Eftalya
Kafam çok karışık, hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir tek adımı biliyorum sadece. Ondan bile emin değilim; bir travma geçirmişim sanırım, sonrası yok. Her Pazar kapımın önünde bir saksının içinde sardunyalar buluyorum. Bir de not. Yazılanlar hep aynı.
"Hatırla sevgili, o eski günleri... -E"
Kim olduğunu hep merak etmişimdir. Bu güzel çiçekleri kapıma bırakan yabancıyı... Nedenini bilmem ama sardunyaları çok severim. Evimin arka bahçesi bile hep sardunyalarla dolu.
Neyse girizgâhı geçip asıl konuya dönelim; her sabah olduğu gibi bu sabah da erken kalktım, elimi yüzümü yıkayıp kendime geldikten sonra kahvaltımı yapıp mutfağı toparladım ve tavan arasına yöneldim. İlk kez oraya çıkmıştım, gördüğüm manzara ağzımı açık bırakmıştı, birçok koli vardı, hemen her köşede birkaç koli duruyordu.
Bir de üzeri örtülmüş bir gramofon... Gramofonun yanındaki kutuda plaklar vardı, oraya yöneldim. Neden yaptım bunu hiç bilmiyorum. İçlerinden bir plak çıkardım: Işıl Yücesoy-Ya seninle ya sensiz.
Plağı gramofona takıp, gramofonu çalıştırdım ve şarkıyı uzunca bir süre dinledim. Güzel bir şarkıydı, saatlerce plaklardan birini çıkarıp bir diğerini taktım.
Neredeyse kutudaki plakların çoğunu dinlemiştim. Gramofondan son dinlediğim plağı çıkartıp yerine koyduktan sonra, başka bir kolide duran albümler dikkatimi çekti.
Hemen bir tanesini elime alıp kapağını açtım. İlk sayfasındaki fotoğraflarda yer alan kız kimdi? Ben mi? O kız ben miydim? Peki, başıma neler gelmişti? Hikâyem neydi?
(29 Yıl önce/18 Nisan 1925)
Engin
Bir hafta sonu sabahı, kahvaltıdan sonra soluğu ara sıra gittiğim o koruda almıştım. Uzunca bir süre yürüdüm, çok geçmeden berrak bir ses duyuldu bomboş koruda.
Kim şarkı söylerdi ki bu saatte koruda? Yavaş yavaş ilerledikçe daha da artıyordu ses.
"Nedir bu çektiğim senden?
Gönül derdin hiç bitmiyor
Yediğin darbelere bak
Bu da mı sana yetmiyor... Gönül
Her çiçekten bal alırsın
Her gördüğünle kalırsın
Sen kendini ne sanırsın
Belki bir gün uslanırsın... Gönül
Uslan artık deli gönül
Bak gelip geçiyor ömür
Uslan artık deli, divane gönül"
Ses artık çok yakınımdan geliyordu; kendimi belli etmeden sesin geldiği yöne baktım, Aman Allah'ım! Bu nasıl bir güzellikti böyle? Rüya mı görüyorum yoksa?
Karşımda duran, papatyaları bile kıskandıracak kadar güzel bu kız da kimdi? Uçuşan beyaz elbisesi ve rüzgârın savurduğu sarı saçlarıyla peri kızlarını andırıyordu. Hay aksi! Ürkütmüştüm onu!
"ÇIT!"
Bir anda arkasını döndü, korku dolu gözlerle bakıyordu etrafına.
"Kim var orada?"
Yavaş ve temkinli adımlarla bana doğru geliyordu. O söğüdün arkasına saklandığımı anlamış mıydı acaba? Eyvah! Buraya geliyor!
"Yakaladım sizi! Beni mi gözetliyordunuz yoksa?"
Al işte! Ne diyeceğim şimdi? Daha doğrusu bir şey diyebilecek miydim? Aklım başımda değildi. Evet, evet aklım resmen elimden gitmişti!
"Yalan söyleyemeyeceğim küçük hanımefendi. Evet, sizi izliyordum. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, çok güzel ve berrak bir sesiniz var."
Utanmıştı, bu da yetmiyormuş gibi yanakları kızarmıştı hafifçe, bu haliyle bile fazlasıyla masum ve tatlıydı.
"Siz... Dinlediniz mi yoksa?"
"Evet, lakin elimde değildi. O güzel sesiniz koruda yankılanırken duymamak imkânsızdı."
Bakışlarını kaçırdı ansızın. Sonra da ürkek bir ceylan gibi koşarak uzaklaştı. Elbisesinin uçuşan eteklerini toplayarak... Ben ise hayranlıkla karışık bir takım tuhaf duyguyla öylece kalakalmıştım.
Eftalya
Bana neler oluyordu böyle? Ayrıca kolyem neredeydi? Of! Düşürmüş olmalıyım. Eve kendimi güç bela attığımda kalbimin nasıl attığını duyabiliyordum.
Koruda gördüğüm o mavi gözlü yabancı da kimdi? Odama çıktığımda, annem durumu anlamış olacak ki hemen soluğu yanımda aldı.
"İyi misin, güzel kızım?"
"Bilmiyorum anne, bugün koruda dolaşırken biriyle karşılaştım. Anne ben daha önce hiç böyle olmamıştım."
Annem manidar bir şekilde gülümsedi. Ah tabii! Anneler her şeyi anlardı.
"Benim güzel kızım, büyümüş de âşık mı olmuş yoksa?"
"Öyle mi dersin anne?"
"Halinden belli kızım! Ee anlat bakalım, neler oldu koruda?"
"Koruda şarkı söylüyordum, sonra tam arkamda duran söğüdün arkasından bir çatırtı geldi, söğüdün arkasında saklanırken gördüm onu, centilmen, kibar, fakat sanki biraz fazla dürüst. Öyle pat diye de söylenmez ki bazı şeyler."
Annem kahkahalarla gülmeye başladı. Neden acaba?
"Haklısın kızım, belki de böyle pat diye söylemek bazılarımızı utandırıyordur. Düşünmek lazım yani."
Bir de manidar manidar bakmıyor mu? Ah be anneciğim!
"Anne! Aşk olsun! O kadar mı belli oluyor heyecanım?"
"Tabii ki, ayrıca seni bu kadar heyecanlandıran adamı da merak ettim doğrusu."
Annem bir defa daha manidar bakışlar atarak yanımdan ayrıldı. Ben ise penceremin önünde derin düşüncelere dalmıştım. Ta ki penceremden dışarıyı seyrederken onu fark edene kadar...
Deli miydi bu adam? Peşimden mi gelmişti yoksa? Acaba neden? Penceremin önünden kalkıp camı açtım, penceremin altında, gülümseyerek bakıyordu bana. Elindeki kolyem miydi? Ah kahretsin! Öyle fena rezil oldum ki!
"Ne işin var burada? Peşimden mi geldin yoksa?"
"Evet, küçük hanımefendi. Kolyenizi düşürmüşsünüz."
"Tamam, bekleyin geliyorum."
Heyecanla aşağı indim, sahi ya ben neden bu kadar heyecanlıydım? O kapıdaki annem mi? Eyvahlar olsun!
"Kızım, kapıda bir beyefendi seni bekliyor."
"Farkındayım."
Annemi arkamda bırakıp dışarı çıktım. Hangi ara kapımın önüne gelmişti bu adam?
"Bunu düşürmüşsünüz sanırım."
"Ah! Ben de bunu arıyordum. Çok teşekkür ederim beyefendi."
"Rica ederim hanımefendi."
Tam da kolyemi alacakken, geri çekti avucunda duran kolyeyi. Amacı neydi?
Bir de çapkınca gülüyordu. Cidden, ne yapıyordu bu adam?
"İzin verin, bu kolyeyi size ben takayım."
A-ha! Anlamalıydım, centilmen fakat biraz fırsatçı mı sanki? Neyse...
"Çok centilmensiniz bayım, lakin biraz da fırsatçı birisiniz, sanırım."
Güldü sadece, ben ise şaşkın, bir o kadar da mahcup bir tavırla onu izliyordum.
"Öyle olduğumu söylerler."
"Peki, izin veriyorum. kolyeyi siz takabilirsiniz."
Arkamı döndüm ve bekledim. Çok geçmeden kolyeyi takmıştı boynuma. Peki, bu durumda ona teşekkür etmem gerekirken neden arkama bile bakmadan kaçmıştım ben?
Evet, bayağı bayağı kaçmıştım işte. O yabancının bana ne yaptığını bilmiyordum ama kalbim... Ah kalbim resmen elimden gitmişti işte.
Engin
Küçük hanımefendinin evinin önünden ayrıldığımda, yüzümdeki o gülümsemeyi silip atamamıștım bir türlü. Eve döndüğümde, Mecnun'dan farkım yoktu. Bu durumu ilk fark eden, annem olmuştu.
"Oğlum, ne bu halin? Pek bir neşeli geldin eve."
Annemin beni sorguya çekeceği belliydi. İnkar etmemin hiç bir anlamı yoktu.
"Vurgun yemiş gibi hissediyorum, anne. Normal mi bu?"
Annem, manidar bir şekilde gülümsedi. Bir șey olduğunu anlamıştı.
"Eğer ki senin bu halinin sebebi, güzel bir küçük hanım ise, pek tabii normal. Aşk dedikleri bu meretin ne zaman, nerede kapıyı çalacağı hiç belli olmuyor."
Aşk mı? Hem de ilk görüşte? Böyle bir şey mümkün mü? Annem tecrübeli kadın sonuçta, böyle diyorsa, vardır bir bildiği.
"Bilemiyorum, haklı olabilirsin, anne."
"O zaman, yaklaşan maskeli baloya kiminle gideceğin de kesinleşti."
"Böyle diyorsun da, gelecek mi sence, anne?"
"Kesinlikle gelecektir."
Annem ile biraz daha konuştum, ve içimde git gide büyüyen bir yangınla uykuya daldım.