İçeriğe geç

Hayalet Çocuk

Bölüm 34 · 7 dk okuma

Hayalet Çocuk

Bölüm 34

34. Bölüm👻

Çağrı henüz uyuyordu. Ben hemen başucuna oturmuş, yumuşacık saçlarında parmaklarımı gezdiriyordum. Kayra ise odadaki kanepeye kurulmuş, dalgın dalgın dışarıyı izliyordu pencereden.

Birkaç saat içinde neler yaşamıştık öyle? Çağrı'nın yanından ayrılalı henüz çok olmamışken yaşanan olay beni de derin düşüncelere sürüklemişti. İnsan başına neler geleceğini bilmiyordu. Sevdklerinin başına neler geleceğini bilmiyodu. Bunun yanı sıra elinden hiçbir şey de gelmiyordu. En çok can sıkan şey de buydu işte.

Çağrı'nın annesi vefat etmişti. Kesin çok üzülecekti. Yaşayacağı acıyı tahmin bile edemiyordum.

Annesini tanımıyordum. Ailesi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Okuldaki dedikodulardan mütevellit çok zengin olduklarını biliyordum sadece. Muhtemelen hastane onlara da ulaşmıştı ama nedense kimse gelmemişti.

Annem bile aramış sorunun ne olduğunu sormuştu. Ben de olayı anlatır anlatmaz alelacele buraya gelmek üzere evden çıkmışlardı. Peki onun ailesi neredeydi? Babası?

Düşüncelerimde dalıp gitmişken Çağrı hafifçe kıpırdandı. Şükürler olsun! Gözlerini yavaşça araladı. Birkaç saniye etrafa bakarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Yeşil gözleri beni bulunca birkaç saniye öylece baktı. Sonra ''Eylül...'' diye mırıldandı. Sesi hırıltılı çıkmıştı.

''Benim... İyi misin Çağrı?'' diye sorduğumda sertçe yutkunup biraz doğrulmaya çalıştı. ''Dur, dur! Kıpırdama. Önce doktor bir baksın.'' Elimi saçlarından çekip başımı Kayra'ya doğru çevirdim. Hâlâ dışarıyı izliyordu. Bu tarafa dikkat etmemişti. ''Kayra, Çağrı uyandı.''

Bakışları hemen bize döndü. Aynı anda ayağa kalktı hemen. Bakışlarını Çağrı'ya çevirdi. ''Oh be! Şükür! Öleceksin sandık gerizekalı!'' diyerek isyan etti. Çağrı ise ona bomboş bakışlar attı. Bu isyanı beklemiyor olmalıydı ya da şu an buna odaklanmakta zorlanıyordu.

''Sen yanında dur. Ben doktoru çağırıp geliyorum hemen.'' Beni onayladığı gibi hemen odadan çıktım.

Yazarın anlatımıyla...

Kayra, Çağrı'ya bakarken uyandığı için gerçekten de çok rahatlamıştı. Ona bir şey olacağı düşüncesi kafayı yemesine sebep olacaktı neredeyse.

Çağrı onun ilk dostu sayılırdı. Onu kaybetmek istemezdi hiçbir şekilde.

''İyi misin? Ağrın var mı?'' diye sordu az öncekine kıyasla daha sakin bir sesle. Çağrı çarpık bir şekilde gülümsedi. ''Ne o? Merak mı ettin beni? Bensiz yaşayamaz mıydın?''

Kayra göz devirdi. Yaşamıyordu o zaten. Ölüydü. Tabii ki merak etmişti Çağrı'yı ama bunu belli edecek değildi. ''Ne münasebet. Başıma kalma diye sadece.''

Çağrı, onunla uğraşmayı seviyordu. Yine de tek seferlik bunu yemiş gibi yaptı. Her halinden onun için endişelendiği belli oluyordu keratanın. ''İyiyim.'' diyerek arkadaşının içini rahatlatmak istedi. Oysa hafif bir sızısı vardı.

''Ne oldu?'' diye sordu Kayra merakla. Sorunu az çok tahmin edebiliyordu. Çağrı'nın annesinden kaynaklı bir mesele dönmüştü büyük ihtimalle.

Çağrı bir iç çekti. ''Uzun mesele kardeşim. Bir ara anlatırım.'' Sustu. Sonra bakışlarını Kayra'ya çevirdi. ''Annem...'' dediğinde Kayra ne sormaya çalıştığını anlamıştı bile.

Bakışlarını kaçırdı, başını eğdi, yüzü düştü. Çağrı'nın bu haber karşısında ne tepki vereceğini kestiremiyordu. Yine de canını sıkma ihtimalini göz önünde bulundurmak mecburiyetinde hissetti kendini ama yalan da söyleyemezdi.

Sessizliğinden olayı kavramıştı Çağrı. İçli bir nefes bıraktı. Annesi ölmüştü. Hiç anne oğul gibi zaman geçiremediği, ona annesiymiş gibi hissettirmeyen annesi ölmüştü.

Bunun olacağını tahmin etmişti zaten. Oraya vardığında annesi çoktan çok fazla kan kaybetmişti. Yaşama ihtimali yoktu. Geç kalmıştı. Belki daha erken gitseydi farklı olacaktı her şey. Kim bilir?

Şimdiyse ne tepki vermesi gerektiğini bilmiyordu. Üzgün müydü? Hayır. Mutlu muydu? Hayır. Pişman mıydı? Hayır. Hiçbir şey hissetmiyordu. Bu tarz bir kaybı yaşayan herhangi bir insan çok ağlardı, üzülürdü, yıpranırdı muhtemelen ama o herhangi bir insan değildi. Annesiyle ilişkisi de normal bir ilişki değildi zaten.

Bundan sonra ne olacağını da bilmiyordu. Babası umursamayacaktı. Gerçi umursamadığı şu ana kadar hastaneye gelmemiş olmasından da belliydi. Gelmezdi de... Altı üstü metresinin oğlu yaralanmıştı. Metresi ölmüştü. Ona neydi?

Sinir bozucu düşüncelerini rafa kaldırdı. Onlarla canını sıkacak değildi. En azından yalnız değildi şimdi. Tam yanında duran, onun için endişelenen bir arkadaşı vardı. Gözlerini ilk açtığında ona endişeli gözlerle bakan, saçlarını okşayan bir sevgilisi vardı.

Kapıdan gelen şiddetli bir gürültüyle bakışlarını oraya çevirdi. Eylül'ün ailesi gelmişti. Neye uğradığını şaşırırken yatağının etrafını sarıp başucunda dikilmişlerdi. ''Çağrı! Oğlum iyi misin? Uyanmışsın çok şükür! Ağrın sızın var mı?'' diye sordu endişeyle gerçek annesi gibi hissettiren kadın.

''İyi hanım görmüyor musun? Aslan gibi benim oğlum. Öyle kolay kolay yanmaz canı.'' dedi gerçek babası gibi hissettiren adam hava atar gibi.

''Oh be yakışıklı! Yüreğime iniyordu az daha sana bir şey oldu diye. Allah korusun sana kötü bir şey olsaydı bizim kız evde kalırdı yeminlen.'' dedi ablası.

Burukça gülümsedi Çağrı. Gözlerini tek tek hepsinin üzerinde gezdirdi. Ailesi vardı. Gerçekten aile gibi olan ailesi...

''Ya anne! Baba! Abla! Ne yapıyorsunuz siz çocuğun başında? Çekilin, çekilin de doktor baksın.'' diye söylendi Eylül onları kenara ittirmeye çalışırken.

''İyi be yemedik sevgilini.'' diye çemkirdi ablası. Eylül bunu saniyesinde görmezden geldi tabii.

Doktor da açılan alandan yararlanıp Çağrı'ya döndü. Nasıl hissettiğini sorduktan sonra muayenesini de yaptı. Serumu da kontrol etti.

Onu merakla izleyen kişilere döndü. ''Merak edilecek bir şey yok artık. Oğlunuz gayet iyi. Bir iki gün burada kalacak her ihtimale karşı. Sonra onu taburcu ederiz. Ağır şeyler taşımasın, hareket ederken dikkatli olsun yeter.''

''Çok sağ olun doktor.'' dedi annesi gülümseyerek. Doktor da nazikçe gülümseyip odadan çıktı.

''Nasıl oldu bu oğlum?'' Çağrı gelen soruyla birlikte ne diyeceğini bilemedi. Onlara olayı tam anlatamazdı. Her şey yeterince karışıktı.

Cevap vermeye hazırlanırken telefonu çaldı. Eylül hemen telefonu alıp ona götürdü. Arayan babasıydı. Bir iç çekip aramayı cevaplayacaktı ki durdu. Kim bilir yine neler duyacaktı da canı sıkılacaktı şimdi?

Odadakilere çekingen bakışlar attığında Kayra olayı kavradı. Onlara dönüp ''Biz çıkalım biraz dışarı. İçecek bir şeyler falan alım en iyisi. Çağrı iyi zaten. Gider geliriz bir koşu.''

Diğerleri tepki bile veremeden onları ittire ittire kendisiyle birlikte dışarı çıktı. Kapıyı kapatmadan önce son kez Çağrı'ya baktı. Ona minnet dolu bir gülümseme sunuyordu. Gülümsemesine karşılık verip odadan çıktı. Kapıyı da kapattı.

Çağrı da bu anı fırsat bilerek telefonunu açtı. Konuşmadı. Sadece dinledi.

''Annen ölmüş. Sen de hastanedesin diye duydum. Doğru mudur?'' Bir babanın çocuğu için endişelenmesi gerekirdi. En azından biraz. Öyle değil mi? Soracağı ilk soru asla bu olmazdı. Peki onun babası neden bunu yapmıyordu? Neden sözleri bile yaralıyordu?

''Doğru.'' dedi Çağrı soğuk bir sesle.

''Annenin cenazesini kimsenin haberi olmadan alıp defin işlemlerini yapmalarını söyleyeceğim. Sen de kimseye o ölenin annen olduğunu söyleme sakın. Başımıza iş almayalım. Anladın mı?''

''Anladım.''

Telefon kapandı. Babası ona iyi olup olmadığını sormadı. Canının acıyıp acımadığını da... Bazı şeyler fiziksel yaralardan daha çok yakıyordu işte insanın canını. Bazıları bunun farkında değillerdi. Hiç düşünmeden kırıp dökerlerdi, boşuklar oluştururlardı insanın kalbinde.

Çağrı alaylı bir ses çıkardı. ''Ne bekliyordun sanki salak!? Seni önemsemesini falan mı?'' diyerek kendini azarladı. O umudunu çoktan kaybetmişti kaybetmesine ama işte bir ihtmal...

Kapı çalındı. İçeri Kayra girdi. ''Birazdan gelecekler. Bitti mi konuşman?'' Çağrı başını aşağı yukarı doğru salladı. ''Bitti.'' dedi sakince.

Sonrası sıradan ama olması gerektiği gibi geçti. Hastane odası eve çevrildi. Herkes eğlenceli bir şeyler anlatıp moral yükseltmeye çalıştı. Yiyecekler yenildi, bir şeyler içildi. Çağrı ara sıra kontrol edildi. Her şey yolundaydı. Olması gerektiği gibi...

Saatler ilerledi. Eve gitme zamanı da gelmişti. Zaten herkes fazlasıyla yorulmuşu. Sıra refakatçi seçme işine gelmişti. Onu hallettikten sonra gidenler gidecek, kalanlar kalacaktı. ''Ben kalırım oğlumun yanında.''

''Olmaz anne. Ben kalacağım.'' dedi Eylül hemen.

''Ben kalacağım.''

''Hayır baba. Sen git eve. Zaten yarın işin var. Ben kalırım.'' diyerek bir kez daha tekrarladı kendini.

''Ben kalıyorum. Siz hepiniz gidin eve.'' dedi Kayra ne bir sesle. Bu konuda ciddiydi. Zaten eve gidemeyecekti. Her ne pahasına olursa olsun bu gece burada kalacaktı.

''Ben kalacağım Kayra.''

''Hayır Eylül. Ben kalıyorum.''

İş inada binince Çağrı müdahale etmek zorunda kaldı. ''Eylül, çok yorgun görünüyorsun sen. Git dinlen biraz evde. Ben iyiyim zaten. Sonra yine gelirsin. Tamam mı güzelim?''

Eylül'ün babasının bakışları bu söz karşısında hemen Çağrı'ya kilitlendi. Bir haltlar döndüğünü biliyordu ama şimdi emin olmuştu. Tabii bu durumda bir şey demeyecekti. Çağrı iyileştiğinde ise aralarında uzun bir muhabbet dönecekti.

''Ama Çağrı...''

''Lütfen sözümü dinle. Gerçekten iyiyim ben. Yarın yine gelirsin. Anlaştık mı?'' Eylül, Çağrı'nın bu net isteğini her ne kadar istemese de kabul etmek zorunda kaldı. Kararlıydı belli ki. Israr etmenin anlamı yoktu.

''İyi madem. Dikkat et kendine. Yarın yine geleceğim.'' Gülümsedi ona Çağrı. Şu an o tatlı yanaklarından öpmek isterdi ama aile vardı. Olmazdı.

''Seni bekliyor olacağım. Sen de iyice dinlen.''

Herkesle teker teker vedalaştıktan sonra onların kapıdan çıkışlarını izledi. İçini sevilme hissi doldumuştu. Yıllardır yanlış ellerde aradığı sevilme hissi...

Bölüm sonu

1 yorum