsın. Ve sonra ağzından çıkan tek bir kelime olur',
Keşke.
'Keşke yaşanmasaydı.' Dersin ama iş işten geçmiştir. Yaşanıyordur ve ne kadar daha yaşayacağını bilemezsin. Yaşanan şeye bakarsın. Bitsin istersin. Beklersin. Belki günlerce, belki haftalarca, aylarca hatta yıllarca beklersin. Yaşarken iki seçeneğin vardır:
Ya ömrünün sonuna kadar mutlu olmak. Ya da ömrünün sonuna kadar alıştığın o acı ile yaşamaya çalışmak.
Ben ilk seçeneğin üstüne bir çizgi çektim.
O çizgi hayatımı değiştirdi.
Tek bir çizgi tüm düzenimi, hayatımı allak bullak etti.
O tek bir çizgi kim olduğumu unutturdu. Sahi ya',
Kimdim ben?
14 Ocak 2009
"Anne bak bak ben yaptım!" Küçük efsun heyecanla annesine çizdiği resmi göstermeye gitmişti.
"Çok güzel olmuş kızım." Annesi Efsunun çizdiği resme bakmamıştı. Efsun kafasını kaldırıp gözlerini annesinin gözlerine değdirdi. Annesinin gözlerinde korku ve sinir vardı. Anlamıştı Efsun
Bir şeyler vardı.
"Bak anne ağaç çizdim. Ağacın yanına ise çocuk çizdim gerçi çocuk değil tel ali olsun ama yine de çizdim. Güneşe baksana anne ne güzel parlıyor." Efsun annesinin kafasını dağıtmak için uğraşıyordu ama fayda etmiyordu.
Annesi Efsuna cevap bile vermemişti. Efsun annesinin bu sessizliğinden hoşlanmamıştı. Karnında hissettiği kramplarla onu kovalayan ayaklarının hissetmemesi bir şeylerin olacağının sezgisiydi. Annesinin kavga ettiği bir kişi vardı
Babası.
Efsun koşarak babasını aramaya başladı. Onu dükkanlarının yanında birkaç kişi ile otururken bulmuştu ve gülüyordu. Efsun içinden 'oh' çekip babasının olduğu yere koştu.
"Baba bak resim çizdim!" Babasına neşeli şekilde ulaşan sesi sayesinde babası ile göz kontağı kurmuştu. Koşarak babasının kucağına atladı. Babası onu dizlerine oturttu ve Efsunun elindeki resmi alarak incelemeye başladı.
"çok güzel olmuş annem.." Efsun sevinmişti. Babasına kocaman sarılıp annesinin yanına geri gitmek için babasının kucağından atlayıp, koşmaya başladı.
Efsunun anlamadığı bir şey vardı annesi neden mutsuzdu?
"İyi ki doğdun tolga." Bugün 14 ocaktı. Küçük tolganın doğum günüydü. 5 yaşına giriyordu. Öğlen saat 12'di. Tolga annesinin sesini duymazlıktan gelerek, kendisini cam kenarına döndürüp üstendeki basketli battaniyesini yüzüne kadar çekmişti. Annesi oğlunun bu haline küçük bir gülümseme atıp, oğlunun üstündeki battaniyeyi bir anda açmıştı. Tolga bu duruma sinirlenip tekrar üstünü örtmüştü.
"Hadi mızmızlanma kalk yataktan herkes aşağıda seni bekliyo-" Annesi kalkmayacağını anlamıştı. Bu yüzden oğlunu kaldırmak için oyun oynamaya karar vermişti. Fakat aşağıda herkesin beklemesi Tolganın kalkması için geçerli bir sebepti. Doğum günüydü ve aşağıda onu bekleyenlerin ona vermek için hediyeleri vardı.
"Hediye için mi yoksa!" Küçük tolga bir hışınla üstündeki yorgandan kurtulup, küçük ayakları ile merdivenleri hızlı hızlı inmeye başladı.
"Dikkatli ol düşüceksin!" Tolga annesinin sözünü duymamazlıktan gelip aşağı anneannesinin ve dedesinin yanına indi. Anneannesi ve dedesi onu görünce ayağa kalktılar. Tolga önce koşarak dedesinin omzuna atladı.
"Hediyem nerde dede. Ne aldınız bana o çok istediğim uçağı dimi?!" Dedesi ve anneannesi küçük bir kahkaha atıp tolganın heyecanına destek oldular.
"Sakin ol evlat. Bende senin kadar heyecanlıyım ama önce kahvaltı sonra hediye." Küçük tolga bunu duyduğuna çok sinirlenmişti. Neden önce hediye değil de kahvaltıydı?
"Hayır önce hediye!" Annesi tolganın yanına yaklaşarak onu dedesinin kucağından alıp kendi kucağına aldı. Küçük tolga ise küstüğünü iki elini bağlaması ile anlatıyordu.
"Annecim" dedi tolganın annesi. oğlunun küçük küçük akan göz yaşlarını silip konuşmaya devam etti. "Deden sana vermeyeceğim demiyor ki. Vericek ama önce yemek yememiz lazım. Çünkü sen o hediyeyi alırsan yemek yemek istemeyeceksin. Bizde bunu bildiğimiz için sana önce kahvaltı diyoruz." Tolga annesinin göğüsüne alnını yaslayıp sadece annesinin duyacağı sesle "tamam" dedi ve annesi ona ayrılan sandalyeye oturttu. Oturtmadan önce oğlunun kafasını öpmeyi tabii ki unutmadı.
Yere değmeyen ayaklarını sallıyarak, afiyetle çatalındaki peyniri yerken anneannesinin seslenmesi ile kafasını anneannesine çevirdi.
"İyi ki doğdun torunum." Tolga kocaman gülümseme ile elindeki çatalı tabağına bıraktı.-Daha doğrusu heyecandan fırlattı- anneannesinin melodisine alkışlayarak destek verirken annesi ve dedesi de 'iyi ki doğdun' diyerek anneannesine destek veriyorlardı.
"İyi ki doğdum ben!" Tolganın heyecanlı sesi herkesi küçük kahkaha attırırken anneannesi pastayı Tolganın önüne koymuştu bile.
"Anne bak basketbol'lu pasta!" Tolga annesine heyecanını belli ederken annesi oğlunun başını öpüp saçını okşamaya başladı.
"Evet oğlum basketbol'lu pasta. Hadi üfle pastanı dilek tutmayı da unutma." Tolga heyecanla sandalyede ayağa kalktı ve ellerini açtı
"Abim kadar kocaman insan olduğumda basketçi olmak istiyorum." Heyecanlı şekilde dileğini sesli beyan eder etmez dört tane mumu bir nefeste hepsini üfleyip alkışlamaya başladı. O an herkes sadece Tolganın cümlelerine takılmıştı. Annesinin her ne kadar gözü de dolsa şuan ağlayamazdı çünkü oğlu çok mutluydu ve bunu bozamazdı. Herkes buruk bir tebessümle Tolganın mutluluğunu izliyorlardı.
"Hadi aç bakalım hediyelerini annecim." Annesinin titreyen sesinden Tolga bir şeyler olduğunu anlamıştı. Ama susup hediyelerini açmaya başladı.
Önce dedesinin hediyesini açmıştı. Tahmin ettiği gibi dedesi ona istediği uçağı almıştı. Sevinçle dedesine sarılıp yanağından öpüp, tekrar yerine geçti ve anneannesinin hediyesini açmaya başladı. Çok hafifti. Bu bir oyuncak olamazdı. Hediyeyi paketinden kurtarıp hediyesine bakmaya başladı. Elinde tuttuğu şey çok istediği formaydı. Dedesine sarıldığı gibi anneannesini de sarılıp öptü. Ve sonra tekrar yerine geçip annesinin hediyesini beklemeye başladı.
"Anne sen hediye almadın mı?" Tolga şaşkın bir şekilde annesine bakmaya başlamıştı. Annesi tolga ile aynı boyda olmak için yere diz çöküp elinde tuttuğu zarfı tolgaya doğru tuttu.
"Bebeğim benim hediyemi şuan alamayacaksın ama merak etme en kısa zaman elinde olucak." Tolga annesine sarılmaya başladı. Annesi tolganın saçını öpüp onu kendinden kurtardı.
"Bu hediye ise abinin hediyesi annecim." Tolga annesinin elindeki zarfı alıp şaşkın gözlerle annesi ile göz kontağı kurdu.
"Mektup mu? Ama ben okuyamıyorum ki." Annesi Tolgaya buruk bir tebessüm atıp konuşmaya devam etti.
"Biliyorum annecim. Abin gitmeden önce bunu sana doğum gününde vermem için tembihledi. Ama tek şartı var bebeğim', seni ne zaman gerçekten bir kızın sevdiğini hissedersen açacakmışsın. Ondan önce açmak yokmuş." Tolga annesinin dediklerini şaşkınlıkla dinliyordu.
"Ama anne daha beş yaşındayım. Çok var nasıl dayanıcam?" Tolga hoşlanmamış bir tavırla annesine bakmaya devam ediyordu.
"Tolga'cım abini seviyorsun biliyorum. Ona çok özendiğini de biliyorum. O sana güveniyor, abinin güvenini kırmak istemezsin. Hadi abine söz verelim." Tolga istemese de bunu yapıcaktı.
"Söz açmayacağım."
"Aferin annecim."
Küçük Tolga abisinin neden böyle yaptığını anlamamıştı. Abisi nerdeydi bunu bile bilmiyordu. Merak ediyordu, Ne yazıyordu o kağıt parçasında, neden büyüdüğündeydi?
Tolga mektubu aldı ve anı kutusuna açmak üzere kaldırdı.
23 Ocak 2023
"Efsun daldın gittin?" Ahmet beyin sesi ile kafamı ona çevirdim.
"Evet dalmışım kusura bakmayın." İstersen bak pekte umrum da değil açıkçası.
"Sorun değil. Sen iyi misin?" Meraklı gözlerle bana bakıyordu.
"İyiyim Ahmet bey." Yalan söylüyordum. İyi falan değildim.
"Sen öyle diyorsan öyledir." Dedi ve önündeki A4 de yine bir şeyler yazdı.
"Dediklerimi düşün Efsuncum. İlaçlarını yükseltmek istemiyorum ama sakinleştirici-"
"Uyku ilacımı da yükselticeksiniz galiba." Şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Annem ve babam biliyor diye sanıyordu ama yanılıyordu.
Evde neler döndüğünü çok iyi biliyordum.
"Gizli gizli vermenize gerek yoktu Ahmet bey. Bana da söyleseydiniz keşke ama sorun değil." Gözlerini dikmiş bana bakıyor bir şey demiyordu.
Abartısız beş dakika boyunca susmuştu.
"Efsuncum dediklerimi unutma vaktimiz doldu ve artık ilaç içip intihara kalkışma. Seni kontrol altına almak istemiyorum ama yapmak zorunda kalıcam bu son şansın." Sadece kafamı sallamakla yetinip odadan çıktım.
Hastaneden kendimi dışarı atar atmaz, soğuk havanın yüzüme vurmasıyla karşılaştım. Yüzüme vuran hava bana çok iyi gelince kendimi tutamayıp, Karşıyaka'ya gitme kararı aldım. Hastane ile yürüme mesafesi yaklaşık yarım saatti. İnsan yüzü görmek istemiyordum. Yürümek iyi gelicekti.
Hatta koşmak.
İnsanların bakışını umursamadan kulağımda kulaklıka koşuyordum. Neye koştuğumu bilmiyordum ama koşuyordum.
"İyi gelmiyor bana hayatım leş." Şarkının sözlerini duymadan koşuyordum. İnsanlar belki bana 'deli' diyordu. Belki de sadece özgüvenimi konuşuyorlardı. Ama yanıldıkları bir şey vardı
Özgüveni olmayan bir aptaldım.
Kafamdaki düşünceleri dalmışken bir anda koşmamı durduran bir şey oldu. Anladığım kadarıyla bir insana çarpmıştım. Kimse yüzünü görmem için kafamı kaldırmam gerekiyordu. Açıkçası sinirlenmiştim. Koşan bir insanı görmemek kör olmak demekti. Ama anladığım kadarıyla bu sırık olan kişi kör falan değildi.
"Ya koşuyorum burada gör-" Nefes nefese sözleri bir araya getirirken, bir andan da kafamı kaldırdım. Keşke şuan bir kabusun içinde olsaydım ve bu anı yaşamasaydım.
Gözlerimi iki çift kahverengi gözlere değdirdiğimde kim olduğunu anladım.
O
Gördüğüm halüsinasyonların, içtiğim ilaçların, geçirdiğim krizlerin sebebi.